| Ana Sayfa | Makaleler | Soru Cevap | Misafir Yazılar | Eleştiriler | Bize Ulaşın |

50 (17). İSRÂ SÛRESİ

MEKKÎ, 111 ÂYET.

GİRİŞ:

Adını 1. Âyetteki سرىesra fiilinin mastarı olan إسراء - isrâ sözcüğünden alan Sûre Mekke'de 50. sırada inmiştir. Sûrenin 26'ıncı, 32'inci, 33'üncü, 57'inci ve 73-80'inci Âyetlerinin Medenî olduğu nakledilmesine rağmen, –tahlillerini yaparken açıklayacağımız gibi,– biz, 73–77. Âyetlerin Mekkî olduğunu düşünüyoruz. Medeni oldukları belirtilen diğer Âyetlerin Mekkî bir Sûre olan İsrâ Sûresi içinde yer almasının sebebini de Mushaf'ı tertip eden sahabe heyetinin Âyetleri bu şekilde tertip etmesi olarak görüyoruz. [50–1] (Râzi, el-Mefâtihu'l-Gayb; Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân) 

Sûrenin giriş bölümünde "İsrâîloğulları"ndan bahsedildiği için Sûreye "Benû İsrâîl Sûresi" de denmektedir.

Allah'ın koyduğu hikmetlerden birçoğunun sayılıp döküldüğü Sûrenin ana ekseni "iman"dır. Sûrede Allah'ın varlığı, birliği, peygamberlik, öldükten sonra dirilme konuları üzerinde çokça durulmuş, bu konularla bağlantılı olarak peygamberimizin kimliği, Allah'ın ona desteği ve çeşitli mucizeler hakkında çeşitli bilgiler verilmiştir.

Sûrede ayrıca İsrailoğullarının yakın tarihine de değinilmiş, azmaları ve fesat çıkarmaları sonucu esaret, sürgün gibi cezalara çarptırıldıkları açıklanmıştır. Hatırlanacak olursa, bundan evvelki Sûrelerde çeşitli yönlerden İsrailoğullarının üzerinde durulmuş, bir önceki Sûre olan Kasas Sûresinde ise Ehlikitap'ın akıllı ve adil olanlarının Kur'ân'a inandıkları ve böyle bir kitap beklentisi içinde oldukları bildirilmişti. Bu Sûrede de İsrailoğullarının bilginlerinin peygamberimizi gözetim altında tuttukları; onun hak elçi, getirdiği kitabın da hak olduğuna kanaat getirerek teslimiyetle yere kapandıkları anlatılmaktadır.

Sûrenin 1. Âyetinin tahlilinde açıklanacağı gibi, İsrâ Sûresi Kasas Sûresinin devamı mahiyetindedir. Özellikle 1. Âyeti Kasas Sûresinin 85–88. Âyetlerinin devamı olarak okunduğunda, hem Kasas Sûresinin 85–88. Âyetlerinin oluşturduğu pasaj hem de İsrâ Sûresinin 1. Âyeti daha iyi anlaşılmaktadır.

ÂYETLERİN MEALLERİ:

RÂHMAN, RAHÎM ALLAH ADINA.

1.         Kulunu, bir gece, Âyetlerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram'dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüten zat, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir.

2–3.       Mûsâ'ya da kitap verdik ve Benim astlarımdan "vekil"  edinmeyiniz diye onu [Kitab'ı], İsrâîl oğulları; Nûh'la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar için kılavuz kıldık. Şüphesiz o [Nûh] çok şükredici bir kuldu.

4.         Ve Biz İsrâîloğullarına Kitap'ta/yazgıda şunu gerçekleştirdik: "Kesinlikle siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız/fesat bulacaksınız [bozguna uğrayacaksınız] ve kesinlikle büyük bir yükselişle yükseleceksiniz."

5.         İşte o ikisinden birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Ve o yerine getirilmesi gereken bir vaat idi.

6.         Sonra sizi tekrar onların [güçlü kulların] üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve sizi işe yarayanlar açısından daha çok kıldık.

7.         –Eğer iyilik ettiyseniz, kendinize iyilik etmişsinizdir ve eğer kötülük ettiyseniz o da onun [kendisi] içindir.– Artık diğer fesadınızın zamanı gelince de yüzlerinizi kötülemeleri [size kötülük yapmaları], ilk kez girdikleri gibi yine mescide [Beytü'l-Makdis'e] girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için (üzerinize güçlü kullarımızı tekrar göndereceğiz).

8.         Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ve eğer siz döndüyseniz Biz de döndük. Ve Biz cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan kıldık.

9–10.      Şüphesiz ki bu Kur'an, insanları en doğru ve en sağlam şeye [rüşde, yola] kılavuzlar. Ve sâlihâtı işleyen müminlere kendileri için kesinlikle ve kesinlikle büyük bir ecir olduğunu ve âhirete inanmayan kişiler için Bizim can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler.

11.        Ve insan, hayrı davet eder gibi kötülüğü davet eder. Ve insan çok acelecidir.

12.        Ve Biz geceyi ve gündüzü iki Âyet kıldık. Sonra Rabbinizden bir lütuf aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin Âyetini silip,  bir gördürücü olarak, gündüzün Âyetini kıldık [getirdik]. Ve Biz her şeyi detaylandırdıkça detaylandırdık.

13–14.     Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. –"Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!"–

15.        Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

16.        Ve Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz de onlar orada fâsıklık ederler. Artık oranın üzerine Söz hakk olur da Biz orayı kökünden darmadağın ederiz.

17.        Ve Biz Nûh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Ve kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter.

18.        Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi kılarız [hazırlarız]; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.

19.        Kim de âhireti isterse ve mümin olarak ona [âhirete] yaraşır bir çaba ile onun [âhiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.

20.        Hepsine; onlara [dünyayı isteyenlere] ve bunlara [âhireti isteyenlere] Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.

21.        Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür.

22.        Allah ile birlikte başka bir ilâh kılma [edinme, tanıma] ! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.

23–24.     Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara "öf"  deme,  onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: "Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et."

25.        Sizin Rabbiniz içinizdekileri çok iyi bilir. Eğer salihler olursanız elbette O tam anlamıyla dönenleri bağışlayıcıdır.

26–27.     Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. –Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytân ise Rabbine karşı çok nankördür.–

28.        Ve eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak, onlardan [akraba, yoksul ve yolda kalmıştan] yüz çevirirsen, o vakit de kendilerine yumuşak ve tatlı [onların ağırına gitmeyecek] bir söz söyle.

29.        Ve elini boynuna bağlanmış kılma [cimri olma], onu büsbütün de saçma [israf etme]. Aksi hâlde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın.

30.        Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediği için rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir.

31.        Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi Biz rızklandırırız/besleriz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.

32.        Zinaya da yaklaşmayın. Şüphesiz ki o, iğrençliktir ve kötü bir yoldur.

33.        Ve hakk ile olmadıkça, Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. Ve kim zulüm edilerek öldürülürse, Biz onun velisine bir güç [yetki] vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o [öldürülen/veli] yardım olunmuştur.

34.        Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesna. Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte [verilen sözde] sorumluluk vardır.

35.        Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve tevil [sonuç, uygulama] olarak daha güzeldir.

36.        Ve hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar.

37.        Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin.

38.        Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.

39.        İşte bunlar [yukarıda belirlenen ilkeler, emirler], Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] bazılarıdır. Allah'la beraber başka bir ilâh edinme. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.

41.        Biz, bu Kur'ân'da, akıllarını başlarına almaları için türlü şekillerde evirip çevirdik [açıkladık]. Ve bu [açıklamalar] ancak onların nefretini artırmıştır.

42.        De ki: "Eğer dedikleri gibi O'nun [Allah] ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar [ilâhlar] Arş'ın sahibine bir yol ararlardı."

40.        Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden dişiler mi edindi? Şüphesiz ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.

43.        O [Allah] , onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir.

44.        Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halimdir, çok bağışlayandır.

45.        Kur'ân okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanlar arasında görünmez/gizli bir perde kıldık.

46.        Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Ve sen Kur'ân'da sadece Rabbini ‘bir ve tek' olarak andığın zaman, nefretle kaçar vaziyette gerisin geriye giderler.

47.        Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz" dediklerini çok iyi biliriz.

48.        Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Böylece sapıklığa düştüler! Artık bir yola da güçleri yetmez.

49.        Ve onlar dediler ki: "Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?"

50–52.     De ki: "İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun." Sonra onlar; "Bizi kim geri döndürecek?" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan." Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve "Ne zamandır bu?" diyecekler. De ki: "Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O'nu överek çağrıya uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz."

53.        Kullarıma söyle de en güzel olanı söylesinler. Şüphesiz şeytan aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

54.        Sizin Rabbiniz sizi daha iyi bilendir. Dilerse tövbeniz sebebiyle size merhamet eder veyahut dilerse azap eder. Seni de onların üzerine vekil göndermedik.

55.        Ve Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir. Ve andolsun ki Biz, peygamberlerin kimini kiminin üzerine fazlalıklı kıldık. Biz, Dâvûd 'a da Zebur'u verdik.

56.        De ki: "Allah'ın astlarından, ilâh olduğunu iddia ettiğiniz şeyleri çağırın. Göreceksiniz ki onlar, sizden sıkıntıyı kaldırmaya ve değiştirmeye güç yetiremezler.

57.        İşte onlar [ilâh olduğunu iddia ettiğiniz şeyler]; hangisi Rabblerine daha yakın olmak için vesile arayarak yalvaran ve O'nun merhametini uman ve O'nun azabından korkan kimselerdir. Gerçekten senin Rabbinin azabı korkunçtur.

58.        Ve hiç bir şehir yoktur ki, kıyamet gününden önce Biz onu helâk etmeyelim yahut şiddetli bir azap ile azaplandırmayalım. Bu, Kitap'ta satırlaştırılmıştır

59.        Ve Bizi, Âyetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd'a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.

60.        Ve hani Biz sana; "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır" demiştik. Ve sana açıkça gösterdiğimiz o görüntüyü ve Kur'an'da lânet edilen ağacı da, yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Ve Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu, onlara, sadece büyük bir tuğyanı arttırıyor.

61.        Ve hani Biz bir vakit meleklere; "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis'ten başka hepsi secde etmişlerdi. O; "Ben bir çamur olarak [madde olarak] yarattığın kimseye mi secde ederim?" demişti.

62.        O [İblis] dedi ki: "Şu benden üstün kıldığın şu kişiyi gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım."

63–65.     O [Allah] dedi ki: "Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun." –Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.– Şüphesiz ki, Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur." –Vekil olarak da Rabbin yeter.–

66.        Sizin Rabbiniz, kendi lütfundan nasip arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürüten zattır. Şüphesiz ki O, size çok merhametlidir.

67.        Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür!

68.        O'nun sizi kara tarafından yerin dibine geçirmesinden yahut üzerinize bir kasırga göndermesinden güvende misiniz? Sonra kendinize bir Vekil de bulamazsınız.

69.        Ya da sizi tekrar oraya [denize] döndürüp de üzerinize kasırgalar göndermesinden ve böylece ettiğiniz nankörlük sebebiyle sizi boğmasından güvende misiniz? Sonra bu yaptığımıza karşı, Bizim aleyhimize size yardım edecek bir koruyucu bulamazsınız.

70.        Ve andolsun ki Biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık ve karada, denizde taşıtlara yükledik ve temiz-hoş yiyeceklerden onları rızklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan oldukça fazlalıklı kıldık.

71.        O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar.

72.        Her kim de burada [dünyada] kör ise işte o, âhirette de kördür. Ve yolca daha şaşkındır.

73.        Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni halil [izdaş, yoldaş, dost] edinirlerdi.

74.        Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin.

75.        O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

76–77.     Ve yakında seni arzdan [yurdundan] çıkarmak için, muhakkak ki rahatsız edecekler. O takdirde senden önce elçilerimizden gönderdiğimiz kişiler hakkındaki sünnetimize göre onlar da senin ardından pek az kalacaklardır. –Bizim sünnetimizde herhangi bir değişme göremezsin.–

78.        Güneşin dülûkundan [batmasından, kaybolmasından] gecenin kararmasına kadar namaz kıl ve sabah Kur'ân'ını da. Çünkü sabah Kur'ân'ı görülecek şeydir.

79.        Ve geceden de. Ayrıca, sana özgü bir fazlalık olarak sen, onu [gece namazını] teheccüd et [uyanıp gece namazını kıl]! Rabbinin, seni güzel bir makama ulaştıracağı umulur.

80.        Ve de ki: "Rabbim! Beni, doğruluk girişiyle girdir ve doğruluk çıkışıyla çıkar. Ve bana katından yardımcı bir kuvvet ver."

81.        Ve de ki: "Hakk geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olup gider."

82.        Ve Biz Kur'ân'dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve [bu] sadece zalimlerin yıkımını artırıyor.

83.        Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer.

84.        De ki: "Herkes bulunduğu hâl üzerine iş yapar. Bu durumda Rabbin, yol olarak kimin en doğru olduğunu daha iyi bilendir.

85.        Ve sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir/ işindendir. Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir."

86.        Ve andolsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra Bize karşı kendine bir Vekil bulamazsın.

87.        Rabbinden bir rahmet olarak ayrı [Biz bunu yapmadık]. Gerçekten O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.

88.        De ki: "Andolsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler."

89.        Ve andolsun ki Biz bu Kur'an'da insanlar için her örnekten evirip çevirmişizdir. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasından kaçındılar.

90–93.     Ve "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız." dediler. Sen de ki: "Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!"

94.        Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece "Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?" demeleri engel olur.

95.        De ki: "Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik."

96.        De ki: "Benim aramda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O, kullarına Habir'dir, [en iyi haberi olan, bilendir] Basîr'dir. [en iyi görendir]

97–98.     Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir velî bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşr edeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o [cehennem] dindi onlara ateşi arttırırız. İşte bu, onların, Âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve "Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?" demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır.

99.        Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, kendilerinin aynı olan insanları yaratmaya da kadir olduğunu ve onlar için şüphe edilmeyen bir ecel takdir etmiş olduğunu da görmediler mi? İşte bu zalimler, "inkârcılıktan başkasından kaçındılar.

100.       De ki: "Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız. [kimseye bir şey vermezdiniz] Ve insan çok cimridir.

101.       Ve andolsun Biz Mûsâ'ya apaçık dokuz mucize verdik -işte İsrailoğullarına soruver-. Hani o [Mûsâ], kendilerine geldi de Firavun ona "Ey Mûsâ! Ben senin büyülenmiş olduğunu kesinlikle biliyorum" demişti.

102.       O [Mûsâ] dedi ki: "Sen kesinlikle bildin ki, bunları [mucizeleri] , birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ve ben de senin helâk olmuşluğuna kesinlikle inanıyorum."

103.       Bunun üzerine o [Firavun] , onları [Mûsâ'yı ve İsrâîloğullarını] Mısır' dan sürmek istedi de Biz onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.

104.       Ve ondan sonra Biz İsrâîloğullarına, "O arza [topraklara] siz iskân edin! Sonra âhiret vaadi geldiği vakit, sizi toplayıp bir araya getireceğiz" dedik.  

105.       Ve Biz onu [Kur'ân'ı] sadece hakk ile indirdik, O da sadece hakk ile indi. Ve Biz seni yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak elçi yaptık.

106.       Ve Kur'ân'ı; Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye parça parça ayırdık ve Biz onu indirdikçe indirdik!

107–108.   De ki: Siz ona [Kur'ân'a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur'ân] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve "Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir" derler.

109.       Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur'ân] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır.

110.       De ki: "Allah diye çağırın veyahut Rahmân diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O'nundur. Salâtını açıkça yapma, gizli de yapma. Ve bu ikisi arasında bir yol ara."

111.       Ve de ki: "Hamd [övgü] , hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan, Allah'a özgüdür." Ve O'nu [Allah'ı] büyüledikçe büyükle! [ululadıkça ulula]

ÂYETLERİN TAHLİLLERİ:

1.         Kulunu, bir gece, Âyetlerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram'dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüten kişi, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir.

Mushaf tertip heyeti tarafından İsrâ Sûresinin ilk Âyeti olarak tertip edilen bu Âyet, "giriş" bölümünde söylediğimiz gibi, Kur'ân, elçi ve Kur'ân-elçi ilişkisi üzerinde duran Kasas Sûresinin 85–88. Âyetlerinin devamıdır:

(Kasas: 85–88 ve İsrâ: 1) Şüphesiz ki Kur'ân'ı sana farz kılan kişi, [Allah] elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: "Benim Rabbim, kimin hidayetle geldiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu daha iyi bilendir." Ve sen Kitab'ın sana ilka edileceğini [indirileceğini] umuyor değildin. [O] ancak Rabbinden bir rahmet olarak [verildi]. Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma [yardımcı olma]. Ve onlar [müşrikler] sana indirildikten sonra, sakın seni Allah'ın Âyetlerinden alıkoymasınlar. Ve Rabbine davet et. Ve asla müşriklerden olma! Ve Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarma. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun yüzünden [zatından] başka her şey yok olacaktır. Hüküm [yasa-ilke] yalnızca O'nundur. Siz de ancak O'na döndürüleceksiniz. Kulunu, bir gece, Âyetlerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram'dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüten kişi, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir.

İslâm toplumları arasında özel bir yeri olan bu Âyet, gerçek ifadelerinden uzaklaştırılmış ve "Miraç" diye ortaya konulan bir efsaneye kaynak yapılmıştır.

Biz, Âyetin doğru anlaşılabilmesi için Âyetteki ifadelerin değerlendirmesinin topluca değil de sözcükler bazında yapılmasının daha yararlı olduğunu düşünüyor ve tahlilimizi buna göre sürdürüyoruz.

Bir gece.

Âyette sözü edilen olayın bir gece vakti meydana geldiği tartışmasızdır. Ama bu gecenin hangi gece olduğu, Âyette geçen diğer sözcüklerin açıklamaları yapıldıktan sonra, ileride belirtilecektir.

Kulunu

Olayın kahramanı olarak Âyette bahsi geçen kulun, adı sanı açıklanmamasına rağmen ittifakla peygamberimiz Muhammed (a.s) olduğu kabul edilmiş ve bu konuda farklı bir görüş ileri sürülmemiştir. Çünkü eski ve yeni tüm din bilginleri, Alak ve Cinn Sûrelerinde geçen عبد - kul 'un, Necm Sûresinin 3. ve Tekvir Sûresinin 22. Âyetlerinde geçen - صاحبكم sâhibüküm = arkadaşınız ifadesi ile kastedilenin ve Kadır Sûresinin 2. Âyetindeki وما ادراك - ve mâ edrâke =… sana şeklindeki hitabın muhatabının peygamberimiz Muhammed olduğunda, dolayısıyla buradaki "kul'un" da yine peygamberimize yönelik olarak kullanıldığında en başından beri aynı fikirde olmuşlardır.

Mescid-i Haram'dan.

Gerek tüm din ve dil bilginlerine, gerek tüm tarih ve coğrafya kaynaklarına göre ve gerekse hem Arap hem Rûm şair ve yazarlarının eserlerinde yer aldığına göre, Mescid-i Haram , "Kâbe'dir". Çünkü Kâbe'nin haram, yani savaşın, kavganın yapılmadığı, yapılmayacağı "güvenli bölge/güvenli mescit" olarak bilinmesi İslâm öncesine dayanmaktadır. Bu sebeple Âyette geçen " Mescid-i Haram " tartışmasız olarak "Kâbe"dir.

Mescid-i Aksa'ya.

Konumuzu aydınlatacak hususlardan biri, sıfat tamlaması şeklindeki bu ifadedir. Peygamberimizin bir gece Mescid-i Haram'dan yürütüldüğü [yürüyerek gittiği] Mescid‑i Aksa'nın neresi olduğunun doğru bilinmesi önem arz etmektedir.

Rivayetlere dayalı yorum yapanlar, konumuz olan Âyette geçen Mescid-i Aksa'nın bugün Kudüs'te bulunan mabet olduğunu ileri sürerek kitaplara bu şekilde yazılmasını sağlamışlar ve bu yanlışı âdeta dayatmışlardır. Dolayısıyla bugün Mescid-i Aksa denilince çoğunluğun aklına Kudüs'teki mescit gelmektedir. Bu yanlış bilginin üstüne bir de bu konuda uydurulmuş çok sayıdaki rivayetin etkisi eklenince, Müslümanlar arasında peygamberimizin Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya yürüyerek gittiği, hatta oradan da göklere çıktığı yolunda bir inanç oluşmuştur.

Hâlbuki "Mescid-i Aksa" ismi sadece üç rivayette yer almakta, o rivayetlerde de bu mescidin nerede olduğu hakkında herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Diğer taraftan, Kudüs'te bulunan tapınağın kastedildiği rivayetlerde ise, bu tapınak hep Beytü'l-Makdis adıyla anılmaktadır.

Bu rivayetlere geçmeden önce, her Müslüman tarafından mutlaka iyice ve doğru olarak bilinmesi gerektiğine inandığımız aşağıdaki hususları hatırlatmakta yarar görüyoruz:

UYARI: Hadis ıstilâhında "sahih" kavramı bir isnadın mutlak doğru ve sağlam olduğunu değil, o isnadın Hadis ilmi otoritelerince belirlenmiş belli kural ve kriterlere uygun olduğunu ifade etmektedir. Hadis İlmi'nin bu kural ve kriterlerine, göre; adalet ve zabıt sahibi kişilerin birbirlerinden naklederek getirdikleri, kesintisiz senetle rivayet edilen, şazz olmak ve illetli bulunmak gibi vasıflardan uzak hadislere "sahih" denir. Bu kurallar içerisindeki hadislerin sahih olduğu söylenebilirse de kesinkes peygamberimize ait oldukları söylenemez. Ayrıca muhaddislerden bazısının sahih gördüğünü bir başkası sahih görmeyebilir.

Hadis konusunda Müslüman bilginlerin geliştirdikleri yöntem o gün için ileri bir metodolojik çalışmayı ifade etse de, ilgi alanı mahza "din" olan "sünnet" gibi bir konuda Allah Resulü'nün sözlerini doğru tespit etme anlamında çok daha güvenli bir metodolojinin belirlenmesine ihtiyaç vardır. Rivayet edilen hadis metinlerine bu evsafta bir metodolojik yaklaşımla eğilinememesinin nedeni Hadis bilginlerinin konuya olan duyarsızlıkları değil, araştırma teknikleri bakımından modern çağlardaki araçsal imkânlara o gün sahip olunamamış olmasıdır. İslâm egemenliğinin ilk yüzyılında hızlı ve yaygın bir İslâmlaşma trendi izlenmiş, pozitif istikrarsızlığın [sosyal ve dinî hareketliliğin] hızla devam ettiği bu dönemde tüm Müslümanların Kur'ân değerlerini gereği gibi içselleştirdikleri varsayılarak peygamberimizden rivayet edilen bir sözün mutlaka ona ait olması gerektiği şeklindeki iyimser kanaate sımsıkı bağlı kalınmıştır. Bu iyimser kanaatle bir Müslüman'ın kendi yalan ya da yanlış sözünü peygamberimize isnat edebileceğine pek az ihtimal verilmiştir. Bu nedenle, ravi güvenilirliğini ön planda tutan Ehli Hadis, rivayet ettiği hadislerin "metin tenkidi'ni" yapmayı hiç düşünmemiştir. Böylece hadislerin "akla, bilime, Kur'ân'a, fıtrata, mütevatir sünnete ve ümmetin icmasına" uygun olup olmadığı hiç dikkate alınmamıştır. Herkesin duyup bilmesi lâzım gelen olayları yalnızca tek bir kişinin rivayet etmesi bile dikkatleri çekmemiştir.

Ancak Hadis bilginlerinin bu dikkatsizliklerini, sıradan ve kolayca anlaşılabilir yalan rivayetleri bile hakikat zannedecek kadar saf ve zekâsız oldukları şeklinde değerlendirmek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Düştükleri açmaz, insanların kendi inanç ve bakış açılarını teyit etme yönündeki beşeri zaaflarını gözlemleyememeleri, önlerine gelen rivayetleri kesin güvene değil, kesin kuşkuya öncelik vererek değerlendirme gerekliliğini kavrayamamış olmalarıdır. Onlar sadece "sahih" tanımı içindeki kriterleri göz önüne almışlar ve rivayetlerin nakil kurallarına uygun olup olmadığına dikkat etmekle yetinmişlerdir.

Bazı mezhep mensupları ise Bakara Sûresinin 143; Âl-i İmran Sûresinin 110; Enfâl Sûresinin 64; Tövbe Sûresinin 100: Fetih Sûresinin 18; Haşr Sûresinin 8. Âyetlerini kendi siyasî görüşleri doğrultusunda çarpıtmışlar, ayrıca çok sayıda hadis uydurarak sahabe sıfatlı kişilerin hatasız, kusursuz, yalansız, yanlışsız, art niyetsiz ve yüzde yüz güvenilir olduklarını kabul etmişlerdir. Öyle ki, sahabe sayılanlardan bir bölümünün münafık olduğu hiç dikkate alınmadan hepsine dokunulmazlık zırhı giydirilmiştir. Durum böyle olunca da, hiç kimse önüne konulan rivayeti sorgulama cesaretini gösterememiştir. Dolayısıyla yalan ve yanlışın üstüne gidilememiş, "Hazretin böyle deyişinde, böyle yapışında mutlaka bir hikmet vardır" denilerek pek çok rivayet "sahih" kabul edilmiştir. Hâlbuki sahabe de olsa, beşerin masumluğu söz konusu olamaz. Ayrıca İslâm literatüründe "münafık" denilen kesimin peygamberimizin çevresinde bulunan, bizim de sahabe dediğimiz kimselerden oldukları unutulmamalıdır. Bu tür kimselerin her türlü hainliği, sinsi düşmanlığı yapabileceği göz ardı edilmemelidir.

Bu hatalı ön kabullerin sonucu olarak hem bazı kimselerin uydurdukları yalanlarla arı duru İslâm dinini yozlaştırma çabalarına destek olunmuş, hem de o kimselerin haksız olarak elde ettikleri saltanatları ve gayrimeşru icraatları meşrulaştırılmıştır. Peygamberimiz döneminde iktidarları ellerinden alınıp sus pus olanlar, hırs ve hınçlarını peygamberimizin vefatından yıllar sonra bu yolla almışlardır.

Bu safsataları gören din büyüklerimiz ise "Bu, yalan veya yanlıştır" deyip reddetmek yerine, onlara uygun kılıflar bulunabilmesi için yüzlerce yeni yalan ve yanlışın ortalığa yayılmasına vesile olmuşlardır.

Bu uyarıdan sonra, konumuz olan Âyetteki Mescid-i Aksa'nın neresi olduğu hakkındaki araştırmamıza rivayetlerle devam edebiliriz.

RİVAYETLERDEKİ MESCİD-İ AKSA:

Yukarıda da belirtildiği gibi, "Mescid-i Aksa" ismi sadece üç rivayette geçmektedir.

1. RİVAYET:

... Ebû Hüreyre'den tahdis etti ki, Peygamber şöyle buyurmuştur: "İbadet için şu üç mescitten başkasına yolculuk edilmez: Mescidi Haram, Mescid-i Rasülillah ve Mescid-i Aksâ." [50–02] (Sâhih-i Buharî, 21 kitab, 1. Bab, 1 numaralı hadis: 3.cilt/1130)

2. RİVAYET:

Bize Şu'be, Abdulmelik b. Umeyr'den tahdis etti. O şöyle demiştir: Ben, Ziyâd'ın himayesinde olan Kazaa'dan işittim, o şöyle dedi: Ben Ebû Said Hûdri'den işittim; o, peygamberden dört şey tahdis ediyordu ki, bu dört şey hem beni hayrete düşürdü, hem de sevindirdi. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Eşi veya bir mahremi kendisiyle beraber bulunmayan kadın, iki günlük mesafeye sefer etmesin. Ramazan bayramının ilk günü ile kurban bayramının dört gününden ibaret olan ramazan ve kurban bayramı günlerinde oruç tutmak yoktur. İki namazdan sonra da namaz yoktur; biri sabah namazından sonra güneş doğup yükselinceye kadar, öbürü ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar. Namaz kılmak için şu üç mescitten başka bir mescide sefer edilmez: Mescidi Haram, Mescid-i Aksâ ve benim mescidim." [50–03] (Sâhih-i Buharî 21. Kitab, 8 numaralı hadis)

Ezrakî'nin tespitlerine göre bu rivayet, saray beslemelerinden Şihâb ez-Zühri tarafından o günkü iktidara yaranmak ve iktidara meşruiyet kazandırmak maksadıyla peygamberimizin "Ancak üç mescit için sefere çıkılır. İbrâhîm'in mescidi [Kâbe], şu benim mescidim ve Süleymân'ın mescidi" şeklindeki ifadesinin: "Ancak üç mescit için ziyaret seferine çıkılabilir. Bunlar, Mescid-i Haram, şu benim mescidim ve Mescid-i Aksa'dır" şekline sokulması suretiyle tahrif edilmiştir. [50–04] (Geniş bilgi Ezrakî'de mevcuttur. bkz)

Bu iki rivayet aslında aynı olmasına rağmen ravileri farklıdır; birinci rivayet Ebû Hüreyre menşeli iken, ikincide ara ravi Ebû Said el-Hûdrî olmuştur. Bu konudaki başkalarının farklı rivayetleri de Şihâb tarafından tahrif edilmiştir. Biz ise, orijinal olarak ileri sürülen rivayetin de uydurma olduğu kanaatindeyiz. Çünkü Kur'ân'da birçok Âyette: Âl-i İmran Sûresinin 137; En'am Sûresinin 611; Yûsuf Sûresinin 109; Nahl Sûresinin 36; Hacc Sûresinin 46; Neml Sûresinin 69; Ankebût Sûresinin 20; Rûm Sûresinin 942; Fâtır Sûresinin 44; Mümin Sûresinin 2182; Muhammed Sûresinin 10. Âyetlerinde seyrüsefer emredilmektedir ve bu ilâhî emirleri yasaklamak ya da sınırlamak, peygamberimizin asla yapmayacağı bir eylemdir.

3. RİVAYET:

İbrâhîm Îbn Yezîd et-Teymî anlatıyor: Babamdan mescidin avlusunun kenarında Kur'ân öğreniyordum. Bu sırada secde Âyeti okumuşsam babam hemen secdeye kapanıyordu. Kendisine: "Babacığım yolda niye secde ediyorsun?" diye sordum. Dedi ki: "Ben Ebû Zerr (r.a)'ın şöyle dediğini işittim: Rasûlullah'a yeryüzünde inşa edilen ilk mescidin hangisi olduğunu sordum: Mescid-i Haram olduğunu söyledi. Ben: Sonra hangisi dedim, Mescidi Aksâ diye cevap verdi. Ben: İkisi arasında kaç yıl fark var dedim. Kırk yıl dedi ve ilave etti: Yeryüzü sana mescittir, öyleyse nerede namaz vaktine ulaşırsan namazını kıl, çünkü fazilet ondadır." [50–05] Bu Rivayet, Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî, İbn-i Mâce'de çeşitli konularda mükerreren yer almıştır. Bkz. Prof. İbrahim Canan; Hadis Ansiklopedisi, Kütüb-i Sitte, c. 8, s. 134.

Bu rivayet, Sâhih-i Buharî'nin "Kitâbu'l-Enbiyâ" bölümünde 40 ve 98 numara ile yine Ebû Zerr kaynaklı, ama son ravileri farklı olarak yer almıştır. Oradaki metinlerde de "Mescid-Aksa " adı geçmektedir. Bu üçüncü rivayette dikkat edilmesi gereken nokta, Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa'nın yapımları arasında 40 sene olduğu şeklindeki ifadedir. Ne var ki, bu ifade tarihî gerçeklere uymamaktadır. Çünkü M.Ö 2. bin yılın başlarında yaşamış olan İbrâhîm peygamberin [50–06] (Ana Britannica, c: 16, s: 234) inşa ettiği Mescid-i Haram'ın inşa tarihi ile milâttan önce 1000-962 yıllarında hüküm sürmüş olan Dâvûd peygamber [50–07] (Ana Britannica, c: 9, s: 340) ve ondan sonra tahta geçen Süleymân peygamber tarafından yapılmış olan mescidin inşası arasında yaklaşık 1000-1200 sene olması gerekmektedir. Bu bilgiler ışığında, rivayetlerdeki Mescid-i Aksa'nın Dâvûd ve Süleymân peygamberler tarafından Kudüs'te yapılan mescit olmadığı, 3.rivayette ortaya atılmış olan 40 senelik sürenin de uydurma olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Her ne kadar rivayetlerdeki bu uydurma -hâşâ- peygamberimize mal edilmişse de, gerçekte uyduranların kim veya kimler olduğu ortadadır.

Tarihî bir gerçektir ki, gerek Kuran'ın indiği dönemde ve gerekse daha sonraki yıllarda Kudüs'teki mescit "Beytü'l-Makdis" olarak bilinir, öyle anılır ve öyle yazılırdı. Nitekim peygamberimize ve sahabeye mal edilen sahih rivayetlerin tümünde de Kudüs'teki mescit için "Beytü'l-Makdis" ifadesi kullanılmıştır:

1. RİVAYET:

Rasûlullah'ın azatlısı Meymune (r.a) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasulü! Bize Beytü'l-Makdis hakkında fetva ver!" demiştim. Şöyle buyurdular: "Orası mahşer ve menşer yeridir. [İnsanların kıyamet gününde toplanacağı ve defterlerin yayılacağı yer.] Oraya gidin ve içinde namaz kılın. Çünkü orada kılınacak tek namaz kendi dışındaki yerlerde kılacağınız bin namaz gibidir."

Ben tekrar sordum: "Oraya gitmeye muktedir olamazsam ne yapmalıyım?" Şu cevabı verdi: "Ona kandil yağı bağışlarsın, aydınlatılmasında kullanılır. Böyle yapan da oraya varan gibidir." [50–08] (Prof. İbrâhîm Canan'ın hazırladığı Kütübü Sitte kitabının 17. Cilt, 95. sayfası)

Not: Bu rivayetin birçok ta'n noktası vardır. Ancak biz bu rivayeti sadece konumuz sadedinde yani Beytü'l-Makdis konusunda ele aldığımız için diğer hususlara değinmiyoruz.

2. RİVAYET; 

… Abdullah b. Amr (r.a) anlatıyor: Rasûlullah buyurdular ki: "Hz.Davut'un oğlu Süleymân, Beytü'l-Makdis inşaatını tamamlayınca Allah'tan üç şey talep etti: Allah'ın hükmüne uygun düşecek şekilde hüküm vermek, kendinden sonra kimseye nasip olmayacak bir saltanat, bu mescide sırf namaz kılmak niyetiyle gelenlerin günahlarından temizlenerek annelerinden doğdukları gündeki gibi olmaları."

Sonra dedi ki: "İlk ikisi verilmiştir, üçüncünün de verildiğini ümit ediyorum." [50–09]  (Prof. İbrâhîm Canan; Hadis Ansiklopedisi, Kütübü Sitte, c: 17, s: 96)

Yukarıdaki rivayetlerde görüldüğü gibi, Kudüs'teki mescidin adı o dönemde "Mescid-i Aksa" değil, "Beytü'l-Makdis"dir.

Kudüs'teki Beytü'l-Makdis'in İslâm tarihinde önemli bir yeri vardır. Zira peygamberimiz Medine'ye hicretinde Beytü'l-Makdis'i kıble edinmiş ve bu durum uzun süre devam etmiştir.

Tarih ve rivayet kitaplarında yer aldığına göre, peygamberimiz kendisine vahiy gelmemiş olan birçok konuda Ehlikitap'ı esas almış, yani Ehlikitap'ı müşriklerden üstün tutmuştur. Hatta müşriklere muhalefet olsun diye saçlarının şeklini bile Ehlikitap'ınkine benzetmiştir. H akkında herhangi bir vahiy bulunmayan kıble konusunda da peygamberimiz Medine'ye gelince Ehlikitap'a uymuş ve onların kıblesi olan Beytü'l-Makdis'i kıble edinmiştir. Peygamberimizin fayda umarak yaptığı bir içtihadı olan bu uygulama, rivayetlere göre 16-18 ay kadar sürmüştür. Ne var ki, bu süre zarfında bu uygulamadan beklenen fayda sağlanamamış ve peygamberimiz bu konuda Allah'tan vahiy beklemeye başlamıştır. Nitekim çok geçmeden vahiy gelmiş ve Mescid-i Haram kıble olarak belirlenmiştir. Bazıları peygamberimizin Beytü'l-Makdis'i kıble olarak seçmesinin de vahiy ile olduğunu ve sonradan bu vahyin nesh edildiğini ileri sürmüşlerse de bu iddia doğru değildir.

Müminlerin Mekke dönemindeki kıbleleri ile ilgili iki farklı rivayet vardır. Konunun aslı Bakara Sûresinin 142–145. Âyetlerinde yer almakta olup oradan tetkik edilmesi daha uygundur.

BEYTÜ'L-MAKDİS'İN KIBLE OLMASI İLE İLGİLİ RİVAYETLER:

1. RİVAYET:

El-Berâ anlatıyor: Rasûlullah ile birlikte Beytü'l-Makdis'e doğru on sekiz ay namaz kıldık. Medineye girişinden iki ay sonra kıble istikameti Kâ'be'ye çevrildi. Rasûlullah Beytü'l-Makdis'e müteveccihen namaz kılarken yüzünü çokça semaya çeviriyordu. Allah Teâlâ hazretleri, peygamberinin kalbinden geçeni, yani, Kâ'be'ye yönelme arzusunu bildi. Bir gün Cebrâîl Aleyhisselam yükseldi. Rasûlullah, o,  yerle gök arasında yükselirken onu gözüyle takip etmeye başladı, onun nasıl bir vahiy getireceğini gözetliyordu. Derken Aziz ve Celil olan Allah "Biz senin yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz ..."Bakara Sûresinin 144. Âyetini indirdi. Biz, Beytü'l-Makdis'e doğru farzın iki rekâtını kılmış tam rükûda iken, bir adam gelip: "Kıble, Kâ'be'ye doğru çevrilmiştir!" haberini getirdi. Derhal yönlerimizi çevirdik. Namazımızı yenilemeyip kıldığımız kısmın devamını tamamladık. Rasûlullah: "Ey Cibril! Beytü'l-Makdis'e doğru kıldığımız namazların hali ne olacak?" diye sordu. Bunun üzerine de Allah Teâlâ Hazretleri: " Allah sizin imanınızı [daha önce Beytü'l-Makdis'e doğru kıldığınız namazları] zayi etmeyecektir" âyetini Bakara Sûresinin 143. Âyetini inzal buyurdu. [50–10] (Prof. İbrâhîm Canan; Hadis Ansiklopedisi, Kütübü Sitte, c: 17, s: 26, 27)

2. RİVAYET; 

… El-Berâ b. Âzib buyurdular ki: Rasûlullah Medine'ye gelince, önce Ensar'dan olan ecdadının -veya dayılarının- yanına indi: O zaman namazlarını on altı veya on yedi ay boyunca Beytü'l-Makdis'e doğru kıldı. Ancak kıblenin Kâ'be'ye doğru olmasını arzuluyordu. Kâ'be'ye doğru kıldığı ilk namaz da ikindi namazı idi. Bu namazı Rasûlullah ile beraber ashaptan bir grup kimse kılmıştı. Bu namazı kılanlardan biri, oradan ayrılınca bir mescide rastladı. Cemaati namaz kılıyordu ve tam rükû halinde idiler. Adam onlara: "Şehâdet ederim ki Hz. Peygamber'le Kâ'be'ye doğru namaz kıldık" dedi. Cemaat oldukları yerde Kâ'be'ye yöneldiler. Müslümanların Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılmaları Yahudileri memnun ediyordu. Yüzler Kâ'be'ye doğru yönelince Yahudiler bundan hiç memnun kalmadılar. Beyinsiz Yahudiler dedikoduya başladılar.  Arkadan hemen şu âyet nazil oldu: "İnsanlar içinden bazı beyinsizler …" Bakara Sûresinin 142-145. Âyetleri[50–11]  (Prof. İbrâhîm Canan; Kütübü Sitte, c: 2, s: 154)

Bu hadis Buhârî'de dört kez, Müslim'de bir kez, Tirmizi'de üç kez, Nesaî'de dört kez yer almıştır.

3. RİVAYET; 

Müslim ve Ebû Dâvûd'un Enes'ten rivayet ettikleri bir diğer hadis şöyledir:

Onlar Beytü'l-Makdis'e doğru yönelmiş halde sabah namazının rükûunda iken, Benî Seleme'den bir adam kendilerine uğradı ve "Kıble istikameti Kâ'be'ye çevrildi" dedi. Bu sözünü iki kere tekrar etti. Cemaat rükûda iken Kâbe'ye yöneldiler. [50–12] (Prof. İbrâhîm Canan; Hadis Ansiklopedisi, Kütübü Sitte, c: 2, s: 157)

4. RİVAYET;

İbnü Abbas anlatıyor: Âyeti kerimenin emriyle Rasûlullah kıbleyi Kâ'be'ye yöneltince Müslümanlar sordular: "Ey Allah'ın rasulü, Beytül Makdis'e yönelerek namaz kılmış ve şimdi ölmüş olan kardeşlerimizin namazları ne olacak?" Bunun üzerine Cenabı Hakk şu âyeti indirdi: " Senin yöneldiğin istikameti, peygamberlere uyanları, cayanlardan ayırd etmek için kıble yaptık …" Bakara Sûresinin 143. Âyeti" [50–13] (Prof. İbrâhîm Canan; Hadis Ansiklopedisi, Kütübü Sitte, c: 2, s: 157)

Bu rivayet Ebû Davut ve Tirmizî'de yer almıştır.

Görüldüğü gibi Kudüs'teki mescidin adı bütün rivayetlerde Beytü'l-Makdis olarak geçmiş, birinde bile Mescid-i Aksa adı anılmamıştır. Zaten konumuz olan 1. Âyette geçen Mescid-i Aksa gerçekten de Kudüs'teki mescit olsaydı, başta peygamberimiz olmak üzere tüm Müslümanlar Kudüs'teki mescit için "Mescid-i Aksa" ifadesini kullanırlar, Beytü'l-Makdis adını ağızlarına bile almazlardı.

BEYTÜ'L-MAKDİS'E MESCİD-İ AKSA ADINI KİM VERDİ:

Burada, muhtemel bir yanılgıyı önlemek için hemen belirtmek gerekir ki,  لاقصا- el-agsâ sözcüğü ile  مُقدّس - mugaddes ve مَقدِس - magdis sözcükleri arasında anlam ve yapı yönünden herhangi bir bağ ve yakınlık yoktur.

Çoğunluk tarafından yanlış olarak Mescid-i Aksa diye bilinen Kudüs'teki mescit, Dâvûd ve Süleymân peygamberler tarafından yapılmış olan mescidin [Kudüs Tapınağı] M.S. 70 yıllarında Romalılar tarafından yıkılmasından sonra yıkıntıların hemen yanına yapılmıştır. Yapılışından itibaren de adına uzun yıllarca Yahudiler tarafından "İlya Mescidi", Araplar tarafından ise "Mescid-i Mukaddes" veya "Beytü'l-Makdis" denilmiştir:

Kudüs Tapınağı, … Birinci tapınak, Hz. Davut'un oğlu Hz. Süleymân'ın hükümdarlığı sırasında inşa edilerek İÖ 957'de tamamlandı. … Bâbil kralı II. Nabukadnezar İÖ 586'da… Yapıyı tümüyle yıktırdı. … Babil fatihi II. Kyros [Büyük], İÖ 538'de… Yahudilerin Kudüs'e dönmelerine ve tapınağı yeniden inşa etmelerine izin verdi. Çalışmalar İÖ 515'te tamamlandı. Özgün yapının gösterişsiz bir benzeri olarak yapılan İkinci Tapınağın ayrıntılı plânı günümüze ulaşamadı. … İS 66'da Roma'ya karşı çıkan ayaklanma kısa sürede tapınak üzerinde odaklaştı ve İS 70'de… Romalıların tapınağı yıkmasıyla sonuçlandı. İkinci Tapınaktan geriye yalnızca batı duvarının bir parçası, bugün Ağlama Duvarı diye anılan bölüm kaldı. [50–14]  (Ana Britannica, c: 19, s: 420)

Görüldüğü gibi, Dâvûd ve Süleymân peygamberler tarafından yapılan tapınak 70 yılında yerle bir olmuş ve bugüne de sadece bir duvarı kalmıştır. Ama bugün o duvardan başka 6. ve 7. yüzyıllarda tapınağın yıkıntılarının bir bölümü üzerinde inşa edilmiş iki yapı da ayaktadır. Bunlardan biri, 527–565 yılları arasında hüküm sürmüş olan Bizans imparatoru I. İustinianos tarafından yaptırılan bir bazilikadır ki, bu yapı 638 yılında halife Ömer'in Kudüs'ü almasından sonra camiye çevrilmiştir. [50–15]  (Ana Britannica, c: 22, s: 304–305) 

Diğer bina ise 691 yılında Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervan tarafından ve halife Ömer'in camiye çevirttiği yapının hemen kuzeyinde yaptırılan Kubbetü's-Sahra'dır. [50–16]  (Ana Britannica, c: 19, s: 411)

Bazı kaynaklara göre Abdülmelik b. Mervan, kendisine karşı Mekke'de halife ilân edilen Abdullah b. Zübeyr ile girdiği politik mücadelede bir taktik olarak Halife Ömer tarafından camiye çevrilen yapının adını, Mekke'deki Mescid-i Haram'a nazire olsun diye "Mescid-i Aksa" koymuştur. [50–17]  (Ana Britannica, c: 1, s: 32)

Abdülmelik b. Mervan'ın koyduğu isim meşhurlaşınca, geriye, konumuz olan 1. Âyette geçen Mescid-i Aksa'nın bu mescit olduğunu kitaplara yazdırmak kalmıştır. Tahmin edileceği gibi, bu da pek zor olmamıştır. Sonuç olarak o yıllardan bu yana ne yazık ki tüm Müslümanlar bunu böyle kabul etmişler ve bunun aksini söylemek, açıklamak hatta düşünmek bile imkânsız hâle gelmiştir.

Yanlış olarak Mescid-i Aksa diye bilinen Beytü'l-Makdis hakkındaki bu tahlilimizden sonra, 1. Âyetteki ifadelerle ilgili değerlendirmemize kaldığımız yerden devam edelim.

Âyetin orijinalinde yer alan  حول - havl kelimesinin gerçek anlamı bir yan, bir kenar, kıyı demek olup, çevre demek değildir. Önemine binaen, A'râf Sûresinin tahlilinin sonundaki "Cehennem ile İlgili Meseleler" başlığı altında verilen "havl" sözcüğü ile ilgili detayın yeniden okunmasını öneriyoruz. [50–18]  (Tebyînü'l-Kur'ân; c: 3, s: 148–149)

Ancak kısaca özetlemek gerekirse, havl sözcüğünün esas anlamı "bir şeyin değişmesi, değişime uğrayıp başkasından ayırt edilmesi" demektir. Bir şeyin havl' i, üzerine dönebilecek, çevrilebilecek tarafı'dır. Yani bir şeyin değiştiğini gösteren, belli eden tarafı [dış yüzü, dış kenarı] o şeyin havlidir. Hile sözcüğü de havl sözcüğünden gelmektedir. [50–19] (Tacü'l-Arus; c: 14 s: 179–186, Lisânü'l-Arab; c: 2 s: 664–673, Müfredât; s: 137, 138)

Havl sözcüğü Kur'ân'da 17 kez geçmektedir. Bunlardan ikisi Bakara Sûresinin 233–240. Âyetlerinde "sene" anlamında, 15 tanesi de Meryem Sûresinin 68; Zümer Sûresinin 75; Âl-i İmran Sûresinin 159; Tövbe Sûresinin 101–120; Ahkâf Sûresinin 27; Bakara Sûresinin 17; İsrâ Sûresinin 1; Şu'arâ Sûresinin 25–34, Mümin Sûresinin 7; En'âm Sûresinin 92; Ankebût Sûresinin 67; Neml Sûresinin 8; Şura Sûresinin 7. Âyetlerinde "bir şeyin dış kenarlarından birisi" anlamında kullanılmıştır. Havl sözcüğü Türkçemize "havlu [avlu; yapının yanı başında duvarla çevrili yer]" olarak geçmiştir.

Bir kenarını mübarek kıldığımız.

Havl sözcüğünün yukarıdaki açıklamaları çerçevesinde, Âyette geçen bir kenarını mübarek kıldığımız ifadesinden, Mescid-i Aksa'nın coğrafî olarak mübarek kılınmış yerin dışında, bir kenarında olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda yapılması gereken, önce mübarek yer'in neresi olduğunu bulmak, sonra da bu yerin kenarının neresi olduğunu tespit etmektir.

Mübarek yerin neresi olduğu Kur'ân'da bildirilmiştir:

(Âl-i İmran: 96) İnsanlar için konulan ilk ev, Bekke [Mekke] 'deki mübarek ve âlemlere rahmet olan evdir.

Yani, mübarek yer "Kâbe'dir, diğer adıyla Mescid-i Haram'dır. Mescid-i Haram, "Haram bölgenin mescidi" demek olduğuna göre, merkezinde Kâbe'nin bulunduğu haram/mübarek/bereketli bölgenin sınırları belirlenmelidir ki, bu bölgenin kenarlarının nereleri olduğu da tespit edilebilsin.

Mekke ve Kâbe'yi konu alan tüm belgelerde haram/mübarek/bereketli bölgenin sınırları şöyle belirlenmiştir: 

Bu durumda, konumuz Âyette sözü edilen Mescid-i Aksa, yukarıda sınırları belirlenmiş olan bölgenin hemen dışında, kenarında olmalıdır. Yani, adı Abdülmelik b. Mervan tarafından bu Âyetlerin inişinden en az 50 sene sonra Mescid-i Aksa ola rak konulmuş Kudüs'teki mescidin Âyette sözü edilen Mescid-i Aksa olması mümkün değildir.

TARİHÎ KAYNAKLARDAKİ MESCİD-İ AKSA:

Mescid-i Aksa , "en uzak mescit" demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze diğerlerinden daha uzak olması gerekir. Aksi hâlde bu ifade dilbilimi bakımından hatalı olur. Nitekim o dönemin Mekke şehrinin tarih ve coğrafyasından bahseden eserlere bakıldığında, karşımıza bu mantığı doğru çıkaran bilgiler çıkmaktadır.

İlk İslâm tarihçilerinden Vâkıdî'nin Kitabü'l-Meğazî ve el-Ezrakî'nin Ahbâru'l-Mekke adlı kitaplarında derlemiş oldukları bilgilere göre, Mekke'de Mescid-i Haram'dan başka değişik yerlerde mescitler vardır. Hatta bazı evler bile Mekkeliler tarafından mescit olarak kullanılmaktadır. Bu mescitlerden biri de Mekke'ye dokuz mil mesafedeki Cirane Vadisi'nin yukarısında olmasından dolayı "Mescid-i Aksa/en uzak mescit" denilen mescittir. Bu mescidi Kureyş'ten birisi yaptırmıştır. Bir keresinde peygamberimiz burada ihrama girerek Mescid-i Haram'a gelmiş ve Kâbe'yi tavaf etmiştir. Mekke'nin fethinden sonra Müslümanlar bu eski küçük mescitleri yenilememişlerdir. Buna rağmen bu mescitlerin yerlerinde teberrüken namaz kılmışlardır.

DİKKAT !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! 

Kitabın 292 sayfasında Vâkıdî'nin Kitâbu'l Megâzî'sinin Kapağı ve "Mescid'i Agsa" ile ilgili sayfaları BURAYA Konulabilirse İLAVE OLACAK

.
.

UYARI: O günkü Mekkeliler, kendi inanışlarına göre İbrâhîm peygamberin dininin mensupları idiler. Dînleri tahrifata uğramış olsa da, namaz, secde, rükû ve hacc gibi dinî vecibeleri kendi mevcut inançları doğrultusunda yerine getirmekteydiler. Peygamberimizin durumu da aynıydı. Bu husus daima göz önünde tutulmalı, namazın, secdenin ve dolayısıyla da mescidin peygamberimizin elçi oluşu ile ortaya çıktığı düşünülmemelidir. Diğer taraftan, mescit denilince bugünkü mescitler akla gelmemelidir. Örneğin Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî denilince onların bugünkü şekli akla gelip bugünkü yapıları anlaşılmamalıdır. O mescitler bugünkü şaşaalı, debdebeli, şatafatlı, tantanalı hâllerine Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ve Suudiler döneminde getirilmişlerdir. Mescit, secde edilen yer demek olduğuna göre, bu mescitler de, namaz kılmak ya da toplantı yapmak için belirlenmiş olan yerler, yani o çağa göre basit kerpiç yapılar veya ağaçtan yapılma çardaklardır. Önemli olan yapılarının şekli değil, kullanım amaçlarıdır.

Yukarıda verdiğimiz bilgiler ışığında, artık Âyetteki bir kenarını mübarek kıldığımız ifadesi daha iyi değerlendirilerek Mescid-i Aksa'nın haram/mübarek bölgenin dışında, kenarında bir yerde olduğu anlaşılmış olmalıdır. Sonuç olarak söylemek gerekirse; Mescid-i Aksa Kudüs'te değil, Mekke'deki haram/mübarek yerin kenarındadır. Dolayısıyla, konumuz olan Âyette geçen Mescid-i Aksa da, rivayetlerde söz konusu edilen mescit de Kudüs'teki mescit değil, Mekke'nin kenarındaki bu mescittir. Yani, hakikî Mescid-i Aksa Mekke'nin kenarındadır ve Kur'ân'dan yapılan bu tespit, ilk dönem tarih ve coğrafya bilimcisi Vakıdi'in kitabındaki ile aynıdır.

Gerçek bu olmasına rağmen, yukarıda verdiğimiz rivayetlere tefsir, şerh ve haşiye yazanlar, bu rivayetlerde oluşan tutarsızlıklara kılıf hazırlamak için çeşitli teviller ileri sürmüşlerdir. Birçoğu gülünç olan bu tevilleri görmek için klasik kitapların orijinallerine veya tercümelerine bakılabilir.

PEYGAMBERİMİZİN YÜRÜTÜLÜŞ NEDENİ:

           ‘Âyetlerimizden gösterelim diye...

Âyette bildirildiğine göre; Allah'ın kulu [Muhammed (a.s)], kendisine bir takım Âyetler gösterilmek üzere, bir gece, Mescid-i Haram'dan, mübarek kılınmış yerin kenarındaki Mescid-i Aksa'ya yürütülmüştür.

Rabbimiz hem bu gösteriyi hem de Âyetlerini "nerede" ve "nasıl" gösterdiğini Necm Sûresinde açıklamıştır. Konunun öneminden dolayı, Necm Sûresi'nin ilgili bölümünün yeniden okunmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. [50–20] (Tebyînü'l-Kur'ân; c: 1, s: 405–415)

Kısaca özetlemek gerekirse, Necm Sûresinin ilgili Âyetleri çarpıtılmış ve Allah`a ait olan nitelikler maalesef Cebrâîl`e yakıştırılarak Kur'ân'ı vahy edenin Cebrâîl olduğu ileri sürülmüştür. Necm Sûresi'nin ilgili Âyetlerinde vahyi kimin öğrettiği isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır. Bu sıfatlar Yüce Allah'ın sıfatlarıdır. Hâlbuki rivayetçiler bu sıfatları Cebrâîl`e vermişler, 10. Âyette peygamberimizin Cebrâîl'e kul olması anlamı ortaya çıkınca da işin içinden çıkamayarak bin bir safsata uydurmuşlardır. Kur`an`ı öğretenin Cebrâîl olduğunu söylemek, Kur'ân'a tamamen terstir.

Tekrar konumuza dönersek; Kulunu [Muhammed (a.s)'ı] ... Mescid-i Aksa'ya yürüten ifadesinden, peygamberimizin yürümesinin ve mucizelerden en büyüğünü görmesinin geceleyin gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Yürüyüşün bir gece vakti vuku bulduğu, hem leylen = geceleyin zarfıyla hem de "gece yolculuğu" anlamına gelen esra fiili ile vurgulanmaktadır

Bu gecenin nasıl bir gece olduğu hakkında Kur'ân'da şu bilgiler verilmiştir:

(Duhân: 1–3) Hâ Mîm. O ayan-beyan gösteren Kitab'a yemin olsun ki, Biz onu mübarek/ kutlu/ bereketli bir gecede indirdik. Hiç kuşkusuz biz uyarıcılarız.

(Kadr: 1) Biz o Kur'ân'ı Kadir gecesinde indirdik.

Bu Âyetlerden anlaşıldığına göre, İsrâ Sûresinin 1, Duhân Sûresinin 4 ve Kadir Sûresinin 1. Âyetlerinde geçen "gece" aynı gecedir.

Bakara Sûresinin 185. Âyetinde ise bu gecenin Ramazan ayında olduğu açıklanmıştır. Ancak hangi yıldaki Ramazan ayının kaçıncı gecesi olduğu Kur'ân'da bildirilmemiştir. Rabbimizin bilgi vermediği birçok konuda olduğu gibi bu konuda da rivayetler ortaya çıkmış, bunların en sağlam kabul edilenlerinin birinde "Hicretten bir sene evvel olduğu " [50–21];(Mükâtil;

Diğerinde ise "Muhammed (a.s) henüz peygamber olmazdan evvel"denmiştir.  [50-22] (Zemâhşerî; Keşşâf Enes ve Hüseyin'den naklen)  

Pek tabiidir ki, bu olay peygamberimizin elçilik görevi almasından 1–2 saat önce gerçekleşmiştir. Çünkü Âyette bildirildiğine göre, peygamberimiz, Mescid-i Haram'dam Mescid-i Aksa'ya, kendisine bir takım Âyetler gösterilmek, yani peygamber yapılmak, vahye dilmek için yürütülmüştür. Nitekim Necm Sûresinden öğrendiğimize göre, peygamberimiz, bu yürüyüşün sonunda, Mescid-i Aksa'daki son sidre ağacının yanında ilk vahyi almış ve "Kul Muhammed" olarak geldiği "Cennetü'l-Meva"dan "Elçi Muhammed (a.s)" olarak ayrılmıştır.

           Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir.

Bu Âyette Allah'ın السّميعes-semî ve بصير - basîr sıfatlarıyla yer almasının sebebi, bize göre, Allah'ın toplumun cehaletinden ileri gelen sıkıntılarını görmesi ve mevcut düzenlerdeki zulümden kaynaklanan feryatları duymasıdır. Yüce Allah, bu sıkıntıları ve feryatları görmezlikten, duymazlıktan gelmemiş, toplumu aydınlatacak, insanları mutlu kılacak, onların Allah'ın rahmetine kavuşmalarını sağlayacak bir elçi görevlendirmek için o kişiyi Mescid'i Haram'dan Mescid'i Aksa'ya yürütmüştür.

Yüce Allah'ın elçi göndermesindeki bu gerekçeler, Mûsâ peygamberin elçi yapılması ile ilgili olarak Kitab-ı Mukaddes'te de varittir:

RAB, "Halkımın Mısır'da çektiği sıkıntıyı çok iyi biliyorum" dedi, "Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum. Bu yüzden aşağıya indim. Onları Mısırlıların elinden kurtaracağım, o ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal ülkesine, Kenanlıların, Hititler'in, Amorlular'ın, Perizliler'in, Hivliler'in, Yevuslular'ın topraklarına götüreceğim. İsrâîllilerin feryadı bana erişti. Mısırlılar'ın onlara yapmakta olduğu baskıyı görüyorum. Gel, halkım İsrâîl'i Mısır'dan çıkarmak için seni Firavun'a göndereyim." Mûsâ, "Ben kimim ki Firavun'a gidip İsrâîllileri Mısır'dan çıkarayım?" diye karşılık verdi. Tanrı, "Kuşkun olmasın, ben seninle olacağım" dedi, "Seni benim gönderdiğimin kanıtı şu olacak: Halkı Mısır'dan çıkardığın zaman bu dağda bana tapacaksınız." [50–23]ıkış, 3. Bab; 7-12:

2–3.       Mûsâ'ya da kitap verdik ve Benim astlarımdan "vekil"  edinmeyiniz diye onu, [Kitab'ı] İsrâîloğulları; Nûh'la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar için kılavuz kıldık. Şüphesiz o [Nûh] çok şükredici bir kuldu.

Sûrenin 2. Âyetinden başlayıp 9. Âyetine kadar devam edecek olan bu bölümde, peygamberimizin çağdaşı olan İsrailoğulları, geçmişte başlarına gelenler hatırlatılarak uyarılmaktadır. Bu uyarı, hem uzak hem de yakın tarihî geçmişleri dile getirilerek yapılmaktadır.

Konumuz olan 2–3. Âyetlerdeki uyarılarda; Allah'ın astlarından "vekil" edinmesinler diye onlara kılavuz olarak kitap yollandığı bildirilmekte, ayrıca Nûh peygamber gibi çok şükreden bir atanın soyundan olmaları sebebiyle, onların da ataları Nûh gibi çok şükreden ve "vekil" olarak sadece Allah'ı tanıyan kullar olmaları istenmektedir.

Vekil sözcüğü –Rabb sözcüğüyle eş anlamlı olup– var eden, varlığı sürdüren, gelişim ve evrimi programlayan, rızk veren ve koruyan demektir. Bu sözcüğün anlamı ile ilgili ayrıntı, Furgân Sûresinin sonunda bulunan "Vekâlet - Vekil - Tevekkül" başlıklı yazımızda mevcuttur. [50–24] (Tebyinü'l-Kur'ân; c: 3, s: 391–400)

Nûh peygamber, tarih öncesi çağda yaşadığı için aslında tüm insanların atası durumundadır. Burada İsrâîloğullarının atası olarak nitelenmesi, İsrâîloğullarına verilen özel mesaj sebebiyledir. Bu nitelemeyle sanki İsrâîloğullarına: "Sizin dedeniz olan Nûh çok şükreden bir kuldu. Kendisine verilen her nimeti Rabbinden bilir ve karşılığını Allah için öderdi. Siz, onun zürriyetisiniz. Öyleyse atanız gibi yapın" denilmiştir.

4.         Ve Biz İsrâîloğullarına Kitap'ta/yazgıda şunu gerçekleştirdik: "Kesinlikle siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız/ fesat bulacaksınız [bozguna uğrayacaksınız] ve kesinlikle büyük bir yükselişle yükseleceksiniz."

5.         İşte o ikisinden birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Ve o yerine getirilmesi gereken bir vaat idi.

6.         Sonra sizi tekrar onların [güçlü kulların] üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve sizi işe yarayanlar açısından daha çok kıldık.

7.         Eğer iyilik ettiyseniz, kendinize iyilik etmişsinizdir ve eğer kötülük ettiyseniz o da –onun [kendisi] içindir–. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince de yüzlerinizi kötülemeleri [size kötülük yapmaları], ilk kez girdikleri gibi yine mescide [Beytü'l-Makdis'e] girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için (üzerinize güçlü kullarımızı tekrar göndereceğiz).

8.         Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ve eğer siz döndüyseniz Biz de döndük. Ve Biz cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan kıldık.

Bu Âyetlerde kısaca geçmişte İsrâîloğullarının güçlenip kibirlendikleri ve zorbalığa yöneldikleri zaman Allah'ın onları değişmez sünneti gereği terbiye ettiği, terbiye ederken de başlarına kendilerinden daha güçlü olan kullarını Musallat ettiği anlatılmaktadır.

Âyetlerdeki anlatımlara göre, bi­rinci felâketten sonra İsrâîloğulları tövbe etmişler ve ülkelerini yeniden onararak eski güçlü durumlarına dönmüşlerdir. Bu dönemde Allah onları eğer iyilik ettiyseniz, kendinize iyilik etmişsinizdir ve eğer kötülük ettiyseniz o da onun [kendisi] içindir. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince de yüzlerinizi kötülemeleri [size kötülük yapmaları], ilk kez girdikleri gibi yine mescide [Beytü'l-Makdis'e] girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için (üzerinize güçlü kullarımızı tekrar göndereceğiz) diyerek uyarmıştır.

Bu uyarılar ismen İsrâîloğullarına yapılmış görünse de, ilk muhatap Mekkeli müşriklerdir. Ancak Âyetlerin genel mesajı Arabıyla, Yahudi'siyle, Hıristiyan'ıyla, tüm zamanların insanlarınadır. Dolayısıyla bu Âyetlerde Rabbimiz, İsrâîloğullarını örnek göstererek tüm insanlara rahmet kapılarını kullarının yüzüne kapatmaya­cağını, durumunu düzeltip samimî olan herkesin rahmetinden yararlanabileceğini bildirmekte, buna karşılık taşkınlık, zulüm ve inkâr etmeleri hâlinde, dünyadaki azabın başlarına tek­rar geleceğini, âhirette de cehennemin kâfirlere ait olacağını ihtar etmektedir.

Kur'ân'daki kıssaların genel bir özelliği olarak, bu Âyetlerde yer alan kıssada da tarihî olayları açıklama amacı güdülmemiş, sadece İsrâîloğullarının başına gelen olayların sebebi ortaya konmuş ve bu sebep, farklı zaman ve mekânda yaşayan bütün insanlara örnek ve ibret olsun diye toplumsal yasa şeklinde açıklanmıştır. Ama örnek ve hatırlatma amaçlı olarak anlatılması da bu olayların dinleyenlerce meçhul olmadığına delâlet etmektedir.

İsrâîloğullarının tarihinde onlarca felâket söz konusu olduğu hâlde burada "iki kez" ifadesinin kullanılması, bunların en şiddetli iki tanesine dikkat çekmek içindir. Derveze, bu iki olayı, klâsik İslâm ve Yahudi kaynaklarında yer alan birçok felâket arasından seçmiş ve İsrailoğullarının başına gelen başka olayları şöyle tespit etmiştir:

İSRÂÎLOĞULLARININ CEZALANDIRILIŞINA DAİR İKİ ÖNEMLİ OLAY:

1) MÖ. 8. yüzyılın sonlarında Asur Kralı'nın Yahudilerle savaşarak Filistin bölgesinin geneline hükmeden İsrâîl devletine son vermesi; onları yurtlarından sürmesi, yerlerine dışarıdan getirdikleri grupların yerleşmesidir.  

2) MÖ. 6. asrın ilk çeyreğinde, Babil kralı Buhtunnasır'ın [Nabukadnazar],   İsrâîl oğullan'yla savaşarak "Yahuda" devletini ikinci kez yerle bir etmesi, başkentleri Orşilim'i [Beyt-i Makdis] yakıp yıkması, tapınaklarını harabeye çevirmesi, halkın genelini Babil'e sür­mesidir. Aynı şekilde tarihin belgelediği bir başka olay daha vardır: İsrâîl oğulları bu iki önemli darbeden başka bir diğer darbeyi de MÖ. 3. asırdan 1. asra kadar Şam bölge­sinde hüküm süren Yunan devletinden, ardından MÖ. 1. asrın ilk yarılarında aynı böl­geyi hükmü altına alan Roma devletinden yediler. Filistin'e kadar Babil devletini yöne­timi altına alan Pers kralı Kurus, İsrâîl oğulları'na yeniden itibar kazandırdı. Bunun üze­rine başkent ve mabetlerini yeniden imar ettiler. Fakat yönetim Yunanlıların eline ge­çince İsrâîl oğulları tekrar taşkınlıkta bulundular ve zulme başladılar. Bunun üzerine Yunan devleti onlara tavır aldı ve onları yenilgiye uğrattı. Ardından yeniden güçlendiler. Yöne­tim Roma devletine geçince isyan ettiler ve taşkınlıkta bulundular. Bunun üzerine Roma onlara dersini verdi, onları yenilgiye uğrattı. Başkentlerini ve tapınaklarını yerle bir etti. MS. 1. asırda onlardan büyük bir topluluğu öldürdü. Geri kalan halkı darmadağın etti, mabetleri harap oldu. Bu Âyetler ininceye dek durum böyle devam etti. [50–25] (Derveze; Tefsirü'l-Hadis)

Yasaları çiğnedikleri takdirde İsrâîloğullarının başına neler geleceği hakkında Kitab-ı Mukaddes'te şunlar yazılıdır:

"Put yapmayacaksınız. Oyma put ya da taş sütun dikmeyeceksiniz. Tapmak için ülkenize putları simgeleyen oyma taşlar koymayacaksınız. Çünkü Tanrınız RAB benim. Şabat günlerimi kutlayacak, tapınağıma saygı göstereceksiniz. RAB benim. "Kurallarıma göre yaşar, buyruklarımı dikkatle yerine getirirseniz, yağmurları zamanında yağdıracağım. Toprak ürün, ağaçlar meyve verecek. Bağ bozumuna kadar harman dövecek, ekim zamanına kadar bağlarınızdan üzüm toplayacaksınız. Bol bol yiyecek, ülkenizde güvenlik içinde yaşayacaksınız. "Ülkenize barış sağlayacağım. Korku içinde yatmayacaksınız. Tehlikeli hayvanları ülkenizden kovacağım. Savaş yüzü görmeyeceksiniz. Düşmanlarınızı kovalayacaksınız. Kılıç darbeleriyle önünüzde yere serilecekler. Beşiniz yüz kişinin, yüzünüz on bin kişinin hakkından gelecek. Düşmanlarınız kılıç darbeleriyle önünüzde yere serilecek. Size iyilikle bakacağım. Sizi verimli kılıp çoğaltacağım. Sizinle yaptığım antlaşmaya hep bağlı kalacağım. Eski ürününüz yemekle tükenmeyecek. Yeni ürüne yer bulmak için eskisini boşaltmak zorunda kalacaksınız. Konutumu aranızda kuracak, size sırt çevirmeyeceğim. Aranızda yaşayacak, Tanrınız olacağım. Siz de benim halkım olacaksınız. Ben sizi Mısır'da köle olmaktan kurtaran Tanrınız RABB'im. Boyunduruğunuzu kırdım. Sizi başı dik yaşattım. [50–26] Levililer; 26: 1–13

TANRI'DAN UZAKLAŞMANIN CEZASI:

"Ama beni dinlemez, bütün bu buyrukları yerine getirmezseniz, cezalandırılacaksınız. Kurallarımı çiğner, ilkelerimden nefret eder, buyruklarıma karşı çıkar, antlaşmamı bozarsanız, sizi şöyle cezalandıracağım: Üzerinize dehşet salacağım. Verem ve sıtma gözlerinizin ferini söndürecek, canınızı kemirecek. Boşa tohum ekeceksiniz, çünkü ürünlerinizi düşmanlarınız yiyecek. Size öfkeyle bakacağım. Düşmanlarınız sizi bozguna uğratacak. Sizden nefret edenler sizi yönetecek. Kovalayan yokken bile kaçacaksınız. "Bütün bunlara karşın beni dinlemezseniz, günahlarınıza karşılık cezanızı yedi kat artıracağım. İnatçı gururunuzu kıracağım. Gök demir, yer bakır olacak. Gücünüz tükenecek. Topraklarınız ürün, ağaçlarınız meyve vermeyecek. "Eğer karşı çıkmaya devam eder, beni dinlemek istemezseniz, günahlarınıza karşılık cezanızı yedi kat artıracağım. Üzerinize yabanıl hayvanlar göndereceğim. Çocuklarınızı öldürecek, hayvanlarınızı yok edecekler. Sayınız azalacak, yollarınız ıssız kalacak. "Bununla da yola gelmez, bana karşı çıkmaya devam ederseniz, ben de size karşı çıkacağım, günahlarınıza karşılık sizi yedi kez cezalandıracağım. Bozduğunuz antlaşmamın öcünü almak için başınıza savaş getireceğim. Kentlerinize çekildiğinizde aranıza öldürücü hastalık salacağım. Düşman eline düşeceksiniz. Ekmeğinizi kestiğim zaman, on kadın ekmeğinizi bir fırında pişirecek. Ekmeğiniz azar azar, tartıyla verilecek. Yiyecek ama doymayacaksınız. "Bütün bunlardan sonra yine beni dinlemez, bana karşı çıkarsanız, bu kez ben de öfkeyle size karşı çıkacağım ve günahlarınıza karşılık sizi yedi kat cezalandıracağım. Açlıktan çocuklarınızın etini yiyeceksiniz.Tapınma yerlerinizi yıkacak, buhur sunaklarınızı yok edeceğim. Cesetlerinizi devrilen putların üzerine serecek, sizden nefret edeceğim. Kentlerinizi viraneye çevirecek, tapınaklarınızı yıkacağım. Beni hoşnut etmek için sunduğunuz kokuları duymayacağım. Ülkenizi viran edeceğim, oraya yerleşen düşmanlarınız bile şaşkına dönecek. Sizi öbür ulusların arasına dağıtacak, kılıcımla peşinize düşeceğim. Ülkeniz viran olacak, kentleriniz harabeye dönecek. Siz düşmanlarınızın ülkesinde yaşarken, ülke ıssız kaldığı yıllar boyunca Şabatlar'ın sevincini yaşayacak. Ancak o zaman dinlenip Şabatları'nın tadına varacak. Üzerinde yaşadığınız Şabat yıllarında görmediği rahatı ıssız kaldığı yıllarda görecek.  "Düşman ülkelerinde sağ kalanlarınızın yüreğine öyle bir korku düşüreceğim ki, rüzgârın sürüklediği yaprakların sesinden bile kaçacaklar. Savaştan kaçarcasına kaçacaklar.Peşlerinde kovalayan olmadığı halde düşecekler. Kovalayan yokken savaştan kaçarcasına birbirlerinin üzerine yıkılacaklar.Düşmanlarınızın karşısında ayakta duramayacaksınız. Öbür ulusların arasında yok olacaksınız. Düşman ülkeler sizi yutacak. Artakalanlarınız gerek kendi, gerekse atalarının suçlarından ötürü düşman ülkelerde eriyip gidecekler. "Ama işledikleri suçları, atalarının suçlarını, bana karşı geldiklerini, ihanet ettiklerini itiraf eder. [Bu yüzden onlara karşı çıkıp kendilerini düşman ülkelerine sürmüştüm], inadı bırakıp alçakgönüllü olur, suçlarının bedelini öderlerse, ben de Yakup'la, İshâk'la, İbrâhîm'le yaptığım antlaşmayı ve onlara söz verdiğim ülkeyi anımsayacağım. Ülke önce ıssız bırakılacak ve ıssız kaldığı sürece Şabatlar'ın tadına varacak.Onlar da işledikleri suçların bedelini ödeyecekler; çünkü ilkelerimi reddettiler, kurallarımdan nefret ettiler.Bütün bunlara karşın, düşman ülkelerindeyken yine de onları reddetmeyecek, onlardan nefret etmeyeceğim. Böylece hepsini yok etmeyecek, kendileriyle yaptığım antlaşmayı bozmayacağım. Çünkü ben onların Tanrısı RABB'im. Tanrıları olmak için öbür ulusların önünde Mısır'dan çıkardığım atalarıyla yaptığım antlaşmayı onlar için anımsayacağım. RAB benim." RABB'in Sînâ Dağı'nda Mûsâ aracılığıyla kendisiyle İsrâîl halkı arasına koyduğu kurallar, ilkeler, yasalar bunlardır. [50–27]  Levililer, 26:14-46.

 Kitab-ı Mukaddes'in yukarıda verdiğimiz bölümünde yapılan uyarılar, başka bölümlerinde de defalarca tekrar edilmiştir: Mezmurlar: 106, 34–38, 40, 41; İşaya 1: 4–5; 21-24: Bab 2: 6, 8 Bab 3: 16-17; 25-26; Bab 8-7; Bab 30: 9-10, 12-14; Yeremya, Bab: 2: 5-7, 20, 26-28; Bab 3: 6-9; Bab 5: 1, 7-9, 15-17; Bab 7: 33, 34; Bab 15: 2, 3; Hezekiel; Bab 22: 3, 6-12, 14-16; Matta; Bab 23: 37–38; Bab 24: 2; Luka; Bab 23: 28–30

9–10.      Şüphesiz ki bu Kur'ân, insanları en doğru ve en sağlam şeye [rüşde, yola] kılavuzlar. Ve sâlihâtı işleyen müminlere kendileri için kesinlikle ve kesinlikle büyük bir ecir olduğunu ve âhirete inanmayan kişiler için Bizim can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler.

2. Âyette İsrâîloğulları'na kılavuz olarak Kitap verdiğini söyleyen Rabbimiz, burada da Müslümanlara Kur'ân'ı verdiğini bildirmekte, Mûsâ'ya verilen kitabın insanları tevhide yönelttiği gibi Kur'ân'ın da en doğru, en sağlam şeye kılavuzladığını, iman edip sâlihâtı işleyenleri büyük bir ödülle, âhirete inanmayanları ise can yakıcı bir azapla müjdelediğini açıklamaktadır.

Dikkat edilirse burada teşvik ve korkutma bir arada yapılmış, "müjde" ile başlayan cümle "tehdit" ile bitirilmek suretiyle çok farklı bir üslup kullanılmıştır. Arap edebiyatının önemli yöntemlerinden biri olan bu üslup, Kur'ân'da sık sık görülmektedir.

9. Âyette Kur'ân için kullanılan en sağlam şeye kılavuzlar ifadesindeki "en sağlam şey"in ne anlama geldiğini bulmak için Cinn Sûresinin 3. Âyetini hatırlamak gerekmektedir. Çünkü orada Kur'ân için rüşde kılavuzlar ifadesi kullanılmıştır. Böylece bu Âyette "en sağlam şey" ile kastedilenin "rüşd" olduğu ortaya çıkmaktadır.

RÜŞD: Rüşd sözcüğü doğru ve eğriyi ayırt etme bilinci, zihinsel olgunluk, doğru yolu bulup ona girmek, iyi ve doğru olan şeyleri yapabilme olgunluğuna ulaşmak demektir. [50–28] (Lisânü'l-Arab, c. 4, s. 148–149 "rşd" mad.)

Sözcük, Kur'ân'da farklı türevleriyle 19 kez yer almaktadır:

Bakara Sûresinin 186–256; A'râf Sûresinin 146; Nisâ Sûresinin 6; Kehf Sûresinin 10172466; Enbiya Sûresinin 51; Cinn Sûresinin 3101421; Mümin Sûresinin 2938, Hucurat Sûresinin 7; Hûd Sûresinin 788797. Âyetleri. 

"Reşit olma, rüşdüne erme, irşat etme, mürşit" gibi türevleri Türkçede de kullanılan rüşd sözcüğünün Kur'ân Âyetlerindeki manasını kısaca "İslâm'ın öngördüğü olgunluğa ulaşmak ve yaşamak" diye tarif etmek mümkündür.

Buna göre rüşde kılavuzluk eden Kur'ân ifadesi, "Kur'ân'ın insanları akıl kullandırtarak bilinçlendirdiği, olgunluğa ulaştırdığı, –başka bir ifade ile– kimseyi büyülemediği, kimsenin beynini yıkamadığı" anlamına gelmektedir.

Bu Âyetlerde Kur'ân'ın çok önemli özelliklerinden biri ortaya konularak Kur'ân'ın rüşde, en sağlama iletme işini, müjde ve uyarma yöntemlerinin ikisiyle birden yaptığını göstermektedir. Kur'ân'da nerede bir uyarı yapılmışsa, hemen arkasından cennet ve cehennem sahneleri verilmektedir.

SÂLİHÂTI İŞLEMEK:

"Sâlihâtı işleyenler" olarak çevirdiğimiz عملوا - الصّلحات kalıbı, Kur'an'da toplam 62 Âyette yer almıştır. Bu kalıbın pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi "amel-i sâlih işleyenler" şeklinde çevrilmesi yanlıştır.

- اصلاح Islâh sözcüğünden türemiş olan sâlihât = düzeltmek demektir. Sâlihât işlemek ise bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak " anlamlarına gelir.

Kur'ân, bozuklukları düzeltme faaliyetinde bulunanları tek kelime ile ifade etmiş ve bu kimseleri muslih olarak isimlendirmiştir. Bunun için:

Bakara Sûresinin 11220; A'râf Sûresinin 5685170; Hûd Sûresinin 117 ve Kasas Sûresinin 19. Âyetleri.

Diğer taraftan Kur'ân; bu Âyette geçen hakkı ve sabrı tavsiyeleşme yi Bakara Sûresinin 277. Âyetinde geçen namaz kılma ve zekât verme, Hûd Sûresinin 23. Âyetinde geçen edep ve gönülden Allah'a boyun eğme kavramlarını, aynı Âyet içinde ayrı ayrı zikretmek suretiyle "sâlihât"tan ayırmıştır. Yani "hakkı ve sabrı tavsiyeleşme, namaz kılma ve zekât verme, edep ve gönülden Allah`a boyun eğme" gibi hasenat, Kur'an'a göre "sâlihât"tan sayılmamaktadır.

Kur'an'daki bu hususlar dikkate alınarak "sâlihât" konusunda şunları söylemek mümkündür:

"Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, sâlihâtı işlemek değildir. Ama öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek, sâlihâtı işlemektir. Kavramın toplumsal boyutunun ise şu şekilde tanımlanması mümkündür: Bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve diğer alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, sâlihâtı işlemektir."

Bu konuda, "dışa yansımayan işler" demek olan hasenât ile salihât arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır. Rabbimiz bu iki konu arasındaki farkı her bir haseneye on karşılık verirken, En'âm Sûresinin 60. Âyeti. Sâlihât karşılığında cenneti vaat etmek suretiyle çok açık bir şekilde belirlemiştir. Bakara Sûresinin 25, 82; Nisâ Sûresinin 57–122–124; Hûd Sûresinin 23; İbrâhîm Sûresinin 23; Kehf Sûresinin 107. Âyetleri ile daha birçok Âyet.

11.        Ve insan, hayrı davet eder gibi kötülüğü davet eder. Ve insan çok acelecidir.

Bu Âyette, insanların sanki hayra davet ediyormuşçasına şerre davet etmeleri gündeme getirilmiş ve insanoğlu her şeyin hemen oluvermesini isteme yönündeki bu fıtri eğilimi denetleme konusundaki dikkatsizliği sebebiyle eleştirilmiştir. Bu Âyet aynı zamanda "kılavuz"un önemine işaret etmektedir. Çünkü kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen insan, Allah tarafından verilen kılavuz sayesinde iyiyle kötüyü birbirinden ayırıp kendisine zarar veren davranışlardan sakınabilir.

İnsanın hayrı çağırır gibi şerri çağırması, Kur'ân'ın diğer Âyetlerinden yararlanılarak iki şekilde anlaşılabilir:

a - İnsan, yaptığı bir davranışın ne sonuç vereceğini kesin olarak bilmediği için, bazen kendisine zarar verecek olan bir şeyi yararlıymış gibi isteyebilir:

(Bakara: 216) Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen o size yazıldı [farz kılındı]. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için şerli olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bu duruma verilebilecek bir diğer örnek de şudur:

İnsanların pek çoğu, başlarına gelen sıkıntı verici herhangi bir olay üzerine "Ölsem de kurtulsam" der. Böyle söylemekteki amacı, kendisine sıkıntı veren o olayın etkisinden kurtulmaktır. Hâlbuki küçük sıkıntı ve eziyetlerden kurtulmak için ölümü isterken, o güne kadar yaptıkları yüzünden âhirette sürekli azabı hak edip etmediğinin hesabını yapmayı aklına bile getirmemiştir. Kendini Allah'a affettirmek için tövbe edip O'nun istediği gibi bir insan olmaya çabalayacağı yerde, sadece o andaki azaptan kurtulmayı düşünerek kısa yoldan ölümü istemektedir. Oysa bu düşüncesiz ve aceleci tavrıyla azabın en korkunç ve sürekli olanını tercih etmiş olmaktadır.

b - İnsan, eski kavimlerin yaptığı gibi, inanmadığı için azabı isteyebilir:

(Enfâl: 32) Bir vakit de, "Ey Allah'ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk [gerçek] ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver" demişlerdi.

(Yâ-Sîn: 48) Bir de onlar [duyarsız kavim]; "Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?" diyorlar.

(Ankebût: 53–54) Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/adı konmuş bir ecel [vade] olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir. Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Hâlbuki cehennem, o kâfirleri kesinlikle kuşatıcıdır.

(Ahkâf: 24–25) Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde; "Ha işte!" dediler, "Bu bize yağmur getirecek bir bulut!" Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız biz.

(Nahl: 46) Yahut onlar dolaşıp dururlarken [Allah'ın azabının] kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, aciz bırakanlar da değillerdir.

(Ra'd: 6) Ve onlar senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı isterler. Hâlbuki onlardan önce onlara misal olacak cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için cidden mağfiret sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin,  azabı cidden çok çetin olandır.

12.        Ve Biz geceyi ve gündüzü iki Âyet kıldık. Sonra Rabbinizden bir lütuf aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin Âyetini silip, bir gördürücü olarak, gündüzün Âyetini kıldık. [getirdik] Ve Biz her şeyi detaylandırdıkça detaylandırdık.

Bu Âyette, gece ve gündüzün düşünenler, akıllarını kullananlar için Allah'ı tanımaya kanıt ve bir ibret olduğu açıklanmaktadır. Bu açıklama değişik ifadelerle başka Âyetlerde de yapılmıştır:

(Nebe': 10–11) Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de bir geçim zamanı yaptık.

(Yûnus: 67) O [Allah] , içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, göresiniz diye de gündüzü kılandır. Şüphesiz bunda kulak verecek bir kavim için Âyetler vardır.

(Bakara: 164) Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, deprenen canlıları yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette Âyetler vardır.

(Kasas: 71–73) De ki: "Gördünüz mü [düşündünüz mü hiç], eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ kulak vermeyecek misiniz?" De ki: "Gördünüz mü [düşündünüz mü hiç]  eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?" Ve O'nun [Allah'ın] rahmetindendir ki O, geceyi ve gündüzü geceleyin dinlenesiniz, [gündüzün] ise O'nun lütuf ve kereminden arayasınız diye kıldı. Ve umulur ki şükredersiniz [karşılığını ödersiniz]

(Furgân: 61–62) Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir Ay kılan ne cömerttir. Ve O, öğüt almayı veya şükretmeyi dileyen kimseler için gece ile gündüzü hılfeten [birbiri ardınca] kılandır.

(Müminûn. 80) Ve O [Allah] , diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de yalnızca O'nun içindir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?

(Zümer: 5) O [Bir tek, Kahhar; Allah], gökleri ve yeri hakk ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneş'i ve Ay'ı emre amade kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır.

(Yâ-Sîn: 37–38) Gece de onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ondan [geceden] gündüzü sıyırırız da onlar hemen karanlığa dalıverirler. Kendi yolunda kendisi için kararlaştırılmış olan için akıp giden Güneş de [duyarsız kavim için bir delildir]. İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir [ayarlamasıdır]

VAKTİN ÖNEMİ:

Saat, gün, ay ve yıl ile ifade edilen "vakit", toplumsal hayatta olduğu kadar dinî hayatta da büyük öneme sahip bir kavramdır. Çünkü dinî hayatta salât, zekât, oruç, hacc gibi ibadetler mevkutedir, yani belli bir zamana göre düzenlenmiştir. İşte, Allah'ın bir Âyeti olduğu bildirilen gece ile gündüz, diğer birçok hayatî konuda olduğu gibi "vakit" konusunda da temel bir öge niteliğindedir. Öyle ki, zamanın ölçülmesi ancak gece ile gündüzün varlığı ile mümkün olur.

(Yûnus: 5–6) O, Güneş'i bir aydınlık, Ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye Ay'a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için Âyetleri detaylandırır. Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde ittika eden bir kavim için nice deliller vardır.

(Bakara: 189) Sana hilallerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hacc için, zaman ölçmeye yarar." Evlerinize arka taraflarından girmeniz "birr" değildir. Ama "birr", takvalı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarınızdan girin. Ve Allah'a takvalı davranın. Belki başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olursunuz!

(En'âm: 96) Tan yerini yarandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay'ı zaman ölçüsü kılmıştır. Bu, Güçlü Olan'ın, Bilen'in takdiridir [belirlemesidir]

Âyette geçen gecenin Âyetini silip, bir gördürücü olarak, gündüzün Âyetini kıldık [getirdik] ifadesi, bir zamanlar Ay'ın da Güneş gibi ısı ve ışık veren bir durumda olduğunu, daha sonra da bu özelliğini kaybedip sadece yansıtan niteliğe büründüğünü düşündürmektedir. Bilindiği gibi, Ay'ın oluşumu ve evrimi hakkında ortaya atılan üç varsayım da [Yer'in bölünmesi, yer çevresinde yoğunlaşma, yer yörüngesine yakalanma gibi teoriler] bugüne kadar ispatlanamamış, onlar ışığında Ay'ın ve Yer'in mevcut durumlarına yeterli açıklamalar getirilememiştir. Belki ilerideki zamanlarda Ay'ın oluşumu kesin kanıtlarla izah edilebilir hâle gelecek ve Âyetteki ifadenin nasıl anlaşılması lâzım geldiği ortaya çıkacaktır. Bu takdirde bir gerçeğin daha asırlar önceden Kur'ân'da açıklanmış olduğu görülecek ve Kur'ân'ın bir mucizesi daha gözler önüne serilmiş olacaktır.

Âyetin son cümlesi olan Ve Biz her şeyi detaylandırdıkça detaylandırdık ifadesi, "Dîniniz ve dünyanız için ihtiyaç duyduğunuz her şeyi detaylıca izah ettik, ortaya koyduk" anlamında olup bu husus Kur'ân'da farklı ifadelerle başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:

(En'âm: 38) Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh/canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler [önderli topluluklar] olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık. Sonra onlar Rabblerine toplanacaklardır.

(Nahl: 89) Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.

(Bakara: 164) Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette Âyetler vardır.

Âyetin son bölümündeki ifadeler ile "gece" ve "gündüz"ün mecaz anlamları ön plâna çıkmaktadır. Buna göre, "gece" cehaleti ve küfrü, "gündüz" de imanı ve bilgiyi ifade etmektedir.

13–14.     Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. –"Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!"–

15.        Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

Bu Âyetlerde birçok uyarıcı noktaya değinilmiştir. Anlaşılması gereken ilk nokta, طائر - tâir sözcüğü ile neyin kast edildiğidir. Daha önce de açıklandığı gibi, tâir = kuş demektir. "Kuş", iğretiliği ifade eder. Nitekim Türkçede "kuş misali" deyimi ile konu edilen şeyin kısa zaman sonra ayrılıp gideceği kastedilir.

Âyetteki boynuna ifadesi ise gereklilikten kinayedir. Meselâ, "Bu işi senin boynuna borç kıldım, bu işi bırakamazsın, bu iş için mutlaka sen gereklisin" anlamındaki bir cümleyi, "Bu işi senin boynuna doladım" şeklinde ifade etmek mümkündür.

Âyette geçen kuşun boyuna dolanması deyimi, bu durumda, insanın bir anda yapıp geçiverdiği amellerinin bile kendisinden ayrılmayacağı, bu amellerin her zaman insanla birlikte olduğu ve âhirette de birlikte olacağı anlamına gelmektedir.

Diğer taraftan, Arapların tâir ve tatayyur sözcüklerini uğur-uğursuzluk anlamında kullanmalarından hareket ederek Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık ifadesini şu şekilde anlamak da mümkündür:

"Biz herkesin kaderini [kısmetini] kendi boynuna doladık, yapacağı iyi davranışlarla iyi sonuçlara, kötü davranışlarla da kötü sonuçlara ulaşır, yani iyi veya kötü işler sebep ve sonuçlarıyla kişinin kendisindedir."

Çünkü Araplar, yapmak istedikleri herhangi bir işin kendilerini hayra mı şerre mi götüreceğini anlamak için kuşların hâllerine bakarlar; ürkütüldüklerinde veya kendi kendilerine uçtuklarında kuşların sağa, sola veya yukarı doğru uçmalarından manalar çıkarırlar, buna göre de yapacakları işin kendileri için mutluluk veya mutsuzluk doğuracağına karar verirlerdi.

Sonuç olarak şöyle söylenebilir: Âyette geçen tâir, insandan sadır olan her türlü davranışlardır. Bunlar kuş gibi uçup gitmezler, kolye gibi herkesin boynuna asılı durumdadırlar:

(Zilzal: 7–8) Her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek.

(Kaf: 17–18) Onun sağından ve solundan oturmuş [yerleşik] iki tespitçi tespit edip dururken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.

(İnfitar: 10–14) Oysa üzerinizde koruyucular var. Değerli yazıcılar. Onlar, siz her ne yaparsanız bilirler Ebrar/iyiler/yardımseverler, elbette Mutluluk Cenneti'nde olacaklar, füccar/inançsızlar ise kesinlikle Cahim'de [Cehennemde] olacaklar.

(Tûr: 16) "Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!"

(Nisâ: 123) O, [Bu iş] sizin kuruntularınızla ve Ehlikitabın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah'ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamaz.

15. Âyetteki Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez ifadesi, 14. Âyette tahlilini yapmaya çalıştığımız Her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık ifadesinin bir açılımı, farklı bir şekilde anlatımıdır. Her iki ifade de, hiç kimsenin başkasının işlediği suçtan sorumlu tutulmayacağını, hiç bir suçlunun işlediği suçları bir başkasına yükleyemeyeceğini; buna karşılık, güzel ve iyi amelin mükâfatının onu yapana ait olduğunu, bu mükâfattan da bir başkasının yararlanamayacağını anlatmaktadır. Bu ilke Kur'ân'da değişik ifadelerle birçok Âyette belirtilmiştir:

(Necm: 38–40) Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez. Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir.

(Enam: 164–165) De ki: O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka Rabb mi arayayım? Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

(Fâtır: 18) Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek –bir akrabası olsa bile–. Şüphesiz sen ancak Rabblerine karşı gaybde haşyet duyan ve salâtı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah'adır.

(Zümer: 7) Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin [yararınız] için ondan razı olur. Hiç bir [suçlu] günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.

Tabii ki, bu ilke, kişinin önderlik yapmak, teşvik etmek suretiyle sebep olduğu ama fiilen başkaları tarafından işlenen suçlardaki payını ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü "herkesin eserlerinden sorumlu tutulacağı" ilkesi, suça azmettirenlerin ve kötü eser bırakanların da suçu işleyenlerin cezasından ayrıca pay alacaklarını bildirmektedir:

(Nahl: 25) Kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!

(Yâ-Sîn: 12) Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini de yazarız. Zaten Biz her şeyi bir "imam-ı mübin"de sayıp tespit etmişizdir.

DİNDE KUR'ÂN DIŞI BİR KAYNAK YARATILMAMASI HAKKINDA TARİHTEN BİR OLAY:

İbn Ömer, Resûlullah'ın  "Ölü, ehlinin, çoluk çocuğunun ağlaması sebebiyle azâb görür" dediğini rivayet etmiştir. Hâlbuki Aişe, bu haberin sıhhatini ta'n etmiş, tenkidinin doğruluğuna da, Cenâb-ı Hakk'ın bir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez Âyetiyle istidlal etmiştir. Çünkü çoluk-çocuğunun ağlaması sebebiyle kişiye azap etmek, kişiyi başkasının suçu sebebiyle sorgulamak olur ki, bu da bu Âyetin hükmünün hilafınadır. [50–29] (Râzi, el-Mefâtihu'l-Gayb; Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân)

OKUNACAK KİTAP

Burada konu edilen kitap, insanın tüm amellerinin kaydedildiği kitaptır. Öyle ki, amellerin kaydından oluşan bu kitap, tıpkı bir uçağın kara kutusu, bir bilgisayarın ana belleği gibi, insanın içinde bir yerinde dürülü, kapalı durumdadır. âhirette ise bu kitap açılacak, ekrana taşınacak ve kişiye Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!" İsrâ Sûresinin 14. Âyeti denilecektir. 

Eğer kitapta kayıtlı bilgiler mutluluğu gerektiren şeyler ise, mutluluk; mutsuzluğu gerektiren şeyler ise mutsuzluk baş gösterecek, böylece kişi, yargılama için kendisinden başka kimseye ihtiyaç olmayan bir mahkemede, hem sanık hem tanık hem savcı hem de yargıç olacak ve kendi kendisini yargılayacaktır.

15. Âyetteki Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur ifadesiyle kesin ve açık olarak insanın seçme kabiliyetinin bulunduğu vurgulanmakta, nimet veya azap olarak göreceklerinin de onun bu seçiminin sonucu olduğu bildirilmektedir.

ELÇİSİZ, KİTAPSIZ, YASA KONULMADAN CEZALANDIRMA OLMAZ:

15. Âyetin son bölümündeki Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık ifadesiyle, yasasız [şeriatsız] suç olmayacağı; dolayısıyla da yasa konmadan kimsenin cezalandırılmayacağı beyan edilmektedir. Bu ilke aynı zamanda elçilerin ilâhî adaletin uygulanmasındaki önemini belirtmektedir. Çünkü ceza veya mükâfat, elçinin getirdiği bu mesaja göre belirlenmekte ve kişilerin lehinde veya aleyhinde delil olarak bu mesaj kullanılmaktadır. Eğer ortada elçi vasıtasıyla getirilmiş bir mesaj yoksa insanların adil olarak cezalandırılmaları veya mükâfatlandırılmaları mümkün olmaz. Çünkü böyle bir durumda insanlar doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı özrünü ileri sürebilirler. Bu mazeret, onların cezalandırılmamaları talebini haklı kılan bir mazeret olur. Fakat elçinin daveti bir topluluğa ulaştıktan sonra, eğer bu davet o toplum tarafından reddedilmişse, artık insanların böyle bir özür imkânı kalmayacaktır.

(Kasas: 59) Rabbin, kendilerine Âyetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz.

(En'am: 131) Bu, Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.

(Şu'arâ: 208–209) Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik. Öğüt! Ve Biz, zulmedenler değiliz.

(A'râf: 172–173) Hâlbuki senin Rabbin, kıyamet günü, "Biz, bunlardan gafildik" demeyesiniz yahut "Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?" demeyesiniz diye, âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır ve onları kendi nefislerine tanık eder; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Derler ki: "Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz."

(Mâide: 19) Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada; "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyiniz diye, size tebyin yapan [açıkça ortaya koyan] elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir.

(En'am: 155–157) Ve bu [Kur'ân], "Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahudi ve Hıristiyanlara] indirildi; Biz ise, onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk) veya "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah'ın Âyetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız.

(Zümer: 55–58) Ve ansızın azap gelmeden,  kişinin, "Allah'ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim" demesinden yahut  "Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben müttakilerden olurdum" demesinden veya azabı gördüğü zaman, "Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım" demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin."

16.        Ve Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz de onlar orada fâsıklık ederler. Artık oranın üzerine Söz hak olur da Biz orayı kökünden darmadağın ederiz.

Bu Âyet, "Allah'ın sebepsiz yere bir topluluğu helâk etmek istediği" şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah'ın emrettiği "fısk" değil, "mar'ûf"tur. Toplumun varlık ve güç sahibi önde gelenlerinin Âyette dile getirilen fâsıklıkları, Allah'ın onlara "fısk"ı emretmesi sebebiyle değil, onların, Allah'ın emrettiği "mar'ûf"u yerine getirmeyerek sapıklık etmeleri sebebiyledir. Dolayısıyla burada toplum, önderlerini ve yöneticilerini seçerken çok dikkatli ve titiz olmaları konusunda uyarılmaktadır. Çünkü suçlu ve sapık önderlerin, kendileriyle beraber içinde yaşadıkları toplumu da felâkete sürüklemeleri kaçınılmazdır:

(Enfâl: 25) Ve "sadece sizden zalim olanlara isabet etmeyen fitnelerden" korunun ve hiç şüphesiz Allah'ın, azabı çetin olan olduğunu bilin.

Mealini "varlık ve güç sahibi önde gelenler" olarak verdiğimiz Mütref sözcüğü "nimet ve refahın kendisini şımarttığı kimse" demektir. Âyette sözü edilen bu tür insanlar, zenginlikleri ve sosyal konumları sayesinde toplumlarında fiilî liderler hâline gelen ve sıradan insanlar tarafından benimsenerek kendilerine uyulan kimselerdir. Âyette dile getirilen yasa [Sünnetullah], bu kimselerin, uyguladıkları zulüm ve fesatla, işledikleri türlü kötülüklerle, Allah'ın koyduğu kurallara karşı sergiledikleri isyanla diğer insanlara örnek olmaları ve onları da kendilerine benzetmeleri durumunda, Allah'ın azabını o toplumun üzerine çekecekleri ve sonuçta da toplum olarak helâk edilecekleri gerçeğidir.

17.        Ve Biz Nûh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Ve kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter.

Bu Âyetten, 16. Âyette bildirilen sosyolojik yasanın işlediği ve Nûh peygamberden itibaren nice helâkin bu yasa çerçevesinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Âyette Allah'ın, kullarının suçlarını hakkıyla bildiğinin ve en iyi gördüğünün vurgulanması ise, O'nun kimseye zulmetmediğini, bu helâkleri herkesin kendi davranışları ile hak ettiğini göstermektedir. Yani, yoldan çıkmış önderler kendilerine uyan halkı da yoldan çıkarmakta, bu sapkınlıklarının bir sonucu olarak ülkelerinin gerilemesine, hatta yıkılmasına yol açmaktadır. Bu, bir toplumun bütün kesimleriyle beraber azaba maruz kalması demektir.

18.        Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi kılarız; [hazırlarız] kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.

19.        Kim de âhireti isterse ve mümin olarak ona [âhirete] yaraşır bir çaba ile onun [âhiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.

20.        Hepsine; onlara [dünyayı isteyenlere] ve bunlara [âhireti isteyenlere] Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.

13. Âyetin devamı ve açıklaması durumunda olan bu Âyetlerde insanlar iki gruba ayrılmıştır. Birinci grubu teşkil eden peşincilere [dünyacılara], bu dünyada kendi istedikleri kadar değil, Allah'ın dilediği kadar verileceği; ancak sonunda hor ve hakir olarak cehenneme girecekleri ihtar edilmektedir. Âhireti isteyip de oraya yaraşır bir çaba gösteren ikinci gruba ise, bu çalışmalarının karşılığının verileceği müjdelenmektedir. Ancak Rabbimiz, bu dünyada yapılacak çalışmaların [amellerin] kabulünü "iman" şartına bağlamış ve bu şartın olmazsa olmazlığını Kim ahreti isterse ve mümin olarak ona [âhirete] yaraşır bir çaba ile onun [âhiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir ifadesi ile vurgulamıştır.

İmansız amelin hiçbir işe yaramayacağı, Kur'ân'da pek çok Âyette açık ve net olarak ifade edilmiştir:

(Âli İmran: 91) Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye verseler bile–asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

(Kehf: 105) İşte onlar, Rabblerinin Âyetlerini ve O'na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]

(Mâide: 5) Bu gün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Müminlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.

(Zümer: 65–66) Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere vahyedildi ki: "Andolsun ki, eğer şirk koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol.

(Ahzab: 19) Size karşı kıskanç olarak. Derken o korku gelince, sen onları, ölümden baygınlık sarmış kimse gibi gözleri dönerek sana bakıyorlarken gördün. Sonra o korku gidince, iyiliğe kıskançlık ederek size keskin keskin diller sıyırdılar. İşte bunlar iman etmediler de Allah amellerini boşa çıkardı. Ve bu, Allah üzerine çok kolaydır.

(Me'âric: 11–14) Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Sonra kendini kurtarabilsin.

(Hadid: 15) Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!

(Enam: 88) İşte bu, Allah'ın kılavuzluğudur. O, onunla kullarından dilediğine kılavuzluk eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı, kesinlikle yapmış oldukları şeyler boşa gitmişti.

(Hûd: 16) İşte onlar, kendileri için, âhirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Yaptıkları şeyler de bâtıldır.

(Bakara: 217) Sana haram aydan ve onda [o haram ayda] savaşmaktan soruyorlar. De ki: Onda savaşmak, büyüktür ve Allah yolundan alıkoymaktır, O'nu ve Mescid-i Haram'ı inkâr etmektir. Ve onun [Mescid-i Haram'ın] halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür. Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır.

(Âl-i İmran: 20–22) Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa artık de ki: "Ben, yüzümü [tüm benliğimi] Allah'a teslim etmişimdir, bana uyan kimseler de." Ve kendilerine kitap verilenlere ve Ümmîlere [Anakentlilere] de ki: "Siz de teslim oldunuz mu/İslâm'ı kabul ettiniz mi?" Eğer teslim olurlarsa/İslâm'a girerlerse artık hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse de artık, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Ve Allah kulları en iyi görendir. Şüphesiz Allah'ın Âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlardan hakların verilmesini emreden kimseleri öldürenler… Hemen bunları acıklı bir azapla müjdele! İşte bunlar, dünyada ve âhirette de bütün yaptıkları boşa gitmiş olan kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

(Mâide: 53) Ve iman etmiş kişiler; "Kesinlikle, sizinle beraber olduklarına dair, Allah'a bütün güçleriyle yemin edenler bunlar mı?" derler. Onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar kaybedenler olmuşlardır.

(Araf: 147) Âyetlerimizi ve âhiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri hepten boşa gitmiştir. Onlar kendi yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar?

(Tövbe: 18) Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, salâtı ikame eden/kılan, zekâtı veren ve sadece Allah'a haşyet duyan kimseler imar ederler. Artık işte onların, hidayet üzere olanlardan olmaları umulur.

(Tövbe: 69) Siz de tıpkı kendinizden önceki, sizden daha güçlü, kuvvetli, mal ve evlâtça sizden daha varlıklı ve de paylarına düşen kadar yararlanan kimseler gibisiniz. İşte siz de sizden öncekiler paylarına düşen kadarıyla nasıl yararlanmak istedilerse siz de onlar gibi payınıza düşen kadarıyla yararlanmak istediniz. Siz de dalanlar gibi daldınız. İşte bunların, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitti ve işte bunlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

(Muhammed: 8–9) İnkâr eden kişiler ise, artık yıkım onlara! Ve O [Allah], onların amellerini saptırmıştır. Bu, onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. Artık O [Allah] da onların amellerini boşa çıkarmıştır.

(Muhammed: 25–28) Şüphesiz doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenler, şeytan, hoş göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür. Bu, onların, Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselere; "Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz." demeleri sebebiyledir. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyor. Artık melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken nasıl olacak! Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasını beğenmemelerinden dolayıdır. Artık Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.

(Muhammed: 32) Şüphesiz ki, şu inkâr eden, Allah yolundan meneden ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelen kişiler, Allah'a hiçbir şeyce zarar veremezler. Ve O [Allah], onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.

(Yûnus: 54) Ve eğer ki zulüm yapmış olan herkes, yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi [kurtulmalık verirdi] ve onlar azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet gerçekleştirildi. Ve onlar haksızlığa uğramazlar.

(Ra'd: 18) Rabblerine uyanlar için daha güzeli vardır. O'na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır.

(Zümer: 47) Ve eğer bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı da o zulmeden kişilerin olsaydı, kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu mutlaka kurtulmalık verirlerdi. Ve onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılır.

(Mâide: 36) Şüphesiz, bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı daha, kıyamet gününün azabından kurtulmalık vermek için inkâr eden kişilerin olsa, onlardan kabul edilmez. Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.

(Kehf: 105) İşte onlar, Rabblerinin Âyetlerini ve O'na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]

(Enbiya: 47) Biz kıyamet günü için adalet terazileri koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmaz, [o şey] bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz.

(Müminûn: 101–108) Sur'a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez]. Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Orada onlar dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar. Benim Âyetlerim size okunmadı mı? Siz ise onları yalanlıyordunuz. Dediler ki: "Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz." O [Allah] dedi ki: "Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da.

21.        Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür.

Âyette geçen Onların bir kısmını bir kısmı üzerine ifadesindeki "kısım" sözcüğü ile cennetliklerin ve cehennemliklerin kastedildiği kabul edilirse; bu iki kesim arasındaki fazlalıkların dünyaya ait mal-mülk, makam-mevki, yeme-içme konularında değil, cehennemliklerde bulunmayan onur, saygı, merhamet, şefkat, sevgi, sorumluluk, sosyal destek, iyi niyet, hakkı ve sabrı tavsiyeleşme gibi meziyetler konusunda olduğu söz konusu olur.

Eğer Âyette geçen "kısım"ların, cennetlikler ile cehennemliklerin kendi içlerindeki bir ayırım olduğu kabul edilirse, Âyetin birinci cümlesinin takdiri şu şekilde yapılabilir:

"Bizim her iki gruba da dünyada iken mubah olan şeyleri nasıl verdiğimize bir bak! Nasıl bazısını bazısına fazlalıklı kılmış ve bir mubahı bir mümine verirken bir diğerine vermemişiz! Yine nasıl bir kâfire verirken bir diğerine vermemişiz!"

Bu farklı vermelerin sebebi Kur'ân'da Rabbimiz tarafından şöyle açıklanmıştır:

(Zuhruf: 32) Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık, Biz! Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

(En'am: 165) Ve O sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, bazınızı bazınızın üstüne yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve O, kesinlikle çok bağışlayandır, Rahîm'dir.

(Nahl: 71) Ve Allah rızk konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızklarını sağ ellerinin malik olduklarına, hepsi onda eşit olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah'ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar?

Konumuz olan Âyetin ikinci cümlesinde âhiretin dereceler ve fazlalıklar bakımından daha büyük olduğunun bildirilmesi, dünya nimetlerini elde etmek için gösterilen gayretten daha fazlasının âhiret nimetleri için gösterilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü âhiret yurdundaki nimetler, dünyadakilere göre çok daha mükemmeldir:

(Furgân: 24) Cennet ashâbı, o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir.

Diğer taraftan, âhiret yurdunun dereceler bakımından büyük olması, cennet ve cehennemdeki dereceler arası farklılıkların dünyadakine kıyasla daha büyük olduğunu göstermektedir. Yani, dünyadaki en üst derecenin nimetleri ile âhiretteki en üst derecenin nimetleri birbirine denk olmayacağı gibi, dünyadaki en alt derecenin rezilliği ile âhiretteki en alt derecenin rezilliği de birbirine denk değildir. Her iki kıyaslamaya göre de âhiretin nimet veya rezilliğinin dünyadakinden daha büyük olduğuna kuşku yoktur. Kişilerin, farkları büyük olan bu uhrevî derecelerden hangisine girecekleri ise onların dünyada iken ortaya koydukları amellere bağlıdır. Dünyada farklı ameller ortaya koyan insanlar âhirette de farklı dereceler elde edecekler, ya cehennemin değişik tabakalarında zincirler, bukağılar, ateş ve daha nice azap dereceleriyle karşılaşacaklar, ya da cennette değişik nimetlerin bulunduğu sefa derecelerine nail olacaklardır.

22.        Allah ile birlikte başka bir ilâh kılma [edinme, tanıma] ! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.

19. Âyette amellerin işe yaraması kişinin imanlı olması şartına bağlandıktan sonra, bu Âyette imanın izahına başlanmış ve imanın olmazsa olmazı olan "tevhid"e, şirkten arınmaya dikkat çekilmiştir. Zira şirk, kişinin amellerinin yok sayılmasına yol açan küfrün yegâne affedilmeyecek türüdür.

Bu pasajdaki hitap 18. Âyette geçen - من men = her kim 'e yönelik iken, bu Âyette İltifat sanatı yapılarak söz doğrudan muhataba yöneltilmiştir. Âyetin ilk muhatabı ise peygamberimizdir. Böyle olunca, Kur'ân'ın genel üslûbu ve ilkeleri gereği, muhatap tüm zamanların insanları olmaktadır. Dolayısıyla Âyeti şöyle takdir etmek mümkünüdür:

"Ey insanlar! Allah ile birlikte başka bir ilâh kılmayın [edinmeyin, tanımayın]! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsınız."

23–24.     Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi: [karar altına aldı] Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara "öf"  deme,  onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: "Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et."

22. Âyette tevhidin önemine dikkat çekildikten sonra, bu Âyetlerden itibaren tevhidin yansıması niteliğinde olan sosyal, ekonomik, kültürel ve cinsel ahlaka ilişkin ana ilkeler sıralanmaktadır. Bu ilkelerin toplu olarak bir genelge mahiyetinde bildirildiği bir başka yer de En'am Sûresidir:

(En'am: 151–153) De ki: "Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/fakirleştiriliriz korkusuyla] çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O'nun size vasiyet ettikleridir. Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar [malına] en güzel biçimde [yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye [Allah] bunları size vasiyet etmiştir. Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun ve Yollar'a uymayın da sizi O'nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, takvalı davranırsınız diye O'nun size vasiyet ettikleridir.

ANA BABAYA İYİ DAVRANMAK:

Yüce Rabbimiz, imanın ilkelerini belirtirken hem En'am Sûresinde hem de burada, şirkten arınmaktan hemen sonra ana-babaya iyilikle davranmayı saymıştır. Lokmân Sûresinde de ana-babayı şükredilecekler arasında kendisinden sonraki sıraya koymuştur:

(Lokmân: 14) Ve Biz insana, anası ve babası hakkında tavsiyede bulunduk: –Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir.– "Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde] !" Dönüş, ancak banadır.

Anaya babaya iyilik yapmak onların sadece karınlarını tok, sırtlarını pek tutmak olarak anlaşılmamalıdır. Onlara iyilik yapmak ve iyi davranmak, rabbimizin önemle üzerinde durduğu bir ahlaki tutumdur. Bu ahlaki tutum, onların her türlü maddî ihtiyaçlarının giderilmesinden başlayıp yaşlılıklarında daha da ihtiyaç duydukları manevî ve duygusal ihtiyaçlarının giderilmesine kadar birçok davranışı içeren bir süreçtir. Sevdiklerinin sevilmesi, ahbaplarının aranıp sorulması, meşru taleplerine karşı çıkılmaması, kırgınlıklarına neden olabilecek kaba söz ve davranışlardan kaçınılması, mutluluklarını sağlayacak yakın ilgiden mahrum bırakılmamaları, hayatlarını hoş ve tatlı bir aile atmosferi içinde yaşamalarının sağlanması bu tür davranışlar cümlesindendir.

Ana-babaya iyi davranmak, onların Müslüman olmaları durumuna bağlı değildir. Eğer ana-baba müminler ile savaşmıyorlarsa, kâfir de olsalar, evlâtlarının onlara karşı yukarıda sayılan görevleri yerine getirmeleri gerekir:

(Mümtehine: 8) Allah, sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever.

Konumuz olan Âyette Rabbimizin ana-babanın yaşlılık hâlleri üzerinde durmuş olması özellikle dikkate değer bir noktadır. Çünkü yaşlılık sebebiyle meydana gelen değişikliklerden ötürü, insan, evlâtlarının göstereceği iyiliklere daha fazla muhtaçtır. Rabbimiz, bu durumdaki ana-babaya, değil kaba davranıp azarlamayı, öf demeyi bile yasaklamıştır.

Âyetteki Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir buyruğu, istiare sanatıyla onlara merhamet edilmesini emretmektedir ki, sanat diliyle verilmiş olan bu talimat, sıradan bir emir cümlesiyle verilecek olandan daha fazla etki uyandırmaktadır.

Buradaki hitap peygamberimize olduğu ve o dönemde peygamberimizin ana-babası olmadığı için, "onlar" ile kastedilenler onun ümmetidir:

(Şu'arâ: 215) Ve müminlerden sana uyan kimselere kanadını indir.

24. Âyetin sonunda öğretilen duada özellikle ana-babanın evladını terbiye etme işlevinin söz konusu edilmesi, bize göre, insanın ana-babasının kendisini büyütürken gösterdikleri sevgi ve şefkati, çektikleri sıkıntı ve yorgunlukları hatırlamasını sağlamak içindir.

Âyette verilen bir diğer mesaj da, insan üzerinde Allah'tan sonra en büyük hak sahibinin ana-baba olduğudur. O hâlde müminlere düşen de kendi üzerlerinde hak sahibi olan ebeveynlerine saygıda, itaatte, hizmette kusur etmemeleridir.

25.        Sizin Rabbiniz içinizdekileri çok iyi bilir. Eğer salihler olursanız elbette O tam anlamıyla dönenleri bağışlayıcıdır.

Bu Âyetle Allah'ın önceki Âyetlerde konu edilen ilkelerine uymakta gösterilecek samimiyetsizliğe, riyakârlığa set çekilmekte, ancak daha evvel yapmış oldukları hatalardan samimiyetle dönmek isteyenlere de yeşil ışık yakılmaktadır.

26–27.     Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. -Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytân ise Rabbine karşı çok nankördür.-

28.        Ve eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak, onlardan [akraba, yoksul ve yolda kalmıştan] yüz çevirirsen, o vakit de kendilerine yumuşak ve tatlı [onların ağırına gitmeyecek] bir söz söyle.

Tevhit inancının yansıması niteliğindeki temel ahlakî ilkelerin sayılmasına bu Âyetlerde de devam edilmektedir. Müminlerin sahip olması gereken ekonomik ahlakın bir göstergesi olarak bu Âyette servet ve kazançların sadece onları kazananlara ait olmadığı, bu ekonomik değerlerde akrabanın, yoksulun ve yolda kalmışın da haklarının bulunduğu bildirilmektedir. Bu hakların mutlaka sahiplerine tediye edilmesi gerektiği bilincinin kazanılması, Kur'ân'ın temel öğretilerinden birisidir. Burada en dikkat edilecek nokta, ekonomik değerlerin boşa harcanması demek olan kaynak israfının [savurganlığın] men edilmiş olmasıdır. Allah'ın lütfettiği helal kazançlar ve diğer temiz nimetler harcanmalı, tüketilmeli fakat asla israf edilmemelidir. Çünkü saçıp savuranlar, bu yaptıklarıyla "şeytanların kardeşi" olma durumuna düşmektedirler. Ekonomik değerleri bencilce saçıp savurmak, birçok ihtiyaç sahibinin bu ekonomik değerlerden mahrum kalmasına neden olan bilinçsizce bir tutumdur. Bu bilinçsizce tutum, gerek kişilerin iç dünyalarındaki bencillik ve hodkâmlığı pekiştirerek, gerekse diğer insanların içlerindeki haset ve yoksunluk krizlerini tetikleyerek toplumun ahlakî rotasını bozucu etkiler yapmaktadır. Toplumların huzur ve mutluluğunu bozan birçok sosyal problem, bozuk, bencilce ve savurganlığa dayalı bir mal ve servet kullanımının komplikasyonları olarak ortaya çıkmaktadır.

Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakları verilmeli, ancak verecek bir şeyi olmayanlar da hiç olmazsa bu insanlara hoş, tatlı ve gönül alıcı sözler söylemelidir.

Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa haklarının verilmesi gerektiği ilkesi başka Sûrelerde de tekrarlanmış, Bakara Sûresinde ise bu ilkenin "birr [cennete lâyık nitelik] kapsamında olduğu belirtilmiştir:

(Zâriyât: 19) Ve onların mallarında dilenen ve mahrum [yoksun; istemeyen yoksul] için bir hak vardı.

(Me'âric: 24–25) Ve o Mûsâlliler [destekçiler] , kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir.

(Dûhân: 10) İsteyeni azarlama.

(Bakara: 177) Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah'a, âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikame etmek, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvalı olanların ta kendileridir.

Ekonomik ahlak ile ilgili "verme" ilkesinin dile getirildiği Âyetlerin ifadelerinden de kolayca anlaşıldığı gibi, her birey, sahip olduğu varlıklar üzerinde diğer insanların da hakları olduğunu kabul etmeli ve onlara bir şey verirken iyilik yaptığını değil, sadece onların hakları olanı verdiğini düşünmelidir. Yardımların ancak bu duygu içinde yapılması ile "Birr" [cennete lâyık nitelik] denen ahlâkî tutuma ulaşılabilir.  

Geçmişte ifrat içinde olanlar, Bakara Sûresinin 177. Âyetindeki yakınlık sahibi ifadesiyle peygamberimizin yakınlarının, özellikle de kızı Fatıma ve soyunun kastedildiğini ileri sürmüşler, onlara verilecek olanın da Fedek arazisi olduğunu iddia etmişlerdir. Hâlbuki Fedek arazisi Medine döneminin son yıllarında ganimet olarak elde edilmiş ve taksimi yapılmış bir arazidir; bu Âyet ise Mekkîdir.

26. Âyette geçen آتِ - âti = ver emri, önce peygamberimize sonra da herkese yöneliktir. Zira bu emrin geçtiği cümle, 23. Âyette sözü edilen hükümler üzerine atfedilmiştir.

Bizim "saçıp savurmak" olarak çevirdiğimiz sözcüğün aslı "israf" değil,   تبذير- tebzîr sözcüğüdür. Tebzîr, "malı ifsad etmek, yersiz, masiyete harcamak" demektir. Bu anlam, savurganlığın miktarı ile değil, malın harcandığı yer ile ilgilidir. [50–30] (Lisânü'l-Arab; c.1, s. 361, "bzr" mad.)

Buna göre; eğer harcama normal yerlere yapılıyorsa, varlığın tümünün harcanması hâlinde bile bu davranış "tebzîr" kapsamına girmez. Ancak harcama hakk olmayan bir yere yapılıyorsa, bu özellikteki tek kuruşluk harcama bile "tebzîr" kapsamındadır. Dolayısıyla Rabbimiz, harcamaları kötü yollarda yapmayı, yani mal veya serveti insanların zararına kullanılabilecek yerlere ve kişilere harcamayı yasaklamış, bu yasağa uymayan mübezzirleri [saçıp savuranları] de "şeytanların kardeşleri" olarak nitelemiştir. Mübezzirlerin "şeytanların kardeşleri" olarak nitelenmesi; bu kişilerin, mallarını şeytanların [insanlara zarar veren, onları Allah'ın yolundan saptıran, yeryüzünde fesat ve kargaşa çıkarmak için uğraşanların güçlenmeleri ve işlevlerini sürdürmeleri yolunda harcamaları sebebiyledir. Zaten malın tebzîri de tam olarak malın bu şekilde harcanmasıdır. Bu sebeple, her mümin harcadığı kuruşun nerelere gittiğini takip etmeli, Allah'ın rıza göstermediği konularda iş yapanlarla ilişkiyi kesmeli, bu gibi kişilerle başka konularda da olsa alış veriş yapmamalı, onların güçlenmesine yardım etmemelidir.

Şeytânın arkadaşlığı, Zuhruf Sûresinde değişik bir ifade ile dile getirilmiştir:

(Zuhruf: 36) Ve her kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse Biz ona bir şeytan Musallat ederiz. Artık o onun için karindir [yaştaş, yakın arkadaştır]

EN AZINDAN YUMUŞAK SÖZ:

28. Âyetteki Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak ifadesi, fakirlikten kinayedir. Çünkü Allah'ın rahmet ve ihsanını daha ziyade malı olanlar değil de malı olmayanlar talep ederler. Böyle olduğu için de sebebin ismi müsebbebe verilmiş ve fakirlik "Allah'ın rahmetini talep etmek" olarak isimlendirilmiştir. Buna göre, 28. Âyetin manası "Eğer fakirsen, malın azsa, onlarla olan ilişkilerini güzel sözlerle devam ettir. Onlara malının olmadığını söyleyerek mazeretini bildir ve güzel ifadelerle onlara iyi temennilerde bulun. Onları ‘Allah yardımcı olur, bu günler de geçer, Allah kimseyi darda bırakmaz' gibi sözlerle teselli et" şeklinde olur.

(Bakara: 263) Maruf söz [Bir tatlı dil, güzel söz] ve bağışlamak, kendisini eza [incitme, başa kakma] izleyen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, Ganiyy'dir [Zengindir; hiçbir şeye muhtaç değildir], Halîm'dir [yumuşak davranandır] 

29.        Ve elini boynuna bağlanmış kılma [cimri olma] , onu büsbütün de saçma [israf etme]. Aksi hâlde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın.

Âyetteki Ve elini boynuna bağlanmış kılma !  ifadesi cimrilikten kinaye olup meal metninde parantez içinde belirttiğimiz gibi, anlamı "cimri olma!" demektir. Onu büsbütün de saçma! ifadesi de "Savurgan, müsrif olma!" anlamına gelir. 27. ve 29. Âyetler birlikte okunduğunda, Rabbimizin harcamalarımızda ifrat ve tefrite gitmeden orta yolu takip etmemizi istediği açıkça anlaşılmaktadır. Cimrilik ve savurganlık gibi aşırılıklar hem maddî hem de manevî yönlerden insan için zararlı davranışlardır. Cimrilik insana saygınlık ve itibar kaybettirirken, savurganlık da insanın muhtaç ve zelil durumlara düşmesine yol açar. Harcamalarda orta yolun takip edilmesi ilkesi Furgân Sûresinde şu şekilde belirtilmiştir:

(Furgân: 67) Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur.

Âyetteki Aksi hâlde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın ifadesi, malını tamamen kaybeden insanın kendini ve ailesini sıkıntıya düşürmesi yüzünden çevresi tarafından kınanacağını ve yaptıklarından kendinin de pişmanlık duyacağını bildirmektedir. Öyleyse ne servetin dönüşümünü ve dağılımını engelleyecek kadar cimri, ne de kendi ekonomik durumunu çökertecek şekilde savurgan olunmalıdır.

30.        Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediği için rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir.

Bu Âyette, insanlar arasındaki rızk farklılığının belli bir sebebe dayandığı, Allah'ın rızkları dağıtırken kullarının durumlarından haberdar olduğu ve dilediğini zengin, dilediğini fakir kılmak üzere rızkları bilerek dağıttığı açıklanmaktadır.

Allah'ın biz kulları arasında böyle bir farklılık yaratması, imtihana vesile olması sebebiyledir:

(Alak: 6–8) Hayır… Hayır… Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında] , kesinlikle azar [tuğyan eder]

(Fecr: 16–20) Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa; "Rabbim beni aşağıladı." der. Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına!

(Şûrâ: 27) Ve eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velâkin O [Allah] dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından en çok haberi olandır, onları en iyi görendir görür.

Bu Âyetlerden anlaşıldığına göre, insanlar arasındaki ekonomik farklılıklar Rabbimizin koyduğu kural gereği gerçekleşmektedir. Böyle olmakla birlikte, Rabbimiz kendi yarattığı bu farklılığın insanlar tarafından giderilmesini istemiş ve fazlalıklı olan insanlara Kur'ân'da emirler vererek fazlalıklarını diğerleriyle paylaşmalarını bildirmiştir. Her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da ahlakiliği gözeten Rabbimiz, fazlalıkların diğerleriyle paylaşılmasını da "arınmanın gereği" bir davranış olarak nitelemiştir. Ancak kişilerin ahlakî tutumlarının açığa çıkarılmasında çok önemli bir husus olan bu ilâhî eşitsizliğin bir takım zorlayıcı yollarla ortadan kaldırılması [servet dağılımının bir otorite tarafından değiştirilmesi], ne gerçekten adil bir eşitlik sağlayabilmekte, ne de Rabbimizin amacına uygun bir davranış olmaktadır. Çünkü dünyadaki pek çok örneğinde görüldüğü gibi, bu tarz zorlama yöntemler yeni eşitsizlikler ortaya çıkarmakta, gönül rızası ile olmadığı için de ilâhî amaca hizmet etmemektedir. İlâhî sistem, bireyin bu eşitsizliği meydana getiren fazlalıklarından başkalarına da vererek kurtulmasını amaçlamakta, böylece bireylerin dünyadaki ekonomik düzenin daha adil olmasına katkıda bulunmalarına imkân tanımaktadır. Dolayısıyla, insanların tam bir rıza içinde olmadığı zoraki paylaşım sistemlerinin Rabbimizin bu konudaki amacına hizmet etmesi mümkün değildir.

31.        Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi Biz rızklandırırız/besleriz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.

Âyette geçen إملاق - imlâg sözcüğü bir şeye sahip olamamak, yoksulluk demektir. [50–31] (Lisânü'l-Arab, c.8, s. 360–361)

Bu sözcük hem geçişsiz hem de geçişli olduğundan, "yoksulluk" anlamına geldiği gibi, "yoksul bırakılmak" anlamına da gelir. Dolayısıyla Âyetteki imlâg haşyeti ifadesi hem "yoksulluk korkusu", hem de "yoksul bırakılmak korkusu" demek olur. "İmlâg" sözcüğünün geçişsiz anlamına göre "Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin" şeklinde meallendirilen ifade, "Çocuklara yapacağınız harcamalardan dolayı fakirleşeceğinizden korkarak çocuklarınızı öldürmeyin" şeklinde anlaşılmış olur.

İmlâg sözcüğünün geçişli olduğu kabul edildiğinde ise aynı ifade "Yoksul bırakılacağınız korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" şeklinde de anlaşılabilir. "Fakir bırakılma korkusu", putlardan medet uman, onlara kurbanlar sunan müşrik Arapların hissettiği "putlar tarafından fakirleştirilme" korkusudur:

(En'am: 136–137) Ve onlar, O'nun [Allah'ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, "Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir" dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah'a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür! Ve onlar [ortakları], kendilerini mahvetsinler ve dinlerini karıştırıp bozsunlar diye müşriklerden çoğuna evlâtlarını öldürmeyi güzel gösterdi. Ve Allah dileseydi bunu yapmazlardı. O hâlde onları ve onların uydurdukları şeyleri bırak!

İmlâg sözcüğünün geçişsiz anlamına göre Âyetteki ifadeden çıkan "fakirleşme korkusu", aile mevcuduna bir boğazın eklenmesiyle oluşacağı düşünülen "yitecek sıkıntısı" korkusudur ki, bu da başka Âyetlerde şöyle yer almaktadır:

(Nahl: 58–59) Ve onlardan biri kadın ile [kız doğum haberi ile] müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğü dolayısıyla kavminden gizlenir; zillet ve horluğa rağmen onu [kızı] yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün!  Dikkat edin onların verdikleri hüküm [töreleri] ne kötüdür!

(Tekvir: 8–9) ...diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda, "Hangi günahtan dolayı öldürüldü?" diye...

Gerçekten de Arap cahiliye tarihine bakıldığında, Arapların kendi kız çocuklarını yukarıda belirtilen iki sebeple öldürdükleri görülmektedir. Rabbimiz imlâg sözcüğünü kullanarak her iki sebebi de kapsayacak şekilde çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Rabbimizin kullarına olan merhametinin bir babanın evlâdına olan merhametinden daha fazla olduğunu gösteren bu yasak, bir başka Âyette de tekrarlanmıştır:

(En'am: 151) De ki: "Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlâg haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/fakirleştiriliriz korkusuyla] çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O'nun size vasiyet ettikleridir.

Bugünkü dünyada kız çocuklar o günkü gibi doğrudan öldürülmemektedir. Ne var ki, Âyetteki "evlâtlarınızı öldürmeyin" ifadesinin modern zamanlarda da tekabül ettiği anlam ortadan kalkmış değildir. İslâmî hiçbir gerekçesi olmadan bir takım geleneksel gerekçelerle kız çocuklarının sosyal ayrımlara uğratılması kısmen bugün de devam etmektedir. Âyetin mesajını, bu Âyetin gözettiği ahlakî ilkeyi eksen alarak anlamak daha doğru bir yaklaşım olur. Bu bağlamda, "çocukların öldürülmemesi" emrine, kız-erkek ayrımı yapılmaksızın onların cahil, eğitimsiz, mesleksiz bırakılmamasını da kapsayacak şekilde bakılmalıdır. Çünkü bu sosyal alanlarda onları donanımsız bırakmak, bize göre, onları öldürmek demektir.

Burada konu edilen "çocuk öldürme" eyleminin doğum kontrolü ile bir ilgisi yoktur. Zira "evlât" sözcüğü doğum sonrası aşamayı ifade eden bir sözcüktür. Dolayısıyla doğum kontrolünün "evlâtlar" ile ilişkilendirilmesi doğru değildir.

32.        Zinâya da yaklaşmayın. Şüphesiz ki o, iğrençliktir ve kötü bir yoldur.

Âyetteki yaklaşmayın ifadesiyle, zinâ denen toplumsal ateşe, tabir yerinde ise, "dış kapının kapatılması" suretiyle ileri derecede önlem alınmaktadır. Çünkü "yaklaşmayın" ifadesi, başkalarının bulunmadığı yerlerde baş başa kalmak, kaş göz işareti yapmak, davet ya da tahrik edici söz söylemek, dokunmak, öpmek gibi zinâya yol açabilecek her türlü davranışı kapsamaktadır.

İğrençlik ve aşırılık olarak nitelenen zinâ fiiline yaklaşılmaması emrinin Âyette çoğul olarak gelmesi, bu talimatın topluma verildiğini göstermektedir. Yani, Rabbimiz zinâya karşı önlem alma amacıyla yasa çıkarma ve insanlara eğitim verme görevlerini topluma yüklemektedir. (Sûrenin sonunda zinâ konusu ile ilgili detaylı açıklama içeren bir ek yazı mevcuttur.)

33.        Ve hakk ile olmadıkça, Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. Ve kim zulüm edilerek öldürülürse, Biz onun velisine bir güç [yetki] vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o [öldürülen/veli] yardım olunmuştur.

Bu Âyette insanların hayat hakkı üzerinde durulmakta ve Arapların cana kıyma konusundaki âdetlerine değinilmektedir. Cahiliye Arapları kendi yakınlarından biri öldürüldüğünde ölenin öcünü almak için uğraşır, sadece katili öldürmekle ye­tinmeyip katilin yakınlarını da öldürerek öç ve intikamda haddi aşarlardı. Hele katilin sülâlesinden güçlü olduklarında daha da ileri giderlerdi.

Rabbimiz bu Âyetiyle böyle gelenekleri olan bir topluma cinayetlerle ilgili olarak bir kanun koymuş, ölenin velisi­ne kısas hakkı tanımakla birlikte bu hakkın kötüye kullanılmasını kesinlikle men etmiştir.

Âyetteki Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin emri sadece insanın bir başkasını öldürmesini değil, kişinin kendini öldürmesini de kapsamaktadır. Bu sebeple intihar da cinayet kadar büyük bir günahtır.

Kısas uygulamasında dikkate alınması gereken bir husus da kısas uygulanacak kişinin fiziksel ve zihinsel bakımlardan erişkin ve yeterli olması gerektiğidir. Bu, - نفس nefs sözcüğünün fiziksel ve zihinsel bakımlardan mükemmel olan kişi anlamına gelmesi dolayısıyladır. Aksi hâldeki bir kısas uygulamasının zulüm olacağı ortadadır.

Kısas konusuna başka Âyetlerde de yer verilmiş ve bu yetki bazı durumlarda büyük ölçüde kısıtlanmıştır:

(Bakara: 178–179) Ey iman etmiş olan kişiler! Öldürmede/ öldürülenlerde kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın… Ama her kim, onun [ölenin] kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim sınırları aşarsa artık acı veren azap onun içindir. Ey kavrama yeteneği olanlar! Kısasta sizin için hayat vardır. Ümit edilir ki, takvalı davranırsınız.

(Bakara: 190) Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın ve sınırları aşmayın. Şüphesiz ki Allah, sınırları aşanları sevmez.

(Nisâ: 92–93) Ve hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini hata en öldürürse, mümin bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir. –Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır.– Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin [mümin kâfir ayırımı yapmadan] bir köleyi özgür bırakması gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Alîm'dir [her şeyi bilendir], Hakîm'dir [yasa koyandır]. Ve kim bir mümini kasten öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennem­dir. Ve Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

(En'am: 151) De ki: "Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlâk haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/fakirleştirirliriz korkusuyla]   çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O'nun size vasiyet ettikleridir.

(Furgân: 68–71) Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak Hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.-

Kur'ân'da hakk ile nefsi öldürmeye, Kısas yolu dışında sadece savaş [cephe savaşı veya Allah ve elçisine, yani dine karşı savaş] sebebiyle izin verilmiş olup bu hususu belirleyen Âyetlerden bir kaçı şunlardır:

(Hacc: 39) Kendilerine savaş açılan kimselere kendileri zulme uğramaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir.

(Mâide: 33) Allah ve Rasulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. âhirette de onlar için büyük bir azap vardır.

(Bakara: 190) Ve sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın [ölün, öldürün]. Ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.

(Mümtehine: 8) Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever.

(Nisâ: 91) Sizden güvende olmak ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğerlerini bulacaksınız. Bunlar fitne için her davet olunuşlarında onun içine baş aşağı dalarlar. Öyleyse bunlar, eğer sizden uzak durmazlarsa ve size barış önermezlerse ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse hemen kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. Ve işte bunlar, onların aleyhinde size verdiğimiz apaçık bir güçtür [yetkidir]

Kur'ân'da cana kıymanın sadece bu iki yolla mazur sayılacağı bildirilmiş olmasına rağmen, maalesef yine bazı rivayetler dikkate alınarak dinden dönenlerin, zinâ edenlerin, namaz kılmayanların, zekât vermeyenlerin, homoseksüellik edenlerin, büyücülerin, hayvanla cinsel ilişki kuranların da öldürüleceğine dair hükümler konulmuştur.

34.        Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın –en güzel bir şekilde olması müstesna.–  Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte [verilen sözde] sorumluluk vardır.

Bu Âyetteki yaklaşmayın emri de çoğuldur, yani tüm kişileri ve kurumları muhatap almaktadır. Bir tavsiye şeklinde olmayıp zorunluluk ifade eden bu emre en güzel bir şekilde olması müstesna ifadesiyle getirilen istisna, bize göre, yetimin malının muhafaza edilmesi ve malın gelir getirmesinin sağlanması gibi yollardır. Bilindiği gibi, yetim hakkının gözetilmesi İslâm dininin ilk sosyal emridir. Rabbimiz, namazdan, niyazdan, oruçtan önce inananlara yetimin kahredilmemesi ve yetimin kerimleştirilmesi [saygınlaştırılması] emirlerini vermiştir:

(Fecr: 17–20) Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına!

(Duha: 9) O hâlde yetimi kahretme!

(Maun: 1–3) Dîni yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse.

Bu emir daha sonra Nisâ Sûresinin 1, 10. ve 127; Bakara Sûresinin 83177 ve 215; Enfâl Sûresinin 41; Haşr Sûresinin 7; İnsan Sûresinin 8. ve Beled Sûresinin 15. Âyetlerinde de değişik ifadelerle tekrarlanmıştır.

           Ahdi de yerine getirin

عهد''ahit, bir işi belgelemek ve onu iyice sağlama almak için önceden yapılmış olan anlaşmadır. [50–32] (Lisânü'l-Arab, c.6, s. 494- 496)

Ahitlerin yerine getirilmesini emreden Âyetin kapsamına alış-veriş, ortaklık, yemin, nezir [adama], sulh [barış] ve nikâh gibi bütün ahitler girer. Ahitlerin yerine getirilmesi bir zorunluluk olup Rabbimizin bu emri başka Âyetlerde de geçmektedir:

(Mâide: 1) Ey iman etmiş olan kişiler! Sözleşmeleri yerine getirin!

(Bakara: 177) Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah'a, âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikame etmek, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvalı olanların ta kendileridir.

(Müminûn: 8) Ve onlar [kurtulan müminler], emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kişilerdir.

(Bakara: 275) O, ribayı yiyen kişiler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, "Alış-veriş, riba gibidir" demeleriyledir. Oysaki Allah, alış-verişi helâl, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah'adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte o dönenler ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.

(Nahl: 91) Ve sözleşme yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı kendinize kefil tutarak onları sağlama aldıktan sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz ki Allah işlediklerinizi bilir.

(Felak: 1–5) "Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin [sözleşmelerini bozanların] şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden Felakın Rabbi'ne sığınırım" de!

35.        Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve te'vîl [sonuç, uygulama] olarak daha güzeldir.

Adalet ilkesinin ön plânda tutulduğu bu Âyette, verilen emir yine çoğul olduğu için tüm kişi ve kurumları bağlamaktadır. Yani bu emir sadece çarşı-pazar esnafına değil, bu emrin hem uygulanmasını hem de denetimini sağlamakla yükümlü olan kamu otoritesine de verilmiştir. Dolayısıyla bu emir, toplumsal hayatın başta ticarî ve malî olmak üzere pek çok yönünü kapsamına almaktadır.

Eksik tartmak ve noksan ölçmek, yapılan hırsızlığın "gram" ve "santim" cinsinden olması sebebiyle aslında çok büyük bir yolsuzluk değildir. Ancak Rabbimizin bu fiillere karşılık olan tehdidi, aynı konudaki diğer –Âyetlerde de görüleceği gibi– bir hayli sert ve şiddetlidir. Bunun sebebi, bize göre, toplum düzeninde oluşabilecek büyük vurgunların, hortumların, suiistimal ve haksız kazanç kapılarının daha ilk baştan kapatılması, önlenmesi amacına yöneliktir. Nice gangsterin ilk suçunun yumurta çalmak olduğu dikkate alınırsa, bugün pazaryerinde gramla hile yapan kişinin yarın tüccar olduğunda malı batman batman götürmesi uzak bir ihtimal olmayacaktır. Bu ekonomik ahlaksızlığa geçit vermemek için yılanın başının küçükken ezilmesi istenmektedir. Buna göre insanların da adaletli bir düzen için bu ilkeyi toplumsal hayatın her alanında titizlikle uygulaması, Rabbimizin bu husustaki vaadinin ve tehdidinin büyüklüğüne bakarak yanlış yollara sapmaktan kaçınması gerekmektedir.

(Muttaffifin: 1–3) Yazıklar olsun! İnsanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçen, kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik ölçen muttaffifîn kişilere!

(Rahmân: 7–9) Ve semâyı; onu yükseltti ve terazide/ölçüde taşkınlık etmeyin diye teraziyi/ölçüyü koydu. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi yanlış tutmayın.

(Hûd 84–86) Medyen'e de kardeşleri Şu'ayb'i… [gönderdik]. O; [Şuayb] "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka ilâh yoktur. Ölçeği ve teraziyi eksik tutmayın. Şüphesiz ben sizi hayır ile görüyorum. Ve ben kuşatacak bir günün azabından sizin için korkuyorum. Ve ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık etmeyin. Eğer mümin iseniz, Allah'ın bıraktığı [helâlinden size ihsan ettiği kâr] sizin için daha hayırlıdır. Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim." dedi.

(A'râf: 85–87) [Andolsun ki] Medyen'e de kardeşleri Şuayb'i. [elçi gönderdik] Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."

(Şu'arâ: 177–184) Hani Şuayb onlara demişti ki: "Siz takvalı davranmayacak mısınız? Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle Allah'a takvalı davranın ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir. Ölçeği tam ölçün ve hak yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile tartın. Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Ve O, sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan kişiye [Allah'a] takvalı davranın."

Âyetin sonunda Rabbimiz bu ilkenin uygulamasının daha hayırlı, sonuçlarının daha güzel olduğunu bildirmiştir. Gerçekten de, tartı ve ölçüde bu ilkeye özen gösteren kişilerin bu özellikleri daima onlara duyulan güvenin artmasına ve kalplerin onlara yönelmesine yol açmış, dolayısıyla onların bu dünyadaki kazançlarının devamlı ve artan oranlı olmasını sağlamıştır. Bu ilkeye uymanın âhiretteki kazancı ise dünyadakinden daha büyük olacaktır. Bu ilkeye uygun davrananlar hem elem verici bir azaptan kurtulacaklar, hem de büyük bir mükâfat elde edeceklerdir.

36.        Ve hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar.

Toplumsal hayatın ahlâkî, hukukî, siyasî, idarî tüm yönlerini kapsayan ve bilim, sanat, eğitim alanları için de geçerli olan bu emir, bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmeyi ve ehil olunmayan bir konuda görev üstlenmeyi yasaklamaktadır. Kişinin yeterli araştırmayı yapmadan ve bilgi sahibi olmadan yapacağı her iş, onun "zann" ile hareket etmesi demektir. İnsanın başını belâya sokabilecek bu tür davranışlar [zann ile hareket etmek], Kur'ân tarafından açıkça yasaklanmıştır:

(Yûnus: 36) Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Şüphesiz ki zann, "Hakk"tan hiçbir şey kazandırmaz. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir.

(Hucurat: 11–13) Ey inananlar! Bir topluluk bir topluluğu alaya almasın. Olabilir ki, onlar [alay ettikleri topluluk] kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar. Belki de alay ettikleri, kendilerinden hayırlıdır. Kendinizi de fırlatıp atmayın [ayıplamayın, küçük düşürmeyin] ; birbirinizi lâkaplar ile fırlatıp atmayın [küçük düşürmeyin, küçümsemeyin]. İmandan sonra fâsıklık ile adlanmak ne kötü şeydir! Ve kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Ey inanmış olan kişiler! Zanndan çok sakının. Şüphesiz zannın bir kısmı günahtır. …Ey insanlar! Biz sizi, bir erkek ile bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslara ve oymaklara ayırdık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Gerçekten Allah bilendir, haberdardır.

(Necm: 23) Bunlar, Allah haklarında bir kanıt indirmediği hâlde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Andolsun, onlara Rabblerinden hidayet geldiği hâlde onlar, sadece zanna [sanıya] , bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.

(Casiye: 32) "Ve Allah'ın sözü kesinlikle gerçektir ve Saat'e gelince, onda kuşku yoktur" denildiğinde, "Saat'in ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz" dediniz.

(Hucurat: 6) Ey iman etmiş olan kimseler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirsen hemen araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız [zarar getirirsiniz] da yaptığınıza pişman olanlar olursunuz.

(Enam: 148) Allah'a ortak koşan kimseler diyecekler ki: "Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: "Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz."

(Nahl: 116) Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah'a yalan uydurmak için,  "Şu helâldir, şu haramdır" demeyin; aksi hâlde Allah'a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah'a yalan uyduran kimseler kurtulamazlar.

(Kasas: 49–50) De ki: "Eğer doğrular iseniz, hemen Allah katından bu ikisinden [bana ve Mûsâ'ya inen kitaplardan] daha çok doğruya kılavuz olan bir kitap getirin de ben de ona uyayım!" Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, yalnızca heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/şaşkın [aşağı] kim olabilir? Kesinlikle Allah zalim kavme yol göstermez.

(Neml: 66) Aslında onların âhiret hakkında bilgileri art arda gelmektedir. Fakat onlar bundan bir şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar bundan kördürler.

İNSAN VE ORGANLARININ SORUMLULUĞU:

Konumuz olan Âyetteki Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar ifadesinden, insanın organlarının her birinin kendi işlevleriyle kesp ettiklerinden sorumlu tutulacağı anlaşılmaktadır. Âhirette insan, kalbiyle düşündüğü ve inandığı şeylerden, kulağıyla duyduklarından, gözüyle gördüklerinden sorumlu tutulup hesaba çekilecektir.

(Yâ-Sîn: 65) Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder.

(Fussilet: 20) Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.

37.        Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin.

Kibirli ve gösterişi seven insana zımnen şöyle denilmektedir:

"Senin altında delemediğin, yaramadığın yer, üstünde de zirvesine ulaşamayacağın dağlar vardır. Dolayısıyla sen, üstünden ve altından bu iki tür cansızla kuşatılmışsın. O hâlde sen onlardan da pek çok zayıfsın. Etrafı kuşatılmış âciz ve zayıf bir varlığın kibirlenmesi uygun düşmez."

Böylece kibirli davrananlar eleştirilerek Müslümanların bireysel ve toplumsal ilişkilerinde alçak gönüllülükten ayrılmamaları gerektiği mesajı verilmektedir. Bu öğüt başka Âyetlerde de görülmektedir:

(Lokmân: 18–19) Ve insanlara için avurdunu şişirme [kibirlenme] ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah övünen ve kuruntu edenlerin hiç birini sevmez. Ve yürüyüşünde mutedil ol, sesinden kıs. Şüphesiz seslerin en çirkini kesinlikle eşeklerin sesidir.

(Mümin: 69–76) Allah'ın Âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyor­lar? Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride,  boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara, "Allah'ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?" denir. Onlar; "Bizden uzaklaştılar; hayır; biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk" der­ler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır. Onlara; "İşte bu [boyunlarınızın zincirli olması, kaynar suya atılmanız] , yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin" denir. İşte büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!

(Furgân: 63) Ve Rahmân'ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman "Selâm!" derler.

Bu ilâhî emirden dolayı İslâm'ı yaşayan toplumlar ve onların idarecileri daima mütevazı olmuşlar, kibir, zorbalık, gurur gibi her türlü kötü özellikten uzak kalmaya çalışmışlardır. Savaş kazandıklarında bile gurur ve kibre neden olacak en ufak bir söz sarf etmemişlerdir. Onların giyecekleri, yiyecekleri, evleri ve binekleri hep sade ve basit olmuştur.

ALTIN TAKINMAK, İPEK GİYMEK:

Allah'ın nehyettiği "gösteriş"in birer vesilesi olduğu düşüncesiyle "altın" ve "ipek" bazı ortamlarda haram kabul edilmektedir. Ancak bu kabul bizatihi "altın" ve "ipek"in madde olarak haramlılığından değil, bunların yol açacağı olumsuzluklar bakımındandır. Zaten "altın" da "ipek" de Allah'ın lütfettiği nimetlerden olup Allah'ın kulları için yarattığı bu gibi ziynetleri haram etmek, yasaklamak kimsenin haddi değildir:

(A'râf: 32) De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş?" De ki: "Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyamet gününde yalnız onlar için olmak üzere–." İşte böylece Biz, Âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

Böyle olmakla beraber, Rabbimiz "birikim"i hoş görmemektedir. Altının atıl tutulması, kenz yapılması tam anlamıyla bir "birikim" mahiyetindedir. Dolayısıyla "altın"ın takı olarak kullanılması veya günlük hayatta kullanılan tabak, kaşık, çatal gibi gereçlerin "altın"dan yapılması, bize göre, ancak "altın"ın lüks sayılmadığı, ekonomik değer taşımadığı, kimsenin "altın"a ihtiyaç duymadığı ortamlarda sakıncasızdır. Aynı şekilde, herkesin giyebildiği ortamlarda "ipek" giymenin de bir sakıncası yoktur. Ne var ki, giymek için pamuklu kumaş bile bulamayanların bulunduğu bir ortamda "ipek" giymek haramdır. Çünkü böyle bir ortamda "ipek" giymek hem diğer insanların kıskançlığına, hem de giyenin böbürlenmesine yol açar. Hemen belirtmek gerekir ki, buradaki "ortam" sözcüğü tüm dünyayı, yeryüzündeki bütün toplumları kapsamaktadır. Yani, her gün binlerce insanın açlıktan öldüğü bir dünyada hiç kimse "Benim çevremdeki insanların altına ve ipeğe ihtiyacı yoktur" diyerek Allah'ın sevmediği bir davranış içinde olmadığını ileri süremez.

Kısaca söylemek gerekirse, "altın" ve "ipek" lüks sembolleri olup bunların haramlığı lüks oluşlarından gelmektedir.

Diğer taraftan, haram diye parmağına "altın" yüzük takmayan, "ipek" kumaş giymeyen fakat şato gibi evlerde oturup lüks otomobillere binen din cahilleri, meselenin bu ince yönünü hiç anlamamış demektirler. Hâlbuki iyi anlamalıdırlar.

(Kıyâmet: 32-35) Fakat o, yalanladı ve geri durdu. Sonra da gerine gerine ehline [ailesine, arkadaşlarına] gitti. Çok yakın sana, hem de çok yakın! Yine, çok yakın sana, hem de çok yakın!

38.        Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.

Bu Âyette, 23–37. Âyetlerde sayılan yasakların çiğnenmesinin Allah katında suç ve çirkin davranışlar olduğu bildirilmektedir.

39.        İşte bunlar [yukarıda belirlenen ilkeler, emirler], Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] bazılarıdır. Allah'la beraber başka bir ilâh edinme. Aksi hâlde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.

Kur'ân kendini birçok Âyette "hikmet" ve "hüküm" adlarıyla nitelemiştir. Ayrıca Âyetlerinin bir bölümünün "muhkem" [hikmet içeren] olduğunu Âl-imrân Sûresinin 7. Âyetinde beyan etmiş, Âyetlerinin tamamı için de Kamer Sûresinde "Hikmet-i bâliğa" deyimi kullanmıştır. (Kamer Sûresinin sonunda ek olarak verilen (Kur'ân'daki Hikmet' Sözcüğünün Anlamı) başlıklı yazımızda konuyla ilgili ayrıntılı açıklama mevcuttur.) [50–33] (Tebyînü'l-Kur'ân; c: 2, s: 284–300)

Konumuz olan Âyetteki bunlar sözcüğüyle kastedilen ilkelerin, emirlerin, yasakların "hikmetten [yasalardan] bir kısmı" olduğu bildirilmektedir. "Hikmetten bir kısım" olarak kastedilenler ise, 25 adet mükellefiyetten oluşan sosyal ve ahlâkî temel yasadır.

Bu Âyette de hitap peygamberimize gözükse de, diğer birçok Âyette olduğu gibi gerçek muhatap tüm insanlardır.

40.         […]

Bu Âyet, (40. Âyet) Mukâtil'in tespitine göre 42. Âyetten sonra inmiştir. Biz de aynı görüşü paylaşıyor ve 40. Âyeti, söz akışı olarak daha uygun olması sebebiyle 42. Âyetin devamı olarak değerlendirmiş bulunuyoruz.

41.        Biz bu Kur'ân'da, akıllarını başlarına almaları için türlü şekillerde evirip çevirdik [açıkladık]. Ve bu [açıklamalar] ancak onların nefretini artırmıştır.

Kur'ân'ın işlevinin vurgulandığı bu Âyette, insanların yararına olan her şeyin Kur'ân'da evirile çevrile, yani detaylandırılarak tekrar tekrar verildiği anlatılmaktadır. Bu husus başka Âyetlerde de bildirilmiştir:

(Furgân: 50) Ve andolsun Biz, öğüt almaları için, aralarında evirip çevirdik [çeşit çeşit şekillerde anlattık] , ama insanların çoğu sadece nankörlüğe dayattılar.

(Kasas: 51) Ve andolsun Biz, Söz'ü [vahyi, Kur'ân'ı] öğüt alırlar diye birbiri ardınca uladık.

(Bakara: 63) Hani bir zamanlar sizden misak [sağlam bir söz] almıştık, Tur'u [dağı] da üstünüze kaldırmıştık. Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın. Belki takvalı olursunuz.

Âyetin ikinci cümlesinde ise insanlara lütfedilen bu imkânlardan çoklarının yararlanmadığı, aksine bu lütfun onların nefretlerini arttırdığı bildirilmektedir. Öğüdün nefreti arttırışı geçmiş kavimlerde de olmuştur:

(Furgân: 60) Ve onlara "Rahmân'a boyun eğin!" dendiği zaman, "Rahmân da neymiş? Senin bize emrettiğin şey için mi boyun eğeceğiz?" dediler. Ve bu [boyun eğme emri], onların nefretlerini artırdı.

(Fâtır: 42–43) Ve onlar var güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah'ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.

(Nûh. 5–6) O [Nûh]; "Rabbim! Şüphesiz ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı" dedi.

(İsrâ: 82) Ve Biz Kur'ân'dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve [bu] , sadece zalimlerin yıkımını artırıyor.

(Tövbe: 125) Kalplerinde bir hastalık olanlara gelince de onların da pisliklerinin içine pislik ilave etmiştir. Ve onlar kâfir olarak ölmüşlerdir. Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar?

(Müddessir: 49–51) Sağa-sola kaçışan yaban eşekleri gibidirler, aslandan ürkmüşlerdir.

42.        De ki: "Eğer dedikleri gibi O'nun [Allah] ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar [ilâhlar] Arş'ın sahibine bir yol ararlardı."

40.        Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden dişiler mi edindi? Şüphesiz ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.

43.        O [Allah], onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir.

44.        Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halimdir, çok bağışlayandır."

Bu Âyet grubunda tevhide yönelik gerçekler açıklanmakta, cahil Arapların yardımcı veya yedek tanrılar edinmek suretiyle Allah'a sürmeye çalıştıkları karalar, gayet özlü, mantıklı deliller gösterilerek temizlenmektedir.

42. Âyetteki Eğer dedikleri gibi O'nun [Allah] ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar [ilâhlar] Arş'ın sahibine bir yol ararlardı ifadesini iki türlü anlamak mümkündür:

1- Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile birlikte her biri diğerinden bağımsız çeşitli ilâhlar olsaydı, bunlar sınırsız evrenin yönetiminde birbirleriyle anlaşamazlar, her biri tek hâkim olmak için çalışır ve sonuçta evrenin işleyişinde düzen, ahenk ve denge olmazdı.

2- Eğer onların dedikleri gibi, en üstün olan Allah ile birlikte O'nun bazı yetkilerini devrettiği ilâhlar olsaydı, kendilerine yetki devredilen ilâhlar bu yetkilerle yetinmez, daima itaat eden kullar gibi olmak istemez, en üstün olmak için çalışırlardı. Böyle bir durumda da evren fesada uğrar, baştan aşağı her şeyin düzeni bozulurdu.

42. Âyetteki ifade hangi türlü anlaşılırsa anlaşılsın, evrendeki düzeni biraz araştırıp gören hiç kimsenin evrendeki işleyişin birbirinden bağımsız veya yarı bağımlı ilâhlar tarafından sürdürüldüğünü iddia etmesi mümkün değildir. Çünkü birden fazla tanrı olması durumunda, evrendeki bu mükemmel uyumun asla söz konusu olamayacağını akıl kolayca istidlal eder. Bunun aksi ise ancak Âyette gösterilen mantıkî delili idrak edemeyecek derecede anlayışsız ve cahil bir kimse tarafından iddia edilebilir.

Bu Âyetlerde yapılan tevhide yönelik aklî uyarılar, başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:

(Enbiya: 22) Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O hâlde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden münezzehtir.

Görüldüğü gibi, 40. Âyette, Allah'ın çocuk edindiği iddiası gündeme getirilmek suretiyle tevhit ilkesinden sapışın bir başka boyutu sergilenmekte ve paragrafın anlamına yapılan bu katkıyla, 40. Âyetin yerinin 42. Âyetten sonra olması gerektiğini savunan görüşün ne kadar isabetli olduğu ortaya çıkmış olmaktadır.

Tevhit ilkesinden sapışın bu boyutu da Kur'ân'da pek çok yerde vurgulanmıştır:

(Meryem: 88–95) Ve onlar; "Rahmân, çocuk edindi" dediler. Andolsun ki, siz çok çirkin bir şey söylediniz. Az kalsın bundan; Rahmân'a çocuk isnat ettiler diye gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı. Hâlbuki Rahmân için çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde bulunan kimse Rahmân'a, yalnızca kul olarak gelecektir. Andolsun ki O [Rahmân] , onların hepsini kuşatmıştır ve kendilerini bir bir saymıştır. Hepsi de kıyamet günü O'na [Rahmân'a] tek başlarına gelirler.

(Nahl: 57–59) Ve onlar, Allah'a kızlar isnat ediyorlar. –O [Allah] , bundan münezzehtir.– Kendileri için de iştahlandıkları şey [oğlan çocukları] vardır. Ve onlardan biri kadın ile [kız doğum haberi ile] müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğü dolayısıyla kavminden gizlenir; zillet ve horluğa rağmen onu [kızı] yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün!  Dikkat edin onların verdikleri hüküm [töreleri] ne kötüdür!

44. Âyette geçen tesbih kavramı, Kalem, A'la ve Kaf Sûrelerinin tahlillerindeaçıkladığımız gibi; [50–34] (Tebyinü'l-Kur'ân; c: 1, s: 187–188)  

"Allah'ı, O'na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah'ı yüceltmek, O'nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek " demektir. Bu da; yapısıyla ve nizamıyla evrendeki her şeyin, Allah'ın varlığının birliğini ve her türlü noksanlıktan uzak olduğunu gösterdiği anlamına gelir:

(Ra'd: 13) Gök gürültüsü ve melekler O'na hamd ile O'nun korkusundan dolayı O'nu tesbih ederler. Ve O, yıldırımlar gönderir de onunla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele edip duruyorlar. Oysa O [Allah] çarpması pek çetin olandır.

(Zümer: 75) Ve meleklerin arşın kenarını sararak, Rabblerine hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Ve aralarında hakk gerçekleştirilmiştir. Ve "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun" denilmektedir.

(Mümin: 7) Arşı taşıyan kimseler ve onun [arşın] kenarındakiler, Rabblerinin hamdiyle tesbih ederler ve O'na inanırlar. İman etmişler için bağışlanma dilerler: "Rabbimiz! Sen rahmet ve bilgice her şeyi kuşattın. Onun için tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cahim'in [cehennemin] azabından koru!"

İşin aslı bu olmasına rağmen, tesbih kavramı dil ile "sübhanellah … sübhanellah …" demek anlamına indirgenmiş ve bu hususta birçok asılsız hikâye ortaya atılmıştır. İşte birkaç örnek:

Peygamber o ikisi ile birlikte uçmuş, yedi göğe ulaşmış. Döndüğü zaman şöyle buyurmuş: Pek çok tesbih ile beraber, göklerin şöyle tesbih ettiğini duydum: Yüce gökler heybet sahibini tesbîh ederler. Yücelik sahibinin yüceliğinden eğilmişlerdir. Tesbîh ederiz yücelerin yücesini, tenzih ve takdis ederiz O'nu.

Nitekim Buhârî'nin Sahîh'inde Abdullah Îbn Mes'-ûd'dan nakledilir ki; o, şöyle demiştir; «Biz yenirken yemeğin tesbîh ettiğini duyardık.»

Ebû Zerr'in hadîsinde de Rasûlullah'ın eline çakıl taşlarını aldığında, arının vızıltısı gibi onların tesbihinin duyulduğu bildirilir.  [50–35] (Kurtûbî; el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân)

44. Âyetin sonundaki Şüphesiz ki O, halimdir çok bağışlayandır ifadesiyle, daha evvel yanlış davranmalarına rağmen sonradan bu aklî deliller ile şirkten kurtulup doğruya ulaşacaklara af ve mağfiret kapısı açılmaktadır. Tövbe ile Allah'ın bağışlaması arasındaki ilişki Kur'ân'da birçok Âyette yer almıştır. Bu Âyetlerin anlamca 44. Âyete yakın olanlarından bir kaçı şunlardır:

(Nisâ: 110) Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur.

(Fâtır: 41) Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Andolsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O'ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır.

(Fâtır: 45) Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dâbbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir.

45.        Kur'ân okuduğun zaman, seninle âhirete inanmayanlar arasında görünmez/gizli bir perde kıldık.

46.        Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Ve sen Kur'ân'da sadece Rabbini ‘bir ve tek' olarak andığın zaman, nefretle kaçar vaziyette gerisin geriye giderler.

Bu Âyetlerde Mekkeli müşriklerin hâlleri anlatılmaktadır. Kur'ân ile müşrikler arasındaki perde, aslında onların izledikleri Kur'ân karşıtı politikalardan ve Kur'ân'ı dinlememek için uydurdukları bahanelerden ibarettir. Onlar, önlerine getirilen onca delili, çıkar hesaplarına uymadığı için incelemezler. İblislerinin kendilerine süslü gösterdiği kibir ve inatları sayesinde de gerçekleri görmezler, geçmişten ders almazlar, geleceği düşünmezler. Müşriklerin burunlarını havaya dikmiş bu hâlleri başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:

(Yâ-Sîn: 8–10) Şüphesiz ki Biz onların boyunlarının içinde demir halkalar kıldık. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır. Ve Biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set kıldık. Böylece Biz kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler. Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar.

(Fussılet: 25) Biz onlara karînleri [bir takım yakınları, yani İblislerini] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinnlerden ve insanlardan [herkesten] kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan söz, onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler.

(Bakara: 7) Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azap da onlar içindir.

(Lokmân: 7) Ve ona Âyetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık varmış da onları işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte ona, acı verecek bir azabı müjdele.

Bu konunun daha iyi anlaşılması için Tîn Sûresinin tahlilinde bulunan "Allah'ın Kalpleri Mühürlemesi" başlıklı yazımızın okunmasını öneriyoruz. [50–36] (Tebyinü'l-Kur'ân; c.1 s. 560–571)

Esbâb-ı Nüzûl nakillerine göre Âyette değinilen kişiler Ebûleheb ve karısı, Ebû'l-Bahteri, Zemaa, Süheyl ve Huveyti adlı kişilerdir. [50–37] (Kurtûbî; el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân)

Anlatılanlara göre, bu kişiler heyet halinde amcasının yanına geldiklerinde, peygamberimiz onlara "Allah'tan başka ilâh olmadığını kabul edin, bu sayede Arapların hükmedenleri olursunuz, Arap olmayanlar da size itaat eder" demiş, onlar da arkalarını dönüp gitmişlerdir. Bu tip kişilerin tavırları Kur'ân'da şöyle yer almaktadır:

(Fussılet: 5) Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz."

46. Âyetteki Ve sen Kur'ân'da sadece Rabbini ‘bir ve tek' olarak andığın zaman, nefretle kaçar vaziyette gerisin geriye giderler ifadesinden, müşriklerin bir ve tek olan Allah'ın yüceltilmesini ve bunda ısrar edilmesini kabul etmedikleri anlaşılmaktadır. Aslında onlar peygamberimizden, Allah ile beraber kendi ilâhlarının büyüklerinden, azîzlerinden de bahsetmesini istemektedirler. Çünkü onlara göre Allah, ilâhlık güçlerinden bazılarını, onlara çocuklar veren, onları hastalıklardan koruyan, onların ticaretlerinin gelişmesini sağlayan, kısaca onların tüm istek ve arzularına cevap veren kendi ilâhlarına da vermiştir. Müşriklerin bu sapık inançları Kur'ân'da şöyle ifade edilmiştir:

(Zümer: 45) Ve Allah, "bir tek" olarak anıldığı zaman âhirete inanmayanların yürekleri burkulur da, O'nun astlarından olan kimseler anıldığı zaman derhal yüzleri gülüverir.

Bu sapık görüşler maalesef o günlerde kalmamış, günümüzdeki bazı çevrelere de intikal etmiştir. O ilkel çağda olduğu gibi, Allah'ın birçok sıfatı ve tasarrufu bu çevrelerde bir takım "kutup"lara, "gavs"lara verilmekte ve bu kimseler Allah'tan daha fazla zikredilmektedir.

47.        Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz" dediklerini çok iyi biliriz.

Bu Âyette, peygamberimizin çağrısına karşı müşriklerin fısıldaşarak [herkesten gizli olarak] kendi aralarında kurdukları bir tuzak ifşa edilmekte ve onların Kur'ân'dan etkilenen kişilere "Büyülenmiş bir adamdan nasıl etkilenirsin?" diyerek bu kişileri Kur'ân'ın etkisinden uzaklaştırmak istedikleri bildirilmektedir. Müşriklerin bu plânı başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:

(Enbiya: 2–3) Rabblerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/ hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: "Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?"

(Furgân: 7–8) Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]; "Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!" dediler. Bu zalimler; "Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz." da dediler.

İsimleri Esbâb-ı Nüzûl nakillerine geçmiş olan bu zalimlerin peygamberimize karşı düzenledikleri oyunlar sadece Âyette belirtilenden ibaret değildir. Ayrıca söz konusu nakillerde bu şahısların birbirlerini de kontrol altında tuttukları yer almaktadır:

Bana Muhammed Îbn Müslim Îbn Şihâb ez-Zührî dedi ki: Kendisine şöyle anlatılmış: Harb oğlu Ebû Süfyân, Hişâm oğlu Ebû Cehil, Şerik oğlu Ahnes bir gece Rasûlullah'ı geceleyin evinde namaz kılarken dinlemek üzere gittiler. Onlardan her biri Hz. Peygamberi dinlemek için ayrı bir yer tuttu. Hiç birisi diğerinin yerini bilmiyordu. Onu dinlemeye başladılar. Sabah olunca ayrıldılar. Nihayet yolları birleşti de birbirlerini kınamaya başladılar. Birbirlerine şöyle diyorlardı: Bir daha yapmayınız. Halkınızın düşkünlerinden bazıları sizi görecek olurlarsa, onların içine bir şey düşürürsünüz. Sonra ayrıldılar. Ertesi gün ikinci gece olunca her biri tekrar bulunduğu yere gelip Kur'ân dinlemeye koyuldular. Nihayet fecir ağarınca ayrıldılar ve aynı yolda karşılaştılar. Birbirlerine tekrar ilk söylediklerini söylediler ve dağıldılar. Üçüncü gece olunca her biri Kur'an'ı dinlemeye koyulmak üzere eski yerlerini aldılar. Fecir ağarınca ayrıldılar. Yolları birleşince birbirlerine dediler ki: Bir daha tekrarlamamak üzere sözleşmeden ayrılmayalım. Bunun üzerine sözleşerek ayrıldılar. Ahnes b. Şerik sabah olunca sopasını aldı. Sonra evinden çıktı Ebû Süfyân b. Harb'a geldi ve ona: Ey Ebû Hanzala, Muhammed'den duyduğun şey hakkında görüşün nedir, bana bildir? dedi. Ebû Süfyân dedi ki: Ey Ebû Sa'lebe, Allah'a and olsun, ben ondan öyle şeyler duydum ki onu ve ne demek istediğini biliyorum. Öyle şeyler de duydum ki, ne onun anlamını ne de söylemek istediğini biliyorum. Ahnes b. Şerik dedi ki: Allah'a andolsun ki, ben de senin yemin ettiğin durumdayım. Sonra Ebû Süfyân'ın yanından çıkıp Ebû Cehl'in yanına girdi, onun evine vardığında dedi ki: Ey Ebû Hakem, Muhammed'den duyduğun şeyler hakkında görüşün nedir? Ne duydum ki dedi. Biz ve Abd Menâf oğulları şeref konusunda yarıştık. Onlar yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar taşıdılar, biz de taşıdık. Onlar verdiler, biz de verdik. Nihayet her ikimiz de diz üstü çökünce, ikimiz de bağlı atlar gibi olduk. O zaman onlar dediler ki: Bizden bir peygamber geldi. Ona gökten vahiy geliyor. Biz onu ne zaman kavrayabiliriz? Allah'a and olsun ki, ona ebediyen ne inanırız, ne de doğrularız. Bunun üzerine Ahnes b. Şerik yanından kalkıp onu kendi başına bıraktı. [50–38]  (İbni İshâk; Sîret)

48.        Senin için nasıl misaller verdiklerine bir bak! Böylece sapıklığa düştüler! Artık bir yola da güçleri yetmez.

Bu Âyette müşriklerin peygamberimizin aleyhine geliştirdikleri politikalarına dikkat çekilmekte ve bu anlayışları sebebiyle sapıklığa düştükleri, çıkmazda oldukları bildirilmektedir. Gerçekten de müşrikler, elçilik görevini ilân etmesinden itibaren peygamberimize sihirbazlık, şairlik, mecnunluk, kâhinlik gibi sıfatlar yakıştırmışlar, Kur'ân'ın ona başkası tarafından öğretildiği yolunda ithamlarda bulunmuşlar, fakat bütün bu iddialarının gerçeklerle bağdaşmaması yüzünden, iftiralarına kendileri bile inanmamışlardır. 48. Âyet onların bu çıkmazlarını yüzlerine vurmakta ve bir çıkış yolu bulmalarına engel olan şaşkınlıklarını kınamaktadır.

49.        Ve onlar dediler ki: "Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?"

50–52.     De ki: "İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun." Sonra onlar; "Bizi kim geri döndürecek?" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan." Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve "Ne zamandır bu?" diyecekler. De ki: "Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O'nu överek çağrıya uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz."

Bu Âyet grubunda, tekrar dirilmeyi mümkün görmeyen inançsızların itirazları ile bunlara verilen cevaplar yer almaktadır.

50. Âyetteki İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun ifadesinden anlaşıldığına göre, inançsızlar, Allah'ın tekrar diriltmeye güç yetireceği konusunda ikna olmamışlardır. Nitekim 51. Âyette inançsızlarca yapılacağı bildirilen "baş sallama" hareketi, verilen bir haberin kabul edilmediğini belirtmek için yapılan bir harekettir. Bu hareketin zımnî anlamı, inançsızların ölümden sonra kendilerini ilk defa yaratmış olanın dirilteceği gerçeğine inanmadıklarını göstermektedir. Bu tartışmaya Kur'ân'da birçok kez yer verilmiştir:

(Yâ-Sîn: 77–82) Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır]. Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: "Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!" De ki: "Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet, [elbette kadirdir]! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye "Ol!" demektir; o da hemen oluverir.

(Sâffât: 16) Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz?

(Sâffât: 53) Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz?

(Kaf: 2–3) Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler; "Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür" dediler.

(Secde: 10) Ve onlar; "Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?" dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı [O'nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar.

(İsrâ: 49) Ve onlar dediler ki: "Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?"

(İsrâ: 98) Bu, Âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve "Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?" demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır.

(Müminûn: 35) Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor?

Ayrıca Müminûn Sûresinin 82; Vâkıa 47; Nâziât Sûresinin 11. Âyetlerine de bakılabilir.

İnançsızların –yukarıdaki Âyetlerde görüldüğü gibi– inatla direnmeleri karşısında, Rabbimiz de yaratmadaki ve öldürmedeki gücünün önüne geçilmez olduğunu açıklamaya hep devam etmiştir:

(Mümin: 57) Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.

(Nâziât: 27–33) Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü][Allah] yaptı: Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi] , sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere.

(Vâkıa: 60–61) Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Biz önüne geçilebilenler değiliz. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getiririz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa ederiz.

(Rûm: 27) Ve O, başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O'na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. O çok güçlüdür, hikmet sahibidir.

(Rûm: 25) Göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması da O'nun Âyetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz.

(Kamer: 50) Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir.

(Nahl: 40) Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz, ona sadece "ol" dememizdir. O da hemen oluverir.

(Nâziât: 13–14) İşte o, bir tek haykırıştır. Bir de bakmışsın onlar meydandadır. 

51. Âyette Rabbimiz, inançsızlar tarafından geri döndürme işinin ne zaman olacağına dair sorulan soruya peygamberimizin "Çok yakın olması umulur!" diye cevap vermesini emretmektedir. Bu ifade, yeniden diriltilmenin kesin zamanını belirtmemekle beraber bu işin mutlaka çok yakın olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü "umulur" asâ sözcüğü cümlede Allah'ın yapacağı bir işe yönelik olarak kullanılmıştır; bu da Allah'ın o işi mutlaka olduracağını ifade etmektedir.

Rabbimiz, kesin zamanını belirtmediği o belli vakti [kıyameti] kimsenin bilemeyeceğini ve o bilginin sadece kendisine ait olduğunu birçok Âyette açıklamıştır:

(Ahzab: 63) İnsanlar sana o saatten [kıyametin saatinden] soruyorlar. De ki: "Kesinlikle ona ait bilgi Allah katındadır." Ne bilirsin, belki de saat yakındadır.

(Şûrâ: 17) Allah, bu kitabı ve teraziyi/ölçüyü hakkla indirendir. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyamet] çok yakındır!

(Lokmân: 34) Şüphesiz ki Allah, saatin [kıyametin kopuş zamanının] bilgisi yanında olandır. Ve yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse hangi yerde öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah en iyi bilendir, en iyi haberi olandır.

(A'râf: 187) Sana, Saat'ten soruyorlar; "Ne zaman gelip çatacak?" De ki: "Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir." Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler."

(Fâtır: 34–35) Onlar orada; "Hamd, bizden o üzüntüyü gideren ve bizi lütfundan, kendisinde bize yorgunluk gelmeyecek, kendisinde bizim için usanç olmayacak, durulacak bu yurda konduran Allah'a özgüdür. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve çok karşılık vericidir" derler.

52. Âyetteki ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz ifadesiyle, insanların diriltilecekleri gün dünyada çok az kaldıklarını sanacakları bildirilmektedir. Onların bu sanıları başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:

(Nâziât: 46) Sonra onlar onu [kıyameti] görecekleri gün dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler.

(Tâ-Hâ: 102–104) Kim ondan [Bizim verdiğimiz zikirden; Kur'ân'dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sura üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için; bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız. Aralarında fısıldaşacaklar: "Siz dünyada sadece ‘on' kaldınız." –Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.– Yolca en üstün olan; "Siz ancak bir gün kaldınız." diyecektir.

(Rûm: 55) Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.

(Müminûn: 112–115)  O [Allah]; "Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?" dedi. Onlar; "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor." dediler. O [Allah]; "Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!" dedi. Öyleyse sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?

53.        Kullarıma söyle de en güzel olanı söylesinler. Şüphesiz şeytan aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

Bu Âyette Müslümanlara, yumuşak söz söylemek suretiyle iyi, güzel, hoş bir davranış sergilemeleri telkin edilmektedir. Çünkü sert davranışlar ve inat sadece tartışma ortamının gerginleşmesine yol açarak düşmanlık ve kine sebep olmakla kalmaz, aynı zamanda tartışma zemininin genişlemesine, insanların böbürlenmesine ve daha da kötüsü, gerçeklerin gizlenmesine de sebep olur.

Esbâb-ı Nüzûl kayıtlarında, bu Âyetin Ömer b. Hattab'ın müşriklerle sert bir üslûpla tartışması sonucu Müslümanların savaş istemeleri üzerine indiği ileri sürülmüştür. [50–39] (Kurtûbî; el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân)

Rabbimiz bir başka Âyette daha, iman etmiş kişilere ne yapmaları gerektiğini bildirerek tartışma ölçülerini ortaya koymuştur:

(Casiye: 14) İman etmiş kişilere, "O'nun [Allah'ın] her kavmi kazandıklarıyla cezalandırması için, Allah'ın günlerini ummayanları bağışlamalarını" söyle.

Âyette kullardan istenen "en güzeli söyleme" işi ancak Kur'ân ile yapılabilir. Zira sözlerin en güzeli Kur'ân'dır:

(Zümer: 17–18) Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenler; müjde onlaradır. Haydi, müjdele sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar kavrama yeteneği olanların ta kendileridir.

Nitekim Furgân Sûresinde en büyük cihadın Furgân ile yapılacağı bildirilmiştir:

(Furgân: 52) Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla [Furgân ile] onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap!

Konumuz olan 52. Âyetin başındaki "kullarıma" ifadesiyle müminlerin kastedilmiş olduğu söylenebileceği gibi, tüm insanların kastedilmiş olduğu da söylenebilir. Çünkü insanlardan yumuşak davranmalarının istendiği bir Âyette, bu güzel hitap, kalpler hakk dine yönelsin diye, dine, tevhide davet edilen herkese yöneltilmiş olabilir. Ancak Kur'ân'da geçen "kullar" lâfzı çoğunlukla müminleri işaret etmektedir:

(Fecr: 29–30) Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime!

(İnsan: 7) Adaklarını yerine getirirler ve fenalığı yayılmış [efsaneleşmiş] bir günden korkarlar.

52. Âyetin son kısmında şeytanın etkisine dikkat çekilerek yapılan öğüde uyulmaması hâlinde şeytanın devreye gireceği ve ortaya düşmanlık çıkaracağı bildirilmiştir. Şeytânın insanların düşmanı olduğu ve ara bozduğu başka Âyetlerde de ihtar edilmiştir:

(En'am: 108) Ve onların Allah'ın astlarından yalvardıkları kimselere sövmeyin ki, onlar da bilgisizce, aşırı giderek Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi işte böyle süsledik. Sonra da onların dönüşü Rabblerinedir. Sonra O, onlara ne yaptıklarını haber verir.

(A'râf: 200) Eğer sana şeytandan bir vesvese gelirse de hemen Allah'a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

(Yûsuf: 100) Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi secde ederek yere kapandılar. Ve o [Yûsuf]: "Babacığım İşte bu durum, o gördüğümün tevilîdir. Gerçekten Rabbim onu hakk kıldı. Şeytân benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lütuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyanın ta kendisidir.

(Bakara: 168) Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve tayyib [temiz, hoş, yararlı] şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.

54.        Sizin Rabbiniz sizi daha iyi bilendir. Dilerse tövbeniz sebebiyle size merhamet eder veyahut dilerse azap eder. Seni de onların üzerine vekil göndermedik.

Bu Âyette, içimizle-dışımızla, düşüncemizle-amelimizle, Rabbimizin bizi bizden daha iyi bildiği hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatma Necm Sûresinde de şöyle yapılmıştır:

(Necm: 32) Onlar ki, bazı küçük sürçmeler hariç, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, hem topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karnında ceninler hâlinde bulunduğunuz zaman, en iyi bilen O'dur. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın. İttika eden kimseyi O daha iyi bilir.

Bu Âyette ayrıca Allah'ın günahlardan dönüş yapan kimseyi dilerse affedeceği ve dilerse ceza vereceği bildirilerek her türlü yetkinin O'na ait olduğu vurgulanmıştır. Buna göre, hiç kimsenin kendisini veya bir başkasını cennetlik ilân etmesi uygun düşmez. Çünkü kimin cennete kimin cehenneme gideceği bizzat Rabbimizin kararına bağlıdır. Bu konuda bizce yapılabilecek tek değerlendirme, A'râf Sûresinin 44–46. Âyetlerinde bildirilenler doğrultusunda olabilir. Buna göre, yapacağımız değerlendirmeler, herhangi bir amelin karşılığının cennette veya cehennemde insanın karşısına çıkacağı şeklinde genel bir açıklamayla sınırlı kalmalı, o ameli işleyen kimsenin Allah'ın rahmeti veya gazabı ile karşılaşacağı hususunda herhangi bir hüküm içermemelidir.

VEKÎL

Furgân Sûresinde detaylı olarak açıkladığımız gibi, vekîl = var eden, varlığı sürdüren, gelişim ve evrimi programlayan, rızk veren ve koruyan demektir. Âyetin ilk iki cümlesinde asıl muhataplara seslenildikten sonra, son cümlede hitap peygamberimize yöneltilmiş ve ona "kendisinin onlar üzerinde vekîl olmadığı" bildirilmiştir. Bu hüküm, insanların tutumları dolayısıyla peygamberimizin ne o gün, ne bu gün, ne de gelecekte sorumluluğu olmadığının ve olmayacağının çok açık beyanıdır.

55.        Ve Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir. Ve andolsun ki Biz, peygamberlerin kimini kiminin üzerine fazlalıklı kıldık. Biz, Dâvûd'a da Zebur'u verdik.

Âyetin muhatabı peygamberimiz olmasına rağmen, yapılan bildiri Mekkeli müşriklere yöneliktir. Bu hitap tarzıyla Mekkeli müşrikler, peygamberimizi küçük görmeleri sebebiyle eleştirilmektedir.

Genellikle toplumlar kendi içlerinden seçilmiş, sivrilmiş kimseleri kolayca kabul etmemişler, kıskançlık göstererek çeşitli iftiralarla, asılsız yakıştırmalarla onları yıpratmaya çalışmışlardır. Mekkeli müşrikler de aynı doğrultuda davranmışlar, aralarından seçilmiş bu sıradan insanın değil peygamber, saygıdeğer ve dindar bir kişi bile sayılamayacağını ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre zahit ve dindar bir kişi, dünyayla ilgili olan hiç bir iş yapmamalı, inzivaya çekilip Allah'ı zikretmelidir. Peygamberimiz ise yaşaması için gerekli olan şeyleri kazanmak ve çalışmak zorundadır. Bu nedenle o da herkes gibi çalışıp emek harcamaktadır.

Konumuz olan Âyette Dâvûd peygamberin anılması, bize göre, peygamberimizin elçiliğine itiraz eden Mekkeli müşriklere bir cevap niteliğindedir. Elçiliğini kabul ettikleri Dâvûd peygamber bu hatırlatmayla onlara örnek gösterilmekte ve sanki şöyle denilmektedir:

"Dâvûd bir kral olarak normal bir insana nazaran dünya işleri ile çok daha fazla ilgilenmeye mecbur birisiydi. Buna rağmen Allah ona peygamberlik nimetini ve kitap olarak da Zebur'u vermiştir. Aynı şekilde Muhammed (a.s) da dünya işleri ile uğraşmakta; karısı ve çocuklarıyla beraber herkes gibi bir hayat sürmekte, çalışıp hayatî ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Dolayısıyla, Muhammed'e göre daha sorumlu bir mevkide bulunan Dâvûd'a peygamberlik verilmesi nasıl normal karşılanıyor ise, Muhammed'e verilen elçilik görevi de normal karşılanmalı, yadırganmamalıdır."

Bir kral ve peygamber olan Dâvûd (a.s)'ın peygamberimizin elçiliği konusunda misal getirilmesi, aynı zamanda peygamberimize de ileride devlet başkanlığı görevinin verileceğinin bir işareti olarak değerlendirilebilir.

Âyetin Mekkeli müşrikleri objektif davranmaya çağıran mesajı, başka Âyetlerde çeşitli peygamberlerin isimleri anılarak da verilmiştir:

(Bakara: 253) İşte elçiler; Biz onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kıldık. Onlardan bir kısmı Allah'ın konuştuğu ve bazısının derecelerini fazlalıklı kıldığı kimselerdir. Ve Meryem oğlu İsa'ya açık kanıtlar verdik ve onu Ruhulkudüs ile destekledik. Ve eğer Allah dileseydi onların ardından gelenler, açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin ayrılığa düştüler de onlardan bazısı iman etti, bazısı inkâr etti. Ve eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin, Allah dilediğini yapar.

(Bakara: 136) Ve deyin ki: "Biz Allah'a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildi ise, İbrâhîm'e ve İsmâîl'e ve İshâk'a ve Ya'kûb'a ve esbata [torunlarına] ne indirildi ise, Mûsâ'ya ve İsa'ya ne verildi ise ve bütün peygamberlere Rabblerinden olarak ne verildi ise hepsine iman ettik; O'nun elçilerinden birinin arasını ayırmayız [hiç birini diğerinden ayırmayız] ve biz ancak O'nun için teslim olanlarız.

(Bakara: 285) Elçi [Muhammed], kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler; "Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız." ve "Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır" dediler.

(Âl-i İmran: 84) De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene [Kur'ân'a], İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya'kûb'a ve torunlarına indirilene, Mûsâ'ya, İsâ'ya ve peygamberlere Rabblerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz yalnız O'na teslim olanlarız."

56.        De ki: "Allah'ın astlarından, ilâh olduğunu iddia ettiğiniz şeyleri çağırın. Göreceksiniz ki onlar, sizden sıkıntıyı kaldırmaya ve değiştirmeye güç yetiremezler.

57.        İşte onlar [ilâh olduğunu iddia ettiğiniz şeyler]; hangisi Rabblerine daha yakın olmak için vesile arayarak yalvaran ve O'nun merhametini uman ve O'nun azabından korkan kimselerdir. Gerçekten senin Rabbinin azabı korkunçtur.

Bu Âyetler, o günün müşriklerinin inançlarını ortaya koyarak onları tevhit konusunda akıllarını kullanmaya davet etmektedir. Müşriklerin bazı güçler atfederek taptıkları putların [sahte tanrıların] aslında gerçek Tanrı'ya tapan birileri olduklarının ve acizliklerinin bu Âyetlerde vurgulanması, bugünkü putlaştırılmış azîzlerin [yatırların] da aslında tanrılık iddiası olmayan ve tam aksine Allah'a yakın olmak için çalışmış saygın kişiler olduklarını, bu kişileri Allah'a yaklaştırıcı putlar hâline getiren yakıştırmaların ise onlardan sonra yaşamış başkaları tarafından yapıldığını göstermektedir.

Âyetin beyanından açıkça anlaşıldığına göre, şirk, bazılarının zannettiği gibi sadece Allah'tan başkasına secde etmekten ibaret değildir. Allah'tan başkasına yalvarıp başkasından yardım dilemek de şirktir. Çünkü yalvarmak ve yardım dilemek bir tür ibadettir; bu ibadeti Allah'tan başkasına yapanlar puta tapanlar kadar müşriktir.

(Zümer: 3–4) Dikkatli olun, halis din sadece Allah'a aittir. O'nun astlarından bir takım veliler edinenler: "Onlar bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz." [diyorlar] Ayrılığa düştükleri bu konuda onların arasında Allah hüküm verecektir. Allah kuşkusuz, yalancı ve çok nankör kişilere kılavuzluk etmez. Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, elbette yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan münezzehtir. O, bir tek ve kahredici Allah'tır.

(Mâide: 35) Ey iman etmiş olan kişiler! Allah'a takvalı davranın, O'na yaklaşmaya yol arayın ve O'nun yolunda gayret gösterin. Umulur ki siz kurtuluşa erersiniz.

(Bakara: 218) Şüphesiz ki iman eden kimseler, hicret eden kimseler ve Allah yolunda gayret gösteren kimseler, Allah'ın rahmetini umarlar. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

(Sebe': 22) De ki: "Allah'ın astlarından tanrı saydığınız kimseleri çağırın. Onlar göklerde ve yeryüzünde de zerre ağırlığına malik olmazlar. Onların, bu ikisinde [gökler ve yeryüzünde] O'nun için onlardan bir yardımcı da yoktur."

(Hacc: 73) Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah'ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler, bir sineği bile asla yaratamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.

(Tövbe: 30–31) Ve Yahudiler; "Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Hıristiyanlar da; "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. … Onlar, Allah'ın astlarından bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa'yı kendilerine Rabbler edindiler... Oysa onlar sadece bir tek olan İlâh'a ibadet etmekle emir olunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.

58.        Ve hiç bir şehir yoktur ki, kıyamet gününden önce Biz onu helâk etmeyelim yahut şiddetli bir azap ile azaplandırmayalım. Bu, Kitap'ta satırlaştırılmıştır.

Bu Âyette, her uygarlığın kıyametten önce mutlaka yok edileceği veya şiddetli bir azap ile azaplandırılacağı bildirilmek suretiyle, kâfirlerin kendi memleketlerinin tehlike veya azaptan uzak olduğu yolundaki inançları reddedilmekte, ayrıca bunun Allah'ın değişmez bir uygulaması olduğu vurgulanmaktadır.

(Hûd: 101) Onlara Biz zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri geldiğinde, Allah'ın astlarından taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı ve onlara ziyandan başka bir şey arttırmadılar.

(Talâk: 8–9) Kentlerden niceleri var ki Rablerinin ve O'nun elçilerinin emrine başkaldırdı da Biz onları çetin bir hesaba çektik ve onlara görülmemiş, duyulmamış bir azapla azap ettik. Böylece onlar işlerinin vebalini tattılar. İşlerinin sonucu da tam bir hüsran olmuştur.

59.        Ve Bizi, Âyetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd'a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.

Bu Âyette Rabbimiz, mucizeleri ancak korkutmak için gönderdiğini bildirerek mucize yollamasının amacını açıklamaktadır. Mekkeli müşriklerin bekledikleri türden mucize göndermemesinin sebebi olarak da Rabbimiz, inançsızların, önceki kavimlerin peygamberleri vasıtasıyla gönderilen mucizelerden etkilenmemelerini ve onları yalanlamalarını göstermekte, buna da Semûd kavmini örnek vermektedir.

Rabbimizin Mekkeli müşriklerin istedikleri türden bir mucize göndermemiş olması, bir anlamda onların lehine bir durumdur. Çünkü mucizeleri gördükleri hâlde inanmayanlar, Allah'ın kanunu gereği, tıpkı eski kavimler gibi yerle bir olacaklardır. Allah Mekkeli kâfirlerin mucizeleri gördükleri hâlde inanmayacak olduklarını bilmektedir. İlahî azabın onların üzerine hemen gelmemesi ise Allah'ın bir rahmeti olarak değerlendirilmelidir.

Rabbimiz mucize olarak onlara Kur'ân'ın yeteceğini bildirmiştir:

(Ankebût: 50–51) Ve "Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!" dediler. De ki: " Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ve ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım." ‘Kendilerine okunan Kitab'ı Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

(Enbiya: 5) Bilakis onlar; "Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin!" dediler.

(İsrâ: 90–93) Ve "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız." dediler. Sen de ki: "Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!"

60.        Ve hani Biz sana; "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır" demiştik. Ve sana açıkça gösterdiğimiz o görüntüyü ve Kur'an'da lânet edilen ağacı da yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Ve Biz onları korkutuyoruz, fakat bu, onlara, sadece büyük bir tuğyanı arttırıyor.

Bu Âyette Allah'ın insanları kuşattığı, peygamberimize açıkça bir görüntü gösterdiği ve Kur'ân'da lânet edilen ağacı insanlara bir imtihan yaptığı bildirilmek suretiyle üç önemli husus üzerinde durulmuştur:

BİRİNCİ HUSUS. İHATA:

Yüce Rabbimiz insanları çepeçevre kuşattığını bildirmektedir. Bu beyan, Allah'ın kuşatmasından hiç kimsenin kurtulamayacağı anlamına gelmektedir.

(Büruc: 20) Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır.

(Cinn: 25–28) De ki: "O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi kılacak ben bilmiyorum. [Rabbim] Bütün gaybı bilendir. Ve de elçilerden seçip memnun olduğu kişi müstesna, gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Çünkü O, Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından [her tarafından] gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır."

İKİNCİ HUSUS. PEYGAMBERİMİZE AÇIKÇA GÖSTERİLEN GÖRÜNTÜ:

Bu görüntünün ne olduğu hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Klâsik kaynaklarda da yer alan bu görüşlerden iki tanesi şöyledir:

1- Şia'nın görüşü: "Ağaç" ile "Ümeyyeoğulları" kastedilmiştir. "Görüntü" ise peygamberimizin Ümeyyeoğullarını "minberine sıçrayan maymunlar" olarak gördüğü rüyadır.

Bu görüşe göre, bazı gruplar, peygamberimizin rüyasında gördüğü maymunları Ümeyyeoğulları olarak kabul etmektedirler. [50–40] (Îbn Cerîr, Îbn Kesir ve Kurtubî)

2- Diğer görüş: Bazı rivayetler, Allah'ın peygamberimize rüyasında Kureyş kâfirlerinin yıkılıp yere serilecekleri, ölecekleri yerleri gösterdiğini, bu rüyayı duyan Kureyşlilerin de bunu alay konusu yaparak ondan rüyanın hemen gerçekleştirilmesini istediklerini nakletmektedir. Bu rivayetlere dayanan görüşe göre, Âyette açıkça gösterildiği bildirilen görüntü, peygamberimize rüyasında gösterilen Bedir'de öldürülecek müşriklerin görüntüsüdür.

Biz ise bu görüntünün Kur'ân'da bahsi geçen şu iki görüntüden biri olduğu kanaatindeyiz:

1- Bu görüntü, bu Sûrenin 1. Âyetinde konu edilen gecede, peygamberimizin ilk vahy anında son sidre ağacında gördüğü ve ayrıntıları Necm Sûresinde anlatılan görüntüdür.

(Necm: 6–18) O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O. Ve O, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz?] Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. Son sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin Âyetlerinin en büyüğünü gördü.

Peygamberimiz bu gördüklerini halka anlatmış ama buna aklı yatmayanların etkisiyle toplumda fitne oluşmuştur.

2- Bu görüntü, peygamberimizin kendisinin Mekke'ye girişini gördüğü görüntüdür.

(Fetih: 27) Andolsun ki, Allah, elçisine o görüntüyü hakk ile doğru çıkardı. Siz, Allah dilerse kesinlikle güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Öyleyse O [Allah], sizin bilmediğinizi bilir.  Sonra da bundan önce size yakın bir fetih verdi.

Peygamberimiz, görmüş olduğu bu görüntüyü de halka bildirmiş, bazılarının iyi haber olarak yorumlaması, bazılarının da istihza ile karşılaması sonucu bu görüntü de toplumda fitne oluşturmuştur.

Ancak dikkatle hatırda tutulmalıdır ki, burada sözü edilen görüntüler "rüyada görülen" görüntüler değil, "uyanık iken görülen" görüntülerdir. Bunun detayı inşallah Yûsuf Sûresinde açıklanacaktır.

ÜÇÜNCÜ HUSUS. KUR'ÂN'DA LÂNET EDİLEN AĞAÇ:

Esbâb-ı Nüzûl kayıtlarında "Lânetli Ağaç" hakkında şu nakil yer almaktadır:

Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de Zakkum ağacını anlatınca Ebû Cehil şöyle dedi: "Ey Kureyş topluluğu! Muhammed sizi zakkûm ağacıyla korku­tuyor. Siz bilmiyor musunuz ki, ateş ağacı yakar. Hâlbuki Muhammed ate­şin ağaç bitirdiğini iddia ediyor. Siz zakkûmun ne olduğunu biliyor musu­nuz? O hurma ve kaymak. Ey Cariye bize hurma ve kaymak getir." Cariye onları getirdi. Ebû Cehil: "Muhammed'in sizi korkuttuğu bu zakkûmu yiyin!" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi. Kur'an'da lanetlenen ağacı, insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onların azgınlığını ar­tırmaktan başka bir şey yapmaz. [50–41] (Râzi, el-Mefâtihu'l-Gayb  Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân)

Klâsik kaynaklar bu konuda da rivayetlere yönelmiştir:

BİRİNCİ GÖRÜŞ:

Ekserisi bunun Hak Teâlâ'nın Şüphesiz o zakkûm ağacı günaha düşkün olanın yemeğidir [Duhân Sûresinin 43–44 Âyetinde] bahsettiği zakkûm ağacıdır. Bu ağacın zikredilmesindeki imtihan şu iki açıdan olabilir:

1- Ebû Cehil şöyle demişti: "Arkadaşınız [Muhammed], cehennem ateşinin Onun yakıtı taşlar ve insanlardır [Bakara Sûresinin 24. Âyetinde] diyerek, taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Hâlbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?"

2- Îbn'z-Zibe'râ şöyle der: Bizim bildiğimize göre zakkûm, hurma veya kaymak demektir. Bir şeyi lokmalamak hakkında da, tezakkamû derler. İşte onlar cehennemde bir ağacın olmasına şaştıkları için, Allah Teâlâ Hakikaten biz o [zakkûm ağacını] zalimler için bir fitne yaptık [Sâffât Sûresinin 63. Âyetini] indirmiştir.

MERVAN'IN SOYU HAKKINDA:

İKİNCİ GÖRÜŞ:

İbn Abbas şöyle der: "Burada bahsedilen ağaç ile Ümeyyeoğulları, yani Hakem b. Ebi'l-As'oğullan [soyu] kastedilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber [s.a] rüyasında, minberini Mervan'ın oğullarının birbirinden devraldıklarını görmüştü. O, bu rüyasını Hz. Ebû Bekir ile Ömer'e evinde onlarla baş başa iken anlatmıştı. Birbirlerinden ayrıldıklarında, Hz. Peygamber [s.a] Hakem b. Ebi'l-As'ın rüyasını aynen anlattığını duydu ve buna çok sinirlendi. Bu sırrını Hz. Ömer [r.a]'ın ifşa ettiği ithamında bulundu. Sonra da Hakem'in kendilerini gizlice dinlediği ortaya çıktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber [s.a], onu sürdü." Vahidî şöyle der: "Bu hadise Medine'de cereyan etmiştir, sûre ise Mekki'dir. Binâenaleyh böyle bir tefsir, ancak bu Âyetin Medenî olduğunu söylemekle mümkündür. Ama hiç kimse bu Âyetin Medine'de nazil olduğunu söylememiştir." Bu görüşü, Hz. Aişe [r.a]'nin Mervan'a, "Allah, sen babanın [Hakem'in] sulbünde iken, babana lanet etti. Sen de, Allah'ın lanet ettiği kimsenin bir parçasısın" demiş olması da te'kid eder.

ÜÇÜNCÜ GÖRÜŞ:

Kur'ân'da lanet edilen bu ağaç ile Yahudiler kastedilmiştir Çünkü Cenâb-ı Hak, Benî İsrail'den kâfir olanlar lanetlendi (Mâide Sûresinin 78. Âyetinde) buyurmuştur. Buna göre şayet birisi, "Müşrikler, Hz. Peygamber [s.a]'den kesin ve kuvvetli mucizeler getirmesini isteyince, Allah Teâlâ da: " Onların getirilmesinde size bir fayda yok. Çünkü eğer onlar gösterilir de siz iman etmezseniz, kökünüzü kazıyacak bir azap indiririm" diye cevap vermiştir. Hâlbuki bu doğru değildir. Bu sözün, insanlar için bir fitne olan o rüyanın ve ağacın zikredilmesi ile ilgisi nedir?" derse, deriz ki: İfadenin manası şöyledir: Sanki " onlar bu mucizeleri isteyip, sonra da sen o mucizeleri göstermeyince, bunların gösterilmeyişi, senin nübüvvet iddianda doğru olmadığın hususunda onlar için bir şüphe olmuştur." Fakat bu şüphe, senin işini zayıflatmaz ve durumunun zayıflamasına sebep olmaz. Baksana, rüyadan bahsedilmesi, o kâfirlerin kalplerine büyük bir şüphe düşmesine sebep oldu. Fakat o kuvvetli şüphe bile, senin risaletin hususunda bir zayıflığa ve senin etrafında ehl-i hakkın toplanmasında bir gevşemeye yol açmadı. İşte aynen bunun gibi, mucizelerin gösterilmemesi sebebiyle meydana gelen bu şüphe de, senin durumunda bir gevşemeye ve senin risaletin hususunda bir zayıflığa sebep olmaz. [50–42] (Râzi, el-Mefâtihu'l-Gayb; Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân)

Bize göre ise; lânetli ağaç "uzak durulması, dışlanması gereken ağaç" anlamında olup bu ifade ile "altın, mal " kastedilmiştir. Çünkü Sâd Sûresinde söylediğimiz gibi, [50–43] (Tebyinü'l-Kuran; c: 2, s: 444) lânet sözcüğü "kovmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak, ailenin veya sülâlenin bir ferdinin dışlanması" demektir. Âdem'e "Bu ağaca yaklaşmayın" emrinin verildiği A'râf Sûresinin 19. Âyetinde geçen şecer = ağaç sözcüğü de, –Âyetin tahlilinde detaylı olarak açıkladığımız gibi– "altın, mal, mülk" anlamına gelmektedir. [50–44] (Tebyinü'l-Kuran; c: 2, s: 534)

Nitekim Rabbimiz de Kur'ân'da defalarca bunun insanlar için bir fitne olduğunu ve ondan uzak durulmasını, müptelâsı olunmamasını emretmiştir:

(Enfâl: 28) Ve biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız kesinlikle fitnedir. Kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir vardır.

(Teğabun: 15) Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir kendi katında olandır.

(Zümer: 49) İşte insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da; "O, bana bir bilgi üzerine verildi"  der. Aslında o [verilen nimetler] bir fitnedir. Velâkin onların çoğu bilmezler.

Sonuç: Konumuz olan 60. Âyetteki lânetli ağac' ın Duhân Sûresinin 43–44. Âyetlerinde sözü edilen Zakkum ağacı ile herhangi bir ilgisi yoktur.

61.        Ve hani Biz bir vakit meleklere "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis'ten başka hepsi secde etmişlerdi. O "Ben bir çamur olarak [madde olarak] yarattığın kimseye mi secde ederim?" demişti.

62.        O [İblis] dedi ki: "Şu benden üstün kıldığın şu kişiyi gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım."

63–65.     O [Allah] dedi ki: "Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun." –Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.–Şüphesiz ki, Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur." –Vekil olarak da Rabbin yeter.–

Bu Âyet grubunda, Sad, A'râf ve Tâ-Hâ Sûrelerindeki gibi, insanın var edilişine yine Âdem ve İblis motifleriyle yaklaşılmıştır. Bu yaklaşımın ayrıntıları Sâd ve A'râf Sûrelerinde verilmiş olmakla birlikte, nakledilen olay her Sûrede bazı ek bilgilerle zenginleştirilmiş ve dikkatler ayrı noktalara çekilmiştir. Meselâ burada diğer Sûrelerdeki anlatımlardan farklı olarak 53. Âyette Kullarıma söyle de en güzel olanı söylesinler. Şüphesiz şeytan aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır şeklinde yapılan uyarı, 64. Âyetteki Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun! ifadesiyle örneklendirilmiştir. Bu Âyette İblis, bir bölgeyi atlılar ve yayalarla basan, belirli şeylerin çalınmasını, talan edilmesini emreden bir soyguncuya, yağmacıya benzetilmiştir. Bu benzetmede geçen "şeytanın atlıları ve yayaları" ifadesi diğer Sûrelerdeki anlatımlarda yoktur. Bu ifadede şeytana nispet edilen atlılar ve yayalar, sayılamayacak kadar çok yol ve yöntemle şeytanın yaptığı işleri yapan "şeytan yandaşları"nı, yani tuzağa düşüp şeytanlaşmış insanları temsil etmektedir.

İblis'in dürtülerinden etkilenerek onun tuzağına düşmüş, azmış, azdırılmış insanların bu hâllerini, günlük hayatta akla ilk gelenin hiç düşünmeden yapıldığı ve sonunda kaçınılmaz olarak zarara uğranıldığı davranışlarda görmek mümkündür.

İBLİS'İN ORTAKLIĞI: 

İblis'in mallarda ve çocuklarda insanlara ortak olması için hiçbir çaba göstermesine gerek yoktur. Kişiler, bilinçsizlikleri sebebiyle İblis'e hizmet ederek onu kendilerine ortak ederler. Meselâ kendi mallarını kendi yararlarına kullandıkları kadar, İblis'in amacı doğrultusunda da harcamak suretiyle, İblis'i kendi mallarına ortak etmiş olurlar. Aynı şekilde, çocuklarının sadece büyütülmesi ile ilgilenip rüşte ermeleri konusunda duyarsız davranan bilinçsiz kişiler, çocuklarının cahil kalmalarına sebebiyet vermiş olmaları hasebiyle onlar üzerindeki yetiştirme haklarını da İblis'le paylaşmış olurlar. Doğru yolda eğitilmemiş bir çocuğun babası artık yarı yarıya İblis'tir ve bu çocuğun İblis'in amacı doğrultusunda bir fâsık, bir zalim veya bir müşrik olması kaçınılmazdır.

(Nisâ: 118–119) Allah ona [şeytana] lânet etti. Ve o; "Elbette Senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını bozacaklar." dedi. Ve her kim Allah'ın astından şeytanı veli edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyan ile ziyana uğrar.

(Mâide: 103) Allah Bahriye'den Saibe'den Vasiyle'den ve Ham'dan hiç birini [meşru] kılmamıştır. Ancak inkâr edenler, Allah'a karşı yalan düzüp uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez.

(Sâd: 82–83) "Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna" dedi.

(En'am. 136) Ve onlar, O'nun [Allah'ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, "Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir" dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah'a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!

(Bakara: 268) Şeytân, sizi fakirlikle korkutur ve size aşırılığı [çirkin-hayâsızlığı] emreder. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat eder. Ve Allah Vâsi'dir, [ilmi ve rahmeti sonsuz geniş olandır] en iyi bilendir.

(İsrâ: 31) Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi Biz rızklandırırız/ besleriz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.

62.– 63. Âyetlerde aktarılan İblis'e ait ifadeler, azdırma yetkisi ve gücünün ona bizzat Allah tarafından verildiğini, onun sırf bu iş için yaratıldığını göstermektedir. İblis'in her halükarda kendi işlevini yerine getireceğini kasem [yemin] ile vurgulaması, Allah'ın kendisine verdiği görevi yine Allah'tan aldığı güç ve destek ile yerine getireceğine dair Allah'a verilen bir söz mahiyetindedir. Yoksa birçok yerde açıklandığı gibi, İblis'in bu sözleri Allah'a isyan anlamına gelmez. Bu sözlerin Allah'a bir karşı çıkış olarak değerlendirilmesi, İblis'i Allah'a rakip olarak görmeyi ve insanların çoğunun doğru yoldan çıkması sebebiyle de onun Allah'a karşı galip geldiğini kabul etmeyi gerektirir.

İBLİS, ARITILMIŞ KULLARI AZDIRAMAYACAKTIR:

Rabbimiz, 65. Âyetteki Şüphesiz ki Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur sözleriyle İblis'e tanıdığı yetkiye bir sınırlama getirmiş ve "muhleslerin" [arıtılmış, arı duru hâle getirilmiş kimselerin] İblis'in dürtülerinden etkilenmeyeceğini açıklamıştır.

Arıtılmanın fitne ve belâlandırma yöntemiyle yapıldığı ve kimlerin sabırları sayesinde "muhles" oldukları da yine Kur'ân'dan öğrenilmekedir:  

İbrâhîm Peygamber hakkında:

(Bakara: 124) Ve hani Rabbi İbrâhîm'i, bir takım kelimeler ile belâlandırmış [sınamış, arıtmış], o, onları tam olarak yerine getirince [Rabbi ona], "Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım" demişti. O da "Zürriyetimden de [yap!] " dedi. [Rabbi ona] "Benim ahdim zalimlere nail olmaz!" dedi.

Dâvûd  Peygamber hakkında:

(Sâd: 24)…Ve Dâvûd, Bizim kendisini fitnelendirdiğimizi [arı duru, has hâle getirdiğimizi] iyice anladı. …

Süleymân Peygamber hakkında:

(Sâd: 34–35) Andolsun ki Biz Süleymân'ı da fitneye düşürmüştük [çeşitli badirelerden geçirerek saflaştırmıştık, olgunlaştırmıştık]. Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o, döndü; "Rabbim! Beni koru [maddî ve manevî pislik bulaştırma] ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin" dedi.

 Eyyûb Peygamber hakkında:

(Sâd: 41) Kulumuz Eyyûb'u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine nida etmişti: "Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu."

İbrâhîm, İshâk ve Yakûp Peygamberler hakkında:

(Sâd: 45–46) Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrâhîm'i, İshâk'ı ve Ya'kûb'u da hatırla! Şüphesiz Biz onları Yurt düşüncesi saflığıyla saflaştırdık [arı duru hâle getirdik]

 Mûsâ peygamber Hakkında:

(Tâ-Hâ: 40) Hani kız kardeşin yürüyordu da, "Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi!" diyordu. Böylece gözü aydın olsun da kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Hem sen, bir adam öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve seni çeşitli fitnelerle fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir karara göre geldin, ey Mûsâ!

(Meryem: 51) Ve Kitap'ta Mûsâ'yı da an/hatırlat. Şüphesiz o arıtılmıştı, bir elçi ve peygamber idi.

Yûsuf Peygamber hakkında:

(Yûsuf: 24) Ve andolsun o [hanım], ona niyeti kurmuştu. Eğer o [Yûsuf] Rabbinin burhanını görmese idi ona [kadına] niyeti kurmuştu. Ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyledir. Çünkü o, Bizim arıtılmış kullarımızdandı.

Yukarıdaki Âyetlerde görüldüğü gibi, peygamberlerin tümü de Allah'ın takdir ettiği fitnelerden geçerek eğitilmişler, saflaştırılıp olgunlaştırılmışlardır. Çünkü onların sabır ve sebat konusunda iyi, dayanıklı duruma gelmeleri, davet görevlerinde duygusal olmamaları, hevalarına uymamaları, hakktan sapmamaları, kısacası görevlerinde başarılı olmaları gerekmektedir. Peygamberimizle ilgili fitneler zinciri ise o daha doğmadan dünyaya babadan yetim olarak gelmesiyle başlamıştır. Küçük yaşta annesini de kaybederek öksüzlük acısı ikiye katlanmış, önce dedesinin sonra da amcasının himayesinde kalarak çocukluğunu ve gençliğini başka evlerde geçirmiş, evlenene kadar yoksulluk çekmiş, çocuklarının genç yaşlarda ölmelerinin acısını tatmış, müşriklerin sözlü ve fiilî tacizlerine uğramıştır. Peygamberimizin maruz kaldığı fitneler Kur'ân'da ve tarih kitaplarında yer alan daha niceleriyle hayatının sonuna kadar devam etmiştir.

Rabbimizin insanlar için uygun görüp uyguladığı bu sistem, bir buğday tohumunun "nimet" hâline gelme süreci ile büyük benzerlik göstermektedir. Ekim ile toprağın içine hapsedilen buğday tohumu, toprağın içinde çatlar ve toprağı delerek dışarıya doğru hareket eder. Toprağın üzerine çıktığı zaman ise yağmurla, soğukla karşılaşır, kızgın güneşin altında sararıp olgunlaşır. Fakat bu olgunluk yeterli değildir; orakla beli kesilir, harmanda dövülür, değirmende ezilip öğütülür. Bu da yetmez, fırında ateşe atılır. Bir buğday tohumu bile ancak bunca aşamalardan geçtikten sonra sofralarda "nimet" olarak yerini alır.

Ancak yukarıda örnek verdiğimiz Âyetlere bakarak Rabbimizin Kur'ân'da belirttiği peygamberlerden başka hiç kimsenin "muhles" olamayacağı yönünde bir kanaate varılmamalıdır. Fitnelenen, belâlar ve musibetler ile sınanmalara sabreden, arınma-durulma sürecinin gerektirdiği gönül eğitimini ihmal etmeyen, akıl etme ve tefekkür etme düzeyinde kendini iyi yetiştiren herkes "muhles" olup İblis'ten etkilenmeyebilir.

66.        Sizin Rabbiniz, kendi lütfundan nasip arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürüten zattır. Şüphesiz ki O, size çok merhametlidir.

Bu Âyette Rabbimizin insanlara tanıdığı kolaylıklara değinilerek suyun yaratılış amaçlarından biri açıklanmakta, bu yapılırken de dolaylı olarak suyun kaldırma kuvvetine işaret edilmektedir. Âyetin sonunda ise Rabbimizin bu kuralları rahmeti gereği koyduğu ve bundan her alanda faydalanılabileceği mesajı verilmektedir.

67.        Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür!

68.        O'nun sizi kara tarafından yerin dibine geçirmesinden yahut üzerinize bir kasırga göndermesinden güvende misiniz? Sonra kendinize bir Vekil de bulamazsınız.

69.        Ya da sizi tekrar oraya [denize] döndürüp de üzerinize kasırgalar göndermesinden ve böylece ettiğiniz nankörlük sebebiyle sizi boğmasından güvende misiniz? Sonra bu yaptığımıza karşı, bizim aleyhimize size yardım edecek bir koruyucu bulamazsınız.

Bu Âyetlerde, insanların felâkete uğradıkları zaman bütün sahte ilâhları terk edip sadece Allah'a yalvardıkları, fakat güç durumdan kurtulunca yine şirklerine döndükleri belirtilmekte, böylece insan karakterinin genel bir özelliği olan nankörlüğü sergilenmektedir. A'râf Sûresinin tahlilinde genişçe yer verdiğimiz bu konu Kur'ân'da pek çok Âyette dile getirilmiştir:

(Hûd: 9–10) Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, "Kötülükler benden gitti." der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir.

(Tövbe: 75–76) Ve onlardan, "Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız." diye Allah'a söz verenler vardır. Sonra, ne zaman ki Allah, onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar.

(Yûnus: 22–23) O, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür, [yolcular] neşelendiklerinde şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındırarak O'na yalvarırlar: "Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz."Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz.

(Nahl: 53–54) Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O'na sığınırsınız. Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, Rabblerine şirk koşarlar.

(Lokmân: 31–32) Âyetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah'ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için, Âyetler vardır. Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O'nun için dini arındırarak Allah'a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı muktesıttır. Ve Âyetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder.

(Rûm: 33) Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rabblerine yönelerek O'na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir grup, Rabblerine şirk koşarlar.

(Ankebût: 65) İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O'na özgü kılarak Allah'a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar.

(İsrâ: 67) Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, yalvardıklarınız kaybolup giderler. O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür!

70.        Ve andolsun ki Biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık ve karada, denizde taşıtlara yükledik ve temiz-hoş yiyeceklerden onları rızklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan oldukça fazlalıklı kıldık.

Bu Âyette Rabbimiz, Âdemoğullarına pek çok ikramda bulunduğunu ve onu kerim kıldığını beyan etmektedir.

İNSANIN KERÎMLİĞİ: 

Rabbimizin insana verdiği şan ve şeref, Kur'ân'da, meleklerin Âdem'e secde edişini konu alan pasajlarda açıkça ifade edilmiştir:

(Sad: 71–75) Hani Rabbin bir zaman meleklere; "Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Onu tesviye edip, ruhumdan kendisine üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın." demişti. Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler, İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden [görmezden gelenlerden] oldu. [Allah] "Ey İblis! O Benim iki elimle/ kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" buyurdu.

(Bakara: 30) Ve bir zaman Rabbin, meleklere; "Ben yeryüzünde bir halîfe kılacağım [yapacağım]." demişti. "Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi kılacaksın? [yapacaksın] Oysa biz, Seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." demişlerdi. "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim" dedi.

(Lokmân: 20) Allah'ın göklerde ve yeryüzünde de ne varsa hepsini, sizin için boyun eğdirdiğini görmediniz mi? Ve O [Allah] , gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor]

Yaratılışındaki biçimsel mükemmellik de insanın kerimliğinin bir başka yönüdür:

(Tîn: 4–6) Gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hariç –çünkü onlar için kesintisiz bir ödül var– onu alçakların en alçağına döndürdük.

(Teğabün: 3) O [Allah] gökleri ve yeri hakk ile yarattı ve sizi biçimlendirdi. –Biçimlerinizi de ne güzel yaptı!– Ve dönüş yalnızca O'nadır.

(Müminûn: 14) Sonra nutfeyi bir alaka [embrion] yarattık, derken o alakayı bir mudga [bir çiğnem et parçası hâlinde] yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık olarak inşa ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, ne cömerttir!

(Bakara: 138) Allah'ın boyasına! Boyaca Allah'tan daha güzel olan kimdir? –İşte biz sadece O'na ibadet edenleriz.–

Aslında Allah'ın insana verdiği değerin en büyük göstergesi, onu tevhide yöneltip kendi astlarından kimseye kul etmemek istemesi, yani ona doğru yolu göstermesi, gerçekleri öğretmesidir:

(Alak: 3–5) Oku! En üstün olan senin Rabbin ise kalemle öğretendir; insana bilmediğini öğretti.

İşte, yaratılışı böylesine mükemmel olan ve Allah'ın şan, şeref, değer verdiği insan, İblis'in dürtülerine uyarak kötülükleri sonradan kazanmış ve kendisini "aşağılıkların aşağılığı" veya "aşağıların en aşağısı" durumuna sokmuştur.

Bu konuyla ilgili olarak Tîn Sûresi'ndeki açıklamamızın tekrar okunmasını öneriyoruz. [50–45](Tebyînü'l-Kur'ân; c: 1, s: 555–557)

Konumuz olan 70. Âyette, insana verilenlerin ikinci sırasında yer alan karada, denizde taşıtlara yükledik ifadesi, insanın Yaratıcı tarafından kendisine lütfedilen akılla tekerleği bulup kara taşıtlarını yapması ve suyun kaldırma kuvvetini keşfedip denizlerde gemileri yüzdürmesi kast edilmiştir. Bu ifade, insanoğlunun bu ve buna benzer daha birçok gelişmeyi sağlayabilecek donanıma sahip olduğu anlamına da gelmektedir.

Âyetteki ve temiz-hoş yiyeceklerden onları rızklandırdık ifadesi şu şekilde takdir edilebilir:

"Onlara rızk olarak tertemiz meyvelerden, ekinlerden, etlerden, sütlerden, renkleri ve tatları çeşit çeşit, lezzetli, hoşa giden yiyecekler ihsan ettik. Onlara çeşitli türden, renkten, şekilden giyecekler verdik. Muhtelif iklimlerdeki bölgelerde, kendi seçip beğendikleri yörelerdeki güzel manzaralarda bu nimetlerden yararlanıp durmaktalar."

İnsanoğluna yapılan ikramların bu Âyetteki sonuncu sırasında yer alan onları, yarattıklarımızın birçoğundan oldukça fazlalıklı kıldık ifadesinin takdirini ise şöyle yapmak mümkünüdür:

"İnsanı fiziksel olarak, ayakları üzerine dikilip yürüyen ve elleriyle pek çok iş yapabilen bir yaratılışla yarattık. İnsandan başka diğer hayvanlar ise dört ayakları üzerinde yürümektedirler. Başka canlılarda olmayan duygular ve daha pek çok ayrıcalık verdiğimiz insana lütfedilen en önemli fazlalık ise "akıl"dır. İnsan aklı sayesinde konuşma yetisi kazanır, tefekkür kabiliyetini geliştirir, gerçekleri görür, kendisine yararı ve zararı dokunacak şeyleri anlar ve en önemlisi de kendisini yaratanı tanıyabilir."

71.        O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar.

72.        Her kim de burada [dünyada] kör ise işte o, âhirette de kördür. Ve yolca daha şaşkındır.

Âyetteki O gün Biz insanları önderleriyle toplayacağız ifadesinden, - إما م  imâm = önder sözcüğüyle ne kastedildiğine göre üç türlü anlam çıkarmak mümkündür.

1- imâm "Önder" sözcüğüyle "peygamber" kastedilmiştir: Bu takdirde ifadeden; Allah'ın bir ümmet hakkında hüküm vereceği zaman o ümmetin peygamberini de orada bulunduracağı anlaşır ki, bu anlama işaret eden başka Âyetler de vardır:

(Zümer: 69) Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez].

(Nisâ: 41) Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?

(Yûnus: 47) Her ümmet için bir elçi vardır. Elçileri geldiğinde de aralarında adalet gerçekleştirilmiştir. Ve onlar haksızlığa uğramazlar.

2- imâm "Önder" sözcüğüyle "siyasî lider" kastedilmiştir: Bu takdirde ifadeden; hüküm gününde o ümmeti arkasından sürükleyen kişinin de orada bulunacağı anlaşılır ki, bu anlam da Kur'ân'dan destek bulmaktadır:

(Hûd: 98) O [Firavun] kıyamet günü, kavminin önüne düşer. –Artık o [Firavun], bunları [kavmini] ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir!–

3- imâm "Önder" sözcüğüyle "amellerin yazıldığı kitap" kastedilmiştir. Bu takdirde ifadeden; hüküm gününde herkesin kendi amel kitabıyla birlikte hazır bulundurulacağı anlaşılır ki, bu anlam da Kur'ân'a uygundur:

(Yâ-Sîn: 12) Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini de yazarız. Zaten Biz her şeyi bir "imam-ı mübin"de sayıp tespit etmişizdir.

(Kehf: 49) Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve "Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış" derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.

(Casiye: 28–29) Ve her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır: Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte kitabımız, yüzünüze karşı hakkı konuşuyor. Şüphesiz Biz, sizin yaptıklarınızı hep kaydetmiş olanın ta kendisiyiz!

Âhirette "kitap verilişi" Kur'ân'da birçok kez ifade edilmiş olup verilme şekli de Arap örfüne göre tarif edilmiştir. Buna göre, kitabın "sağ"dan verilişi o kişinin cennetlik, "sol"dan verilişi de cehennemlik olduğunun işaretidir:

(Hâkkah: 19–29) Kitabı sağından verilen kişiye gelince de o; "Alın, okuyun kitabımı. Şüphesiz ben hesabıma kavuşacağıma inanıyordum/ kesinlikle biliyordum." der. Artık o, meyveleri sarkmış yüksek bir cennette hoşnut bir yaşamdadır. –Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yiyin, için!– Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; o da; "Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim." der. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti.

(İnşikak: 7–12) İşte, kitabı sağ eline verilen kişiye gelince; o kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecektir. Kitabı kendisine arkasından verilen kişiye gelince; o, ölümü çağıracak ve alevli ateşe girecektir.

71. Âyette geçen فتيل - fetîl = kandil fitili/çekirdeğin iplikçiği ifadesi, Arap örfünde azlıktan kinaye bir deyimdir. Önemsiz, basit, kıymeti olmayan şeyler hakkında bir "darbımesel" olarak kullanılır. [50–46] (Râzi; el-Mefâtihu'l-Gayb) 

Çekirdeğin iplikçiğine bu ismin verilmesi, çekirdek çıkarılırken iplikçiğin de bükülerek çekirdekle beraber çıkması sebebiyledir. Aynı şekilde kıtmir = çekirdeği kaplayan ince zar ve nakir = çekirdekten küçük oyuk sözcükleri de Klasik Arapçada bunun gibi birer deyim olarak kullanılır. Fetîl sözcüğünün bu anlamına göre 71. Âyetteki onlar kandil fitili/çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar ifadesi, "Onların mükâfatları, değer verilmeyecek bir miktarda bile eksiltilmeyecek" anlamına gelir. Bu da, dünyada pek bol olan haksızlıkla, zulümle âhirette hiç karşılaşılmayacak demektir:

(Meryem: 59–61) Sonra onların ardından half [kötü bir nesil] geldi ki, namazı/sosyal desteği kaybettiler [hayatlarından çıkarıp attılar]. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte bunlar [tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler] cennete; Rahmân'ın kullarına görmedikleri hâlde vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O'nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır.

(Tâ-Hâ: 112) Ve her kim mümin olarak sâlihâttan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.

72. Âyette konu edilen "körlük" kalbin körlüğüdür. "Kör" nitelemesi burada mecazi anlamda yapılmıştır ve "dosdoğru yolu göremeyen sapık" anlamına gelmektedir. Buna göre, 72. Âyet, çevresinde bulunan binlerce Âyeti, delili, ibreti görmeyen ve kendisine ihsan edilmiş onca nimetin farkında olmayan kimsenin âhiret nimetlerine karşı da kör olacağını bildirmektedir:

(Tâ-Hâ: 124–126) Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan/Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim/ yaşam vardır. Kıyâmet günü de onu kör olarak haşr ederiz. O der ki: "Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşr ettin?" [Allah] Der ki: "Bu böyledir, Âyetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun." [cezalandırılıyorsun]

(İsrâ: 97–98) Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir velî bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşr edeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o [cehennem] dindi, onlara ateşi artırırız. İşte bu, onların, Âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve "Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?" demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır.

73.        Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni halil [izdaş, yoldaş, dost] edinirlerdi.

74.        Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin.

75.        O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

76–77.     Ve yakında seni arzdan [yurdundan] çıkarmak için, muhakkak ki rahatsız edecekler. O takdirde senden önce elçilerimizden gönderdiğimiz kişiler hakkındaki sünnetimize göre onlar da senin ardından pek az kalacaklardır. –Bizim sünnetimizde herhangi bir değişme göremezsin. –

Bu Âyet grubu doğrudan peygamberimize yöneliktir. Pasajdan anlaşıldığına göre, müşriklerin bazı ödünler istemesi karşısında peygamberimiz de onlara ödün vermeyi düşünmüş, fakat Allah'ın kendisini koruması sayesinde ödün vermemiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, böyle bir durumla sadece peygamberimiz karşılaşmamıştır:

(Hacc: 52) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah, Âyetlerini tahkim eder [güçlendirir]. Ve Allah Alîm'dir [her şeyi en iyi bilen] , Hakîmdir [yasalar koyan, güçlendirendir]

Bu Âyetlerin Yahudiler veya Tebük savaşı hakkında ve Medine'de indiğine dair rivayetler söz konusu olsa da, Sûrenin "Giriş" bölümünde de değindiğimiz üzere, biz Mekkî Âyetlerden oldukları kanaatindeyiz. Çünkü müşrikler, tevhit konusunda peygamberimizden ödün isteme ve onu yurdundan çıkarma plânları yapma gibi eylemlerini peygamberimiz henüz Mekke'de iken yapmışlardır.

Konumuz olan Âyetleri iyi anlayabilmek için öncelikle peygamberimizin elçilikle görevlendirilmesini takip eden on yılda yaşadığı olayları göz önünde bulundurmak lâzımdır. Daha önce de söz konusu edildiği gibi, Mekkeli müşrikler, peygamberimizi tevhidî inanç ve davetinden döndürmek ve İslâm dini ile şirke batmış cahiliye gelenekleri arasında bir uzlaşma yapmaya zorlamak için ellerinden geleni yapmışlar, peygamberimizden taviz koparamayınca da onu etkisiz kılıp amaçlarına ulaşmak için ona mal teklif edip baştan çıkarmak, kendisine ve taraftarlarına sosyal ve ekonomik boykot uygulamak gibi çeşitli yöntemler denemişlerdir. Bununla da yetinmemişler, çeşitli tuzaklara, iftiralara hatta işkencelere başvurmuşlardır. Müşriklerin bu gayretlerinden bir tanesi de Yûnus Sûresinde açıklanmıştır:

(Yûnus: 15–16) Ve Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar; "Bundan başka bir Kur'ân getir yahut bunu değiştir!" dediler. De ki: "Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım. De ki: "Allah dileseydi, ben onu [Kur'ân'ı] size okumazdım ve O, [Allah] onu [Kur'ân'ı] size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan [Kur'ân'dan] önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

Peygamberimiz bütün bu hücumlara ancak Allah'ın ona verdiği destek sayesinde karşı durmuş ve onlara hiçbir ödün vermemiştir. Çünkü 74. Âyetin ifadesinden anlaşıldığı gibi, Allah'ın elçisinin bile Allah'tan yardım almaksızın bâtıla ve küfrün saptırıcı yöntemlerine karşı koyması mümkün değildir.

Rabbimiz 75. Âyette peygamberimizin müşriklere hiçbir ödün vermediğini teyit etmekte ve aksi davranışta bulunsa idi başına neler geleceğini açıklamaktadır. Peygamberimize sanki şöyle denilmektedir:

"Eğer hakkı bildikten sonra küfürle uzlaşma yapsaydın, o dejenere olmuş topluluğu hoşnut edebilirdin, fakat Allah'ın gazabını üzerine çeker ve hem bu dünyada hem de âhirette kat kat azabı tadardın" demiştir.

Rabbimizin bu tehdidi ve peygamberimizin ödün vermeyişi, Hâkkah Sûresinde de yer almıştır:

(Hâkkah: 44–47) Eğer o [elçi; Muhammed] bazı sözleri bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle ondan sağ elini koparırdık [tüm gücünü alırdık]. Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız.

76. Âyet, Kureyşli kâfirlerin peygamberimizi Mekke'den kovmak için gizli bir plân yaptıklarını ortaya çıkarmakta, 77. Âyette eğer peygamberi Mekke'den çıkarırlarsa kendilerinin de orada fazla kalamayacaklarını bildirmektedir. Verilen mesaj, elçiler ve zorba karşıtları arasındaki süreci belirleyen sebep ve sonuç yasasının Allah'ın koyduğu bir yasa olduğu; Sünnetullah denen bu yasanın geçmişte böyle işlediği, Mekkeli müşrikler ile peygamberimiz arasındaki mücadele sürecinde de böyle işleyeceğidir. Rabbimizin kendi yasasını hatırlatarak elçisini zorbalıkla yurdundan çıkarmaya kalkışan müşrikleri uyarması, onlara doğrudan bir tehdit mahiyetindedir. Nitekim müşrikler plânlarını gerçekleştirerek peygamberimizi göçe mecbur bırakmışlar, bunun karşılığında da Rabbimizin tehdidi gerçekleşmiş ve kısa süre sonra Mekke peygamberimiz tarafından fethedilmiştir.

(Enfâl: 33)  Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

78.        Güneşin dülûkundan [batmasından, kaybolmasından] gecenin kararmasına kadar namaz kıl ve sabah Kur'ân'ını da. Çünkü sabah Kur'ân'ı görülecek şeydir.

79.        Ve geceden de. Ayrıca, sana özgü bir fazlalık olarak sen, onu [gece namazını] teheccüd et! [uyanıp gece namazını kıl] Rabbinin, seni güzel bir makama ulaştıracağı umulur.

Bu Âyetler namaz vakitlerini belirleyen ilk Âyetler olup Sûrenin "Giriş" bölümünde de belirttiğimiz gibi Medine dönemine ait Âyetlerdendir.

NAMAZ KAÇ VAKİT OLDUĞU:

Namazın amacı, insanın manevî yücelmesini sağlamak, kişiyi topluma yararlı iyi bir insan hâline getirmektir. Bu amacı gerçekleştirmek üzere, vücudun beslenmesindeki üç öğün gıda gibi namaz da öğünleştirilmiştir. Belirli vakitlerde namaz kılınması istenerek insanın manevî beslenmesinin sürekli olması sağlanmıştır. "Fiilî dua" anlamına gelen "salât'ın [namaz]"ın, müminler için günün belli vakitlerinde yerine getirilecek bir görev olması, öncelikle, insan şuurunda Allah inancının devamlılığını gerçekleştirme gayesini gütmektedir. Dîn psikolojisi araştırmaları ortaya koymaktadır ki, insanın içsel yönelişlerinin ihmal edilmesi onu manen kör bir varlık haline getirmekte, bunun sonucu olarak da kişi iyi bir "yapıcı toplum elemanı" olamamaktadır. Dolayısıyla, namaz kılmak insan için çok önemli bir ödev mahiyetindedir. Bu öneminden dolayı günün belli vakitlerinde [sabah, akşam ve gece] zorunlu olarak bu ödevin yerine getirilmesi istenmektedir:  

(Nisâ: 103) Sonra [korku hâlindeki] namazı tamamlayınca, artık Allah'ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükûnet bulduğunuzda/güvene erdiğinizde, namazı ikame edin. Hiç şüphesiz ki, namaz, müminler üzerine vakti belirlenmiş bir yazgıdır.

Âyetteki  - كتابا موقوتاvakti belirlenmiş yazgı ifadesinden anlaşılmaktadır ki; namaz, sadece vaktinde farzdır, vakti gelmeden farz olmaz, vaktinin dışında da kaza edilmez. Vaktinde kılınmamış namaz, vaktinde yenilmemiş yemek veya vaktinde alınmamış ilaç gibidir, yani geçen geçmiş olur.

Bizlere namaz kılmayı emreden Yüce Rabbimiz, namazları hangi vakitlerde kılmamız gerektiğini de –bizi şeyhe, imama, müçtehide muhtaç bırakmadan–Kur'ân'da açıkça bildirmiştir:  

(Hûd: 114) Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.

Bu Âyette peygamberimize gündüzün iki tarafında [sabah ile akşam] ve gecenin yakın zamanlarında [yatsı] olmak üzere toplam üç vakitte namaz kılması emredilmiştir.

(İsrâ: 78–79) Güneşin dülûkundan [batmasından, kaybolmasından] gecenin kararmasına kadar namaz kıl ve sabah Kur'ân'ını da. Çünkü sabah Kur'ân'ı görülecek şeydir. Ve geceden de. Ayrıca, sana özgü bir fazlalık olarak sen, onu [gece namazını] teheccüd et [uyanıp  kıl] ! Rabbinin, seni güzel bir makama ulaştıracağı umulur.

Bu Âyetlerde de yine peygamberimize güneşin batmasından gecenin  karanlığına değin [akşam], tanyeri ağarırken [sabah] ve geceden bir bölümde [yatsı] namaz kılması emredilmiştir. Yani, emredilen vakitler sabah, akşam ve gecedir. Ayrıca peygamberimize özgü bir ayrıcalık olarak fazladan [ek görev olarak] gece namazını teheccüd etmesi [gece uyuyup uyanarak  kılması] emredilmiştir. 

Dikkat edilirse, Hûd Sûresinin 114. ile İsrâ Sûresinin 78. ve 79. Âyetlerindeki ifadeler aynı olup bu Âyetler namazın vakitlerini belirtmektedir. Ancak bu vakitler Kur'ân'ın genel üslûbuna uygun olarak değişik üslûp ve özdeş sözcüklerle ifade edilmiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu farklı sözcüklerin hepsinin de aynı anlamı taşıyor olmasıdır.

Bu Âyetlerde akşam, sabah ve gece  namazı  olmak üzere üç vakit namaz emredilmektedir. Bu Âyetlere göre öğle ve ikindi namazlarının farz olduğunu söylemek mümkün değildir. Zaten peygamberimizin bazı uygulamalarından, özellikle de öğle ve ikindi namazını bazen beraber kılmasından da öğle ve ikindi namazlarının farz olmadığı, yani namazın aslının beş vakit olmadığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Ne var ki, işin aslı bu konuda ortalıkta dolaşan rivayet dalgaları arasında kaybolmuştur. Oysa namazı beş vakit olarak ifade eden rivayetlerin bazıları uydurma, bazıları da namaz vakitlerini düzenleyen Âyetlerin inişinden evvelki uygulamaları içeren rivayetlerdir.

Meselenin aslını öğrenebilmek için bu Âyetleri iyi anlamak, Âyetleri iyi anlamak için de Âyetlerde geçen  دلوك الشّمس - dülûku'ş-şems ,- قرآن الفجر gur'âne'l - fecr,  - طرفtaraf, تهجّد - teheccüd ve نافلة - nafile sözcüklerinin ne demek olduklarını iyi bilmek gerekmektedir.

دلوك الشّمس - dülûku'ş-şems, dülûk ve Şems sözcüklerinden oluşan bu isim tamlaması, Güneş'in batması, gözden kaybolması demektir. Ancak bazı yorumcular, söz konusu ifadeye "Güneş'in eğilmesi" anlamını vermişlerdir. Tacü'l-Arus ve Lisânü'l-Arab adlı lügatlerde konuyla ilgili dikkat çekici bir ayrıntı verilmiş ve dülûk sözcüğüne "eğilme" anlamının verilme sebebinin namazın beş vakit olarak anlaşılmasını sağlama amacına yönelik olduğu belirtilmiştir. [50–47] (Tacü'l-Arus, c: 13, s: 560–561 ve Lisânü'l-Arab, c: 3, s: 398–399)

 Dülûk sözcüğünün gerçek anlamına göre  dülûku'ş-şems tamlaması "akşam" vaktini ifade eder. Nitekim dördüncü halife Ali, Abdullah b. Mesûd, Said b. Cübeyr, Nehâî, Mükatil, Dahhâk, Süddî, Îbn Abbas ve Mücâhid bu anlamı tercih etmişlerdir.

Buna karşılık dülûk sözcüğüne "eğilme" anlamı vererek sözcükten öğle vaktini anlayanlar da olmuştur. Klâsik kaynaklarda Îbn Ömer, Cabir, Atâ, Katâde ve Hasan'ın bu görüşü benimsedikleri bildirilir.

İsrâ Sûresinin 78. Âyetinde yer alan bu deyimden her iki anlamın birden anlaşılabileceği ileri sürülse de, namazın vakitlerini belirleyen diğer Âyet olan Hûd Sûresinin 114. Âyetindeki ifadeler, söz konusu deyimden "Güneş'in eğilmesi" anlamının çıkarılmasına ve bu anlamdan da öğle namazının kastedildiğinin sanılmasına engel olur. Çünkü Hûd Sûresinin 114. Âyetinde peygamberimize "Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın bir zamanda namaz kılması" emredilmiş ve anlam netleşmiştir. Çünkü Hûd Sûresinin 114. Âyetinde geçen zülefen sözcüğü,  İsrâ Sûresinin 78. Âyetinde geçen ğasak sözcüğü ile aynı anlamda olup "ortalığın karardığı zaman, gecenin ilk saatleri" demektir. Yani, her iki sözcük de "yatsı" vaktine karşılıktır. Bu durumdan kesin olarak anlaşılmaktadır ki, İsrâ Sûresinin 78. ve 79. Âyetindeki emir ile Hûd Sûresinin 114. Âyetindeki emir aynıdır. Yani bu Âyetlerin üçünde de, namaz kılınacak vakitler özdeş kelimeler kullanılmak suretiyle değişik üslûplarla ifade edilmiştir.

Diğer taraftan, birçok yorumcu da dülûku'ş-şems ile ğasakı'l-leyl deyimlerinin ayrı zamanları ifade ettiğini ileri sürmüştür. Oysa bu deyimler ayrı zamanları değil, bir vaktin başını ve sonunu ifade etmektedirler. Şöyle ki:

İsrâ Sûresinin 78. Âyetinde güneşin batmasından itibaren karanlığa kadar namaz kılınması emredilmiştir. Bu ifade, iki namazın değil, bir tek namazın [akşam namazının] vaktini belirlemektedir.

 قرآن الفجر- gur'ane'l-fecr = Sabah okuması anlamına gelen bu ifade ile sabah namazı kast edilmiştir.

- طرف taraf , Bu sözcük nahiye, yan bölge demektir. Bir şeyin "taraf"ından söz edildiği zaman, o şeyin içi değil, dışı anlaşılır. [50–48] (Lisânü'l-Arab, c. 5, s. 589)

Nitekim Fıkıh'ta "İnsanın iki tarafı" ifadesinden, bir taraf olarak insanın anası, babası, dedesi, yani atası; diğer taraf olarak da çocukları ve torunları anlaşılır. Benzer şekilde "masanın iki tarafı" denildiğinde de masanın ikiye ayrılmış hâldeki iki parçası anlaşılmaz, masanın sağında ve solundaki şeyler anlaşılır.

Taraf sözcüğünün çoğulu etraf sözcüğüdür. Bu sözcük de Türkçeye aynen Arapçadaki anlamı ile geçmiştir. Etraf sözcüğü, yöneltildiği şeyin dışı ile ilgilidir. Meselâ, bir kimseye "Etrafına bak" dendiği zaman, o kişi eline, yüzüne, vücuduna değil, sağına, soluna, önüne ve arkasına bakar. Bu örneği "ülkenin etrafı" dendiğinde ülkenin dışının kastedildiği ve anlaşıldığı, "Dünya'nın etrafı" dendiğinde Dünya'nın dışının kastedildiği ve anlaşıldığı şeklinde çoğaltmak mümkündür.

Âyetteki Gündüzün iki tarafı ifadesinden de "gündüz"ün dışında kalan "sabah" ve "akşam" vakitleri anlaşılır. Yoksa "gündüz"ün kısımları, birer parçası olan "kuşluk" ve "ikindi" vakitleri demek değildir.

- تهجّد teheccüd sözcüğünün kökü olan هجد - hecd sözcüğü "ezdat"tan olup iki zıt anlamı da ifade eder. Yani hem "uyumak" hem de "uyanmak" demektir. Hecd sözcüğünün bazı türevleri şöyle meşhurlaşmıştır: Hâcid "uyuyan"; tehcid "uykuyu gidermek, uyandırmak"; teheccüd "uykudan uyanıp namaz kılmak"; müteheccid " geceleyin uyanıp namaz kılan kimse". [50–49] (Lisânü'l-Arab, c.9, s. 31, 32)

- نافلة   nâfile. Bu sözcük asıl üzerine yapılan ziyade [ek] demektir. [50–50] (Lisânü'l-Arab, c. 8, s. 658–660)

Âyetten anlaşıldığına göre, peygamberimiz, gece namazını herkes gibi karanlık bastıktan başlayıp tan ağarıncaya kadar olan zaman içinde kılmayacak, uyuyup uyanarak  kılacaktır.

Sözcük anlamlarının tahlili de bize göstermektedir ki, bu Âyetlere göre öğle ve ikindi vakitlerinde namaz kılınması söz konusu değildir. Âyetlerden anlaşılan, sabah, akşam ve gecenin bir kısmında namaz kılınması, peygamberin ise bu gece namazını teheccüd etmesidir.

Kur'ân'a göre üç vakit olarak vakitlenmiş olan namazların ikisi, bir başka Âyette isimleriyle de anılmıştır:  

(Nûr: 58) Ey iman edenler! Elleriniz altında bulunanlarla, sizden erginlik yaşına gelmemiş olanlarınız üç durumda; sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisenizi çıkardığınızda, ışa [akşam] namazından sonra izin istesinler. Bunlar sizin için üç avrettir [açık ve korumasız, üç zamandır]. Bunlar dışında ne size ne de onlara bir günah yoktur. Aranızda dolaşırlar, birbirinize bakabilirsiniz. Allah, Âyetleri size işte böyle açıklıyor. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.

Sonuç olarak, İsrâ Sûresinin 78 ve 79. Âyetlerinde üç vakitte; sabah, akşam ve  gece vaktinde üç namaz emredildiği gibi, Hûd Sûresinin 114. Âyetinde aynı şeyler emredilmiş; üç vakit [sabah, akşam ve yatsı] namaz kılınması bildirilmiştir.

Vakitleri bildiren Âyetlerde ilk muhatap peygamberimiz olmasına rağmen, emir tüm ümmeti kapsamaktadır. Çünkü ümmete verilen emirler, ümmetin örneği, rehberi, imamı olmak sıfatıyla önce onun şahsında yer tutmakta, ümmeti de onun her yaptığını yapmakla yükümlü bulunmaktadır:  

(A'râf: 158) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, ümmî peygamber olan elçisine iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız."

Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, peygamberimize uymayı emreden bu Âyet, –peygamberimizin öğle ve ikindi vakitlerinde namaz kıldığı hakkındaki rivayetlere dayandırmak suretiyle– öğle ve ikindi vakitlerinin de namaz kılınması emredilmiş vakitlerden olduğu yolunda ileri sürülen iddiaları destekler mahiyette bir Âyet değildir.

Dînimizdeki namaz, oruç, hacc ve zekât görevleri, İbrâhîm peygamberden sonra gelmiş peygamberlerin şeriatlarında da mevcuttu. Mâûn Sûresinden ve Enfâl Sûresinin 35. Âyetinden Mekkelilerin de namaz kıldıkları anlaşılmaktadır. Hatta Alak Sûresinin 9–10. Âyetlerine göre peygamberimiz de peygamber olmazdan evvel eski dinî inancı gereği namaz kılmıştır. Fakat bu namazlar, Kur'ân'dan öğrendiğimiz kadarıyla, özelliğini yitirmiş namazlardır. Dînimiz sehivle, el çırparak kılınan bu namazları düzeltmiş, namazı huşu ekseni üzerinde yeniden şekillendirmiştir. Kur'ân tarafından belirlenen bu şekle peygamberimizin ne bir ilâve ve ne de bir eksiltme yapması mümkün değildir. Bu durumda; A'râf Sûresinin 158Hûd Sûresinin 114. ve İsrâ Sûresinin 78 ve 79. Âyetleri ile açık bir çelişki arz ederek rivayetleri desteklediğini düşünmek yerine, rivayetlerin Kur'ân Âyetlerine uymadığını düşünmek daha mantıklı ve dinimize uyan bir davranış olur. Zaten yukarıda da belirttiğimiz gibi, namazı beş vakit olarak ifade eden rivayetlerin bazıları uydurma, bazıları da namaz vakitlerini düzenleyen Âyetlerin inişinden evvelki uygulamaları içeren rivayetlerdir.

Özetlemek gerekirse; sabah, akşam ve gece [yatsı] namazı vakitleri [üç vakit], Kur'ân ile sabittir. Öğle ile ikindi, –eğer rivayetler doğru ise– peygamberimizin kendi uygulamalarıdır, Allah tarafından emredilmemiştir.

Vakitleri Hûd Sûresinin 114 ve İsrâ Sûresinin 78–79. Âyetleri ile belirlenmiş olan namazın rekât sayısı ise Nisâ Sûresinin 101–103. Âyetlerinde belirlenmiştir. Nisâ Sûresinin 101. Âyetinde de korku hâlinde namazın kısaltılabileceği bildirilmiş, Nisâ Sûresinin 102. Âyetinde de kısaltılmış namaz tarif edilmiştir. Buna göre, namaza duranlar secdeden sonra arkada bekleyenlerle yer değiştireceklerdir. Yani kısaltılmış olarak kılınacak namaz, kıyam, rükû ve secdeden ibarettir; bir rekâttır. 103. Âyette ise, korku hâlinin geçmesinden sonra namazın tam bir biçimde yerine getirilmesi istenmektedir. Nisâ Sûresinde verilen bu bilgilerden, namazın iki rekât olduğu anlaşılmaktadır.

Namaz vakitleri, Hûd Sûresinin 114.ve İsrâ Sûresinin 78 ve 79. Âyetleri ile namazın rekât sayısı ise   Nisâ Sûresinin 101–103. Âyetleri ile "Medine Dönemi"nde son şeklini almıştır. Biz, peygamberimizin ve sahabenin bu konularda farklı uygulamaları olduğundan söz eden rivayetlerin, onların bu Âyetler inmezden evvelki uygulamalarını aktardığını düşünüyoruz.

Hûd ve İsrâ Sûrelerinin başlarında Mekkî oldukları yazsa da, Hûd Sûresinin 1217, ve 114. Âyetler ile İsrâ Sûresinin 72–80. Âyetleri Medenîdir. [50–51] (Râzi, el-Mefâtihu'l-Gayb  Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân)

Birçok yorumcu bu Âyetlerdeki kesin ifadelere karşı çıkamamış, ancak namazın "beş vakit" olduğuna dair rivayetlerde yer alan iddiaları meşrulaştırabilmek için pek çok yol denemişlerdir.

Namazın beş vakit olduğunu ispat için sarf edilen gayretlerden bir tanesi, bu Âyetlerin Mekkî oluşu, söz konusu rivayetlerin ise Medenî olduğu; dolayısıyla bu Âyetlerin mensuh olduğu iddiasıdır. Gayretlerden bir diğeri de aşağıdaki Âyetlerin anlamlarının bozulmak suretiyle mesnet olarak kullanılmak istenmesidir:  

(Kaf: 39–40) O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et ve geceden bir bölümde. Ve secdelerin artlarında da O'nu tesbih et.

(Tâ-Hâ: 130) Artık onların söylediklerine sabret, güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini tesbih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tesbih et ki, hoşnutluğa erebilesin.

(Rûm: 17–18) O hâlde tesbih Allah için. Akşama erdiğinizde de sabaha erdiğinizde de... Göklerde ve yerde hamd de O'na, gece sırasında da öğleye erdiğinizde de...

(Leyl: 1–2) Andolsun bürüyüp örttüğü zaman geceye Ve parıldadığı zaman gündüze

(Şems: 1–4) Güneş'e ve onun parıltısına andolsun ki, onu izlediği zaman Ay'a, ona parlaklık verdiği zaman gündüze, onu sarıp örterken geceye…

Dikkat edilirse, bu Âyetlerde namaz vakitlerini ve namaz sayısını belirleyen bir ifade yoktur. Âyetlerin hepsinde de gündüz ve gecenin belli başlı zamanlarında Allah'ı anmak, O'nu unutmamak, O'nu tesbih etmek emredilmekte ve Allah'ı anmanın gönlü huzura kavuşturacağı vurgulanmaktadır. Gece-g ündüz, sabah-akşam şeklindeki ifadelerin "her an" demek olduğu daha önce de örnekleriyle izah edilmişti. Bu Âyetlerden namaz kılınacağını anlamak ve iddia etmek, tamamen hatalı bir yaklaşımdır.

FARZ NAMAZLARIN NİÇİN GECEYE TAHSİS EDİLME SEBEBİ:

Hûd ve İsrâ Sûrelerinde yer alan Âyetlerle belirlenen namaz vakitleri [akşam, sabah ve gece], günün gece bölümündedir. Bu durumun hikmeti de yine Kur'ân'da mevcuttur:

(Müzzemmil: 1–7)   Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin kalk! Kısa bir süre hariç, gecenin yarısını ayakta geçir veya bundan biraz eksilt. Ya da buna biraz ekle: Ve Kur'ân'ı ağır ağır, düşüne düşüne oku. Doğrusu, Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlüdür [söz bakımından daha etkilidir]. Kuşkusuz gündüz boyu senin için uzun bir dolaşma/uzun bir uğraşı vardır.

Gündüz, ister sıradan birisi olsun, ister peygamber olsun, herkes için çeşitli telaşların yaşandığı bir zamandır. Namaz ise, yine kim olursa olsun, herkesin kendini vermesi, huşû' ve hudû içinde olması gereken bir faaliyettir. Ama iş, güç, harç, borç gibi telaşların hep gündüz cereyan etmesi nedeniyle günün bu bölümünde insanların kendilerini bütünüyle namaza vermeleri mümkün olamamaktadır. Çünkü gündelik işlerin bitmesi gerektiğinden gündüzün herkesin aklı fikri işinde olmaktadır. Nitekim konuyu iyi anlayanlar "Gıllugış [gönül sıkıntısı] ile namaz olmaz" demişlerdir. Tabii, bu sözle kastedilen namaz, İslâm'ın emrettiği namazdır, yoksa çoğunluğun yasak savmak kabilinden kıldığı ve kıldık sandığı şekli namaz değildir. Çünkü zihnin bin bir gaile ile meşgul olduğu anlarda kılınan namaz gerçek namaz değil, bir şekilden ibarettir. Gerçek namaz, kulun gönül huzuru ile kendisini Allah'a teslim ederek kılacağı namazdır.

Bu sebepledir ki, Yüce Allah namaz için vakit olarak akşam, sabah ve gece saatlerini belirlemiş, gündüz de maişet için çalışmaya ayrılmıştır. Yani, Rabbimizin namaz için gönlün boş ve huzurlu olacağı zamanları seçmesi boşuna değildir.

Görüldüğü gibi, bu hususlar Müzzemmil Sûresinin 1–7. Âyetlerinde çok net olarak ifade edilmiştir. Gündüz herkes için bağda bahçede, işyerinde zorunlu ve uzun uğraşılar vardır. Günün sona ermesiyle beraber dışarıdaki bütün işler de biter ve insanlar bu üç vakitte sükûnet için evlerine dönmüş olurlar. Böylece camiye gelebilmeleri, cemaat olabilmeleri de mümkün olmuş olur.

KUTUPLARDA NAMAZ  VAKTİ:

İslâm dini evrensel bir din olduğuna ve tüm kuralları dünyanın her noktasında geçerli olduğuna göre, senenin yarısının gece, yarısının da gündüz olarak yaşandığı kutup bölgelerinde namaz ve oruç ibadetleri nasıl uygulanacaktır?

Bu konu, İslâm'ın evrensel olmadığı düşüncesinin teyidine yönelik olarak entelektüel geçinen bazı çevreler tarafından yeni ortaya atılmış bir mesele olarak gözükse de, aslında çok eskiden beri İslâm bilginlerinin düşünüp değerlendirdikleri bir konudur.

Konuya kitabında ilk yer veren, XI. Yüzyıl fakihlerinden Ebû'l-İhlâs Hasan b. Ammar eş-Şürunbilâlî'dir. Bu zatın "Nuru'l-İzah Şerhi, Merakıye'l-Felah adlı eserinde konu şöyle açıklanmıştır:" [50–52] Nûru'l-İzah Şerhi: Merâkıye-l-Felah. Bu kitap TÜrkiye'de çok meşhur olup tüm ilâhiyat eğitimi veren okulların temek fıkıh öğretim kitabıdır. 

Güneşin batar batmaz hemen doğduğu ülkeler vardır. Bu ülkelerde namazın sebebi olan vakit bulunmadığı için yatsı ve vitir namazları da yoktur. Ancak bir sene kadar sürecek Deccal Günleri'nde namaz vakitleri takdir edilir. Yani, namaz vakitleri için belirli saatler ayrılır. Namazlar o saatler içinde kılınır. Alım satım, oruç, hacc ve iddet gibi meselelerde de takdire göre hareket edilir.

İslâm fakihleri bu konuya kutuplardaki vakti bilerek ve düşünerek değil de "Deccal Günleri" adıyla meşhur olmuş bir rivayete cevap mahiyetinde bir çözüm üretmişlerdir. Bu rivayete göre ileride öyle bir zaman gelecektir ki, dünyanın her yerinde yılın yarısı gece, yarısı da gündüz olacaktır. Ancak bu, muteber olmayan bir rivayettir ve teferruatına burada gereği yoktur.

Görüldüğü gibi, eski zaman din bilginleri, vakti olan namazların kılınacağı, vakti olmayan namazların da kılınmayacağı görüşüne varmışlar, oruçta ise çözümün gündüz sürelerinin insanlar tarafından takdir edilerek bulunacağını öne sürmüşlerdir.

Bu tarz takdirler yapılırken her şeyden evvel Yüce Rabbimizin şu Âyetleri dikkate alınmalıdır:

(Rahmân: 5) Güneş ve Ay bir hesap iledir [hesaba bağlıdır].

(En'âm: 96)  Tan yerini yarandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay'ı zaman ölçüsü kılmıştır. Bu, Güçlü Olanın, Bilenin takdiridir [belirlemesidir]

(Tövbe: 36) Gökleri ve yeri yarattığı gündeki Allah'ın yazgısına göre, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.

(Bakara: 189) Sana hilallerden soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hacc için vakit ölçüleridir. ..."

Âyetlerde Ay ve Güneş hareketlerinin birer vakit ölçüsü olduğu bildirilmektedir. Demek ki, bu ölçüleri iyi bilmemiz ve ihtiyaç duyulan hâllerde kullanmamız gerekmektedir. Nitekim namaz, oruç ve hacc ibadetleri için kutuplarda bulunan bir Müslüman için de bu ölçüler geçerlidir. Bu nedenle kutuplarda bulunan Müslümanlar da ekvator üzerinde yaşayanlar gibi Ramazan ayının hilali görüldüğünde oruca başlayabilme imkânından mahrum değildir. Bunun gibi, Şevval ayının hilali görüldüğünde oruç bırakılabilir, günün namaz kılınması gereken vakitleri de aynı ölçülerle takdir edilebilir.

Bugün yüksek teknolojiye dayalı bilişim ve iletişim imkânları sayesinde artık insanın takdirine bile gerek kalmamıştır. Radyo, televizyon, telsiz gibi araçlarla, istenilen bölgenin zaman dilimleri [gece-gündüz saatleri] sadece kutuplardan değil, uzaydaki herhangi bir noktadan da gayet isabetli olarak kolayca takip edilebilmektedir. Kısacası, anormal beldelerde bulunan insanlar da hayatlarını normal bölgelerde yaşayan insanlarla eş zamanlı hâle getirebilme imkânına sahiptirler. Zaten anormal bölgelerdeki günlük hayatın işleyişi de, normal bölgelerde uygulanan sürelere göre ayarlanmaktadır. Öyle ki, kutuplarda veya uzayda yaşamak durumunda olanlar da çalışma ve dinlenme saatlerini, hatta yemek düzenlerini normal koşullardaki insanlar gibi belirlemektedir. Kutuplarda bulunanların nasıl altı ay uyuyup altı ay çalıştıkları düşünülemezse, diğer dinî ve sosyal etkinlikleri de normal bölgelerdeki düzene aykırı olarak sürdürmeleri gerektiği ileri sürülemez.

Bir Müslüman'ın kutuplara değil, uzaya bile gitmesi durumunda, uzayda gece ve gündüz olmadığından tüm vakitlerin ortadan kalktığını ve buna bağlı olarak da namazın farz olmaktan çıktığını ileri sürmesi mümkün değildir. Uzayda da vakit takdir edilmeli, namazlar vakitlerinde kılınmalıdır.

SABAH NAMAZINDA CEMAATE KATILMAYA, MEYDANDA KUR'ÂN OKUMAYA TEŞVİK:

Sabah namazı vakti, Arapların Kâbe'de Safa ve Merve tepelerinde toplanıp konuştukları, görüştükleri, plân ve program yaptıkları bir vakittir. Peygamberin halkın kalabalık olduğu yerde ve zamanda Kur'ân okumasının diğer vakitlere oranla daha verimli olacağı tabiidir. Çünkü sabah vakti Kur'ân okuyan peygamberi herkesin dinleme ve görme imkânı daha çoktur.

Diğer taraftan, gece uykusunun önceki günün yorgunluğunu ve zihin ağırlığını gidermesi, dolayısıyla insanın sabahleyin bedeni dinlenmiş ve zihni berrak olarak kalkması sebebiyle sabah vakti diğer vakitlere nazaran oldukça elverişli bir vakittir. Böyle bir vakitte yapılan duyuru [tebliğ], diğer zamanlarda yapılanlara nispetle daha etkin, daha verimli olur.

78. Âyetteki قرآن القجر - sabah Kur'ân' ını da ifadesiyle kastedilmiş olması muhtemel bir mana daha vardır ki, bu da sabah namazının cemaatle edâ edilmesinin teşvik ediliyor olmasıdır. Bu takdirde mana "Sabah namazı, çok kişi tarafından şahit olunan [meşhud] namazdır" şeklinde olur.

MAGÂM-I MAHMÛD:

Âyetteki مقاما محمودا magâmen mahmûden ifadesi teknik olarak iki şekilde değerlendirilip iki farklı anlam elde edilebilir.

1- Mahmûden sözcüğü, Âyetteki "seni gönderecektir" fiilinden "hâl" olmak üzere mensuptur, yani, "seni mahmûd [övülmüş] olarak gönderecektir" demektir.

2- Bu sözcük, kendinden önceki magâm kelimesinin sıfatı olduğu için mensuptur. Anlamı "seni güzel bir makama ulaştıracak" şeklinde olur.

Âyetteki magâm veya güzel bir magâm ile ilgili birçok rivayet vardır. Bilindiği gibi, magâm sözcüğü bu rivayetler ışığında daha çok "şefaat magâmı olarak algılanır.

Bize göre, bu tamlama ile "neticesi övgü [metih] olan bir makam" kastedilmiştir. Bu makam öncelikle Allah'ın hoşnutluğu makamı, sonra da Medine Devleti başkanlığı makamıdır.

Tıpkı Meryem Sûresindeki İbrâhîm, İdris ve İsmâîl peygamber örneklerinde olduğu gibi:

(Meryem: 41–57) Kitap'ta İbrâhîm'i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddîk [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi. Bir zaman o, babasına; "Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytâna kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân'a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan bir azap dokunur da şeytan için bir velî [yardımcı] olursun diye korkuyorum." demişti. O [Babası]; "Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol! [defol!]" dedi. O [İbrâhîm]; "Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah'ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum." dedi. Sonra o [İbrâhîm] , onlardan [kavminden] ve onların Allah'ın astlarından ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz ona İshâk'ı ve Ya'kûb'u ihsan ettik. Hepsini de peygamber kıldık [yaptık]. Ve Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili kıldık. Ve Kitap'ta Mûsâ'yı da an/hatırlat. Şüphesiz o arıtılarak saflaştırılmış idi. Ve bir elçi, bir peygamber idi. Biz ona en uğurlu Tur'un [dağın] yan tarafından seslendik ve onu hususî bir konuşmada bulunmak üzere yaklaştırdık. Ve rahmetimizden ona, kardeşi Hârûn'u bir peygamber olarak ihsan eyledik. Ve Kitap'ta İsmâîl'i an/hatırlat. Şüphesiz o, vaadine sadık idi, bir elçiydi, bir peygamberdi. Ve o ehline [ailesine, çevresine] namazı/sosyal desteği ve zekâtı emrederdi. Ve o Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti. Ve Kitap'ta İdris'i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sadık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz onu yüce bir yere yükselttik.

80.        Ve de ki: "Rabbim! Beni, doğruluk girişiyle girdir ve doğruluk çıkışıyla çıkar. Ve bana katından yardımcı bir kuvvet ver."

Peygamberimize bu Âyette emredilen dua, hem hicretin yaklaştığına işaret etmekte hem de ona şöyle bir uyarı içermektedir:

"Nerede ve ne durumda olursan ol, hakkı takip etmelisin. Eğer bir yerden hicret edersen, hakk yolunda hicret etmelisin ve nereye gidersen hakk için gitmelisin."

مدخل صدق  - MUDHALE SIDG, مخررج صدMUHRACE SIDG:

Peygamberimize emredilen duada geçen mudhale sıdg ve muhrace sıdg ifadeleri aslında çok geniş bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla bu ifadenin "kabre girip çıkma, peygamberlik görevine başlayıp bitirme, namaza başlayıp bitirme, dinî görevlere başlayıp bitirme, Mekke'den çıkma Medine'ye girme" gibi anlamlara geldiğini söylemek yanlış olmaz. Bu nedenle ifadenin her iş için "doğrulukla giriş ve doğrulukla çıkış" anlamı verilerek özetlenmesi mümkündür.

Duanın sonundaki Ve bana katından yardımcı bir kuvvet ver ifadesi,  "Bu bozulmuş dünyayı ıslah edebilmem, görevimi sürdürebilmem için bana bir güç ve yetki ver, devletlerden birini benim yardımcım kıl" anlamına gelir. Zira şirki bertaraf edip tevhit ve adaleti sağlayabilmek için maddî güce ihtiyaç vardır. Burada ihtiyaç duyulan güç, dünya nimetlerine sahip olma amacı taşımayıp Allah yolunda, O'nun rızasına uygun bir iş yapmaya yöneliktir. Bu nedenle bu gücü kazanmayı istemek "dünyaya tapmak" değil, bilakis "Allah'a ibadet etmek" demektir. Hatırlanacak olursa, Allah'tan güçlü bir iktidar talebinde bulunan Süleymân peygamber de bu isteğini kendi çıkarı için değil, hayra hizmet için yapmıştır:

(Sâd: 32–33) "Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim." –Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.– "Geri getirin onları bana!" [dedi]. Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.

81.        Ve de ki: "Hakk geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olup gider."

Bu Âyette Rabbimiz, tüm dünyaya şu hususun ilân edilmesini emretmektedir:

"Artık hakk gelmiştir. Bundan sonra kâfirler ne yaparlarsa yapsınlar, hakka zarar veremeyeceklerdir. Çünkü hakkın gelmesi karşısında bâtıl yok olmaya mahkûmdur."

Bu mesaj başka Âyetlerde de verilmiştir:

(Sebe': 49) De ki: "Hakk geldi. Ve bâtıl başlamaz ve geri gelmez."

(Enbiya: 18) Bilakis, Biz hakkı bâtılın üzerine atarız da onun beynini ezer. Bir de bakarsın o, yok olup gitmiştir. Ve nitelediklerinizden dolayı vay hâlinize!

(Hadid: 25) Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları ve Allah'ın dinine ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak üstündür.

82.        Ve Biz Kur'ân'dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve [bu] sadece zalimlerin yıkımını artırıyor.

Bu Âyetten başlamak üzere 89. Âyetin de dâhil olduğu pasaj, Kur'ân'ın özelliklerinden bazılarının ön plâna çıkarıldığı ve bu Sûrenin 41. Âyetinin tefsiri mahiyetinde olan çok önemli bir pasajdır.

Bu Âyette Kur'ân'ın "şifa" ve "rahmet" olmak üzere iki özelliğinden söz edilmiştir.

KUR'ÂN ŞİFA'DIR:

Kur'ân'ın şifa oluşu bedensel hastalıklara değil, zihinsel hastalıklara yöneliktir. Çünkü Kur'ân zihinleri ikna eder, sıkıntı ve bunalımları gidererek gönülleri tatmin eder, insanların ahlakî seviyelerini yükseltir, böylece toplumun dirlik ve düzenini, huzur ve sükûnunu da sağlamış olur. Kur'ân'ın "şifa" ve "rahmet" özelliklerinin inananlar için olduğunun vurgulanması, Kur'ân'dan ancak müminlerin istifade etmeleri sebebiyledir.

Kur'ân'ı rehber edinen ve hüküm kitabı olarak kabul eden kimseler, ondan yararlanarak bâtıl itikatlardan, hurafelerden, kin, buğz, kıskançlık gibi kınanmış huylardan uzaklaşırlar, dolayısıyla psikolojik, aklî ve ahlâkî hastalıklardan şifa bulup Allah'ın rahmetine mazhar olurlar.

Kur'ân'ın bu özelliklerine başka Âyetlerde de dikkat çekilmiştir:

(Yûnus: 57) Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir.

(Fussılet: 44) Ve eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur'ân yapsaydık, elbette: "Âyetleri detaylandırılmalı değil miydi? İster yabancı dilde ister Arapça!" diyeceklerdi. De ki: "O, iman edenler için bir kılavuz ve bir şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur'ân onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir."

KUR'ÂN RAHMET'TİR:

Kur'ân, insana lâzım olan dosdoğru yolu göstererek onu rüşte erdirdiği ve doğru bir yaşam için gerekli olan bilgileri insanın istifadesine sunarak onu bilgi edinmeye teşvik ettiği için, en büyük "rahmet"tir.

Ne yazık ki, Kur'ân'ın rahmet ve şifa oluşu da yine uydurma rivayetler ve düzmece haberlerle çarpıtılmıştır. Bunun sonucu olarak Kur'ân Âyetlerinin yazılı olduğu kâğıt ve benzeri nesnelerin bedensel hastalıklara şifa olduğu gibi Rabbimizin Kur'ân'ı indiriş amacına ters inanç ve kanaatler oluşmuştur. Bu inanç ve kabulle, üzerine Kur'ân Âyetleri üflenmiş su içirilerek çaresiz dertlerden şifa bulunacağı gibi utanç verici uygulamalara gidilmiştir. Bu tür uygulamalar Rabbimizin "Ben her şeyi gerçek ile yarattım" kanununa tamamen ters olan temelsiz uygulamalardır. Kur'ân, mesajı ve önerdiği yaşam modeliyle gönüllere şifadır.

83.        Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer.

Bu Âyette Rabbimiz, insanın verilen nimetlerin kıymetini bilmediğini, bir mahrumiyete uğradığında ise hemen karamsarlığa kapılarak tam bir nankörlük sergilediğini bildirmektedir. Bu genel insan davranışı, en büyük nimetlerden biri olan Kur'ân için de geçerlidir. Yukarıda karakteri çizilen bu nankör insan tipi başka Âyetlerde de konu edilmiştir:

(Fussılet: 51) Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş yalvarır.

(Alak: 6–8) Hayır… Hayır… Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında] , kesinlikle azar [tuğyan eder]

(Hûd: 9–11) Ve eğer, insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak,  kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, "Kötülükler benden gitti" der. Ve kuşkusuz o,  şımarıktır, böbürlenen biridir. Ancak sabreden ve sâlihâtı işleyen kişiler müstesnadır [böyle değillerdir]. İşte bunlar, mağfiret ve büyük ödül kendileri için olanlardır.

(Fecr: 15–16) İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: "Rabbim beni üstün kıldı" der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: "Rabbim beni aşağıladı."  der.

(Me'âric: 19–21)Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller]

84.        De ki: "Herkes bulunduğu hâl üzerine iş yapar. Bu durumda Rabbin, yol olarak kimin en doğru olduğunu daha iyi bilendir.

Âyette geçen شاكلته - şâkiletihi ifadesi, mizacına göre, karakterine göre, niyetine göre, dinine, mezhebine göre gibi anlamlarda anlaşılabilir.

Buna göre Âyetin mesajı, "Eğer nefsi aydınlanmış, hayırlı, temiz ve ulvî, yüce bir nefis ise, ondan faziletli ve kıymetli ameller sudur eder. Yok, eğer nefis bulanık, adi, kötü, sapıtmış, zulmanî ise, ondan da kötü ve değersiz fiiller sâdır olur" demektir.

Bu Âyette müşriklere karşı yumuşak bir üslûpla yapılan uyarı ve tehdit, başka Âyetlerde meydan okuyan bir üslûpla da yapılmıştır:

(Hûd: 121–122) Ve iman etmeyen o kişilere de ki: "Elinizden geleni geri koymayın! Şüphesiz biz yapıcılarız. Bekleyin! Şüphesiz biz bekleyenleriz.

85.        Ve sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir/işindendir. Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir."

Ruh kavramı bugüne kadar dinli veya dinsiz, Müslim veya gayrimüslim birçok kişinin ilgi alanına girmiş, cahil veya bilgin birçok kimse tarafından ruh hakkında yüzlerce kitap kaleme alınmıştır. Bu eserlerde genellikle şu konular işlenmiştir:

Bütün bunlardan başka, ruh ile ilgili bu eserlerde ruh çağırma, telepati, medyumluk, yoga, doğru rüya, büyü, sihir ve reenkarnasyon [ruh göçü] gibi konuların açıklanmasına da çalışılmıştır.

Gerek bu soruların gerekse onlara verilen cevapların Kur'ân'a ne kadar uygun oldukları Kadr Sûresinin tahlilinde tarafımızdan incelenmiş ve Ruh ile ilgili Kur'ân'ın yaklaşımı açıkça ortaya konulmuş idi. Bu nedenle konu üzerinde durmuyor, ilgili bölümün yeniden okunmasını öneriyoruz. [50–53] (Tebyinü'l-Kur'ân c: 1, s: 482–486)

İlgili bölüm okunduğunda, konumuz olan Âyette sözü edilen rûh' un "vahiy" olduğu ve Rabbimizin "vahiy" konusunda insanlara çok az bilgi verdiği gerçeği hemen hatırlanacaktır.

86.        Ve andolsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra Bize karşı kendine bir Vekil bulamazsın.

87.        Rabbinden bir rahmet olarak ayrı [Biz bunu yapmadık]. Gerçekten O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.

"Ruh"un [vahyin] önemine değinilen bu Âyetlerde Rabbimiz; rahmeti gereği lütfettiği ruhu [vahyi] isterse ortadan kaldıracağını, ama eğer bunu yaparsa, bu işten insanların zararlı çıkacağını ihtar etmektedir.

Bu sözler ilk bakışta peygamberimize söylenmiş görünüyorsa da, asıl hitap, Kur'ân'ı peygamberimizin uydurduğunu veya Kur'ân'ı ona başka bir kişinin öğrettiğini iddia eden kâfirleredir. Burada onlara Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğu söylenmektedir:

"Bizim elçimiz Kur'ân'ı kendisi uydurmadı, bilakis Biz onu ona ihsan ettik. Eğer Biz Kur'ân'ı ondan geri almak istesek, ne Peygamber'in böyle bir şey uydurmaya, ne de kimsenin onun böyle mükemmel bir kitap sunmasına yardım etmeye gücü vardır."

88.        De ki: "Andolsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler."

89.        Ve andolsun ki, Biz bu Kur'an'da insanlar için her örnekten evirip çevirmişizdir. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasından kaçındılar.

85. Âyette vurgulanan "ruhun [vahyin] Allah'ın kendi işi olduğu" hususu bu Âyetlerde daha güçlü bir şekilde ifade edilmektedir. Bilinen-bilinmeyen tüm insanların [Gerek Mekke'de gerekse dünyanın diğer yerlerinde yaşayan herkesin] bir araya gelmeleri hâlinde bile böyle bir mucizenin oluşturulamayacağı açıklanarak herkese sanki "Buyurun, siz de uydurun, hep birlikte de çalışabilirsiniz!" diye meydan okunmaktadır.

Gerçekten de Kur'ân dil, üslûp, öne sürdüğü deliller, konular, ana fikir, öğretiler ve gayble ilgili önceden verdiği haberler bakımından öyle bir mucizedir ki, onun benzerini meydana getirmek insan gücü dâhilinde değildir.

Buradaki meydan okuma, Kur'ân'ın peygamberin kendi düzmesi olduğu iddiasındaki akılsızlaradır. Bu meydan okuma sadece Mekke döneminde ve bu Âyette değil, başka Âyetlerde ve Medine'de de yapılmıştır:

(Bakara: 23–24) Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir Sûre siz getirin ve Allah'ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz. Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş'ten korunun.

(Yûnus: 38)  Yahut "Onu kendisi uydurdu" diyorlar. De ki: "Öyleyse siz benzeri, bir Sûre meydana getirin. Allah'ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz." [50–54]

(Hûd: 13) Yahut "Onu kendisi uydurdu" diyorlar. De ki: "Öyleyse, uydurma da olsa benzeri, on Sûre getirin. Allah'ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz."

(Tûr: 33–34) Yahut onu kendi uydurup söyledi diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar.

(Yûnus: 15–16) Ve Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar:   "Bundan başka bir Kur'ân getir yahut bunu değiştir." dediler. De ki: "Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım. De ki: "Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve onu size bildirmemiş olurdu. Ben ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

(Sâd: 29) [Bu] Temiz akıl sahipleri onun Âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.

(Zümer: 27–28) Andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir Kur'ân [okuma olarak] bu Kur'ân'da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. Umulur ki takvalı davranırlar.

(Fussilet: 3) Bu, Arapça bir Kur'ân [okuma] olarak, bilen bir kavim için Âyetleri detaylandırılmış bir kitaptır.

(Zuhruf: 2–3) Apaçık kitaba andolsun ki Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur'ân [okuma] yaptık.

(Enfâl: 31–32) Onlara Âyetlerimiz okunduğu zaman, "İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, evvelkilerin efsanelerinden başka bir şey değildir." demişlerdi. Bir vakit de, "Ey Allah'ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver." demişlerdi.

89. Âyetin sonundaki Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasından kaçındılar ifadesi insanların inkârcılıkta inat ettikleri anlamına gelmektedir. Bu inat, onların kendi çıkarlarına, rahatlarına ve konforlarına çok düşkün olmalarından kaynaklanmaktadır.

(Ahzab: 12–13) Ve o vakit münafıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar; "Allah ve elçisi bize bir aldanıştan başka bir vaat yapmamış." diyorlardı. Ve hani bunlardan bir grup; "Ey Yesrib [Medine] halkı! Sizin için duracak yer yok, hemen dönün." diyorlardı. Onlardan bir kısmı da, "Evlerimiz gerçekten savunmasızdır." diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Hâlbuki onlar [evleri] savunmasız değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

(Sebe': 43) Ve kendilerine açık deliller hâlinde Âyetlerimiz okunduğu zaman onlar; "Bu, başka değil, sadece sizi atalarınızın taptığı tanrılardan men etmek isteyen bir adamdır." dediler. Ve "Bu [Kur'ân] uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir." dediler. O küfretmiş olan kimseler kendilerine hakk geldiği zaman; "Şüphesiz bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir." dediler.

(Ankebût: 47–52) Ve işte böylece sana Kitab'ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Bunlardan [Yahudi olmayan Araplardan] da ona inanan kişiler vardır. Âyetlerimizi ancak ve ancak kâfirler bile bile reddederler. Ve sen bundan önce,  bir kitaptan okur değildin. Onu sağ elinle yazmazdın da. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı. Bilakis o [Kur'ân] , kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde [yer eden] apaçık Âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak ve ancak zalimler bile bile reddederler. Ve "Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım." Kendilerine okunan Kitab'ı Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır. De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olan şeyleri bilir. Batıla inanan ve Allah'ı inkâr eden kimseler; işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

KUR'ÂN, GERÇEĞİ HER ŞEKLİYLE ANLATIR:

89. Âyetteki Ve andolsun ki biz bu Kur'ân'da insanlar için her örnekten evirip çevirmişizdir ifadesi, Kur'ân'da her şeyin detaylandırıldığı, enine boyuna işlendiği, konulmuş olan ilkelerin tümünün yararının ve zararının herkes tarafından kabul edilebilir makul ve mantıklı gerekçelerle açıklandığı anlamına gelmektedir.

Nitekim Kur'ân'da Allah'ın varlığına ve birliğine, âhiretin gerçekliğine afak ve enfüsten binlerce delil getirilmiştir. Diğer taraftan Kur'ân'daki kıssalarla da Nûh, Ad, Semûd gibi kavimlerin; küfür ve azgınlıkta ileri giden Firavun gibi tiranların; Hûd, Salih, Mûsâ ve İsa gibi peygamberlerin nasıl her türlü belâlarla sınandığı haber verilmiş, böylece insanların bu kıssalarda yapılan açıklamaları tefekkür ederek Allah'ın yöntemini [Sünnetullah'ı] kavramaları ve olanlardan ders almaları istenmiştir. İnsanlar ise bütün bu açıklamalara, öğütlere rağmen küfürlerini devam ettirmişlerdir.

90–93.     Ve "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin. Yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız" dediler. Sen de ki: "Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!"

94.        Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece "Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?" demeleri engel olur.

95.        De ki: "Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik."

96.        De ki: "Benim aramda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O, kullarına Habir'dir [en iyi haberi olan, bilendir] , Basîr'dir [en iyi görendir]

Bu Âyet grubunda yalanlayıcıların yalanlama gerekçeleri ve ileri sürdükleri bahaneler açıklanarak aslında kendilerine mucizelerin en büyüğü gelmiş olan kâfirlerin kendi kafalarında geliştirdikleri mucize isteklerine ikinci kez cevap verilmektedir.

BEŞER'E GELEN ELÇİ BİR İNSAN OLMALIDIR:

Kur'ân'da verilen bilgilere göre, müşrikler gönderilen elçinin kendilerinden biri olmasını hazmedememişler ve bir insanın Allah'ın elçisi olabileceğini hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.

Rabbimiz ise aynı cinsten olan yaratıkların birbirlerine daha meyyal olmaları sebebiyle insanlara gönderilecek elçilerin de insan olması gerektiğini açıklamıştır. 95. Âyette yer alan eğer yeryüzünde sakin sakin yürüyen melekler olsaydı, Biz elbette onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik ifadesi, düşünüldüğünde herkesin rahatlıkla kabul edeceği bu türdeşlik ilkesini vurgulamaktadır.

94. Âyette geçen yol gösterme ifadesinden ise elçilerin "tebliğ" görevleri yanında "tebyinde bulunma" ve "nasihat etme" görevlerinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Buna göre peygamber, hem toplumunu kendisine vahyedilen ilkeler doğrultusunda eğiterek ıslah etmeye çalışmalı, hem de bâtıla giden yolları kapatmaya gayret göstermelidir. Bunu yaparken de tebliğ ettiği ilkeleri önce kendi hayatına uygulayarak toplum önünde canlı bir örnek oluşturmalıdır. Çünkü yapılan davetin yanlış anlaşılma ihtimali ancak bu davranış normlarına uyularak ortadan kaldırılabilir.

Açık bir gerçektir ki, insan topluluğu içinde bu tür görevler ancak yine bir insan tarafından başarılabilir. İnsanların içinde yaşayarak onlara vahyi aktarabilecek, karşılaştıkları hayat sorunlarına ortak olduğu için onlara rehberlik edip yaşayışlarını düzeltebilecek, yaşam tarzıyla örneklik ederek etrafındakileri yanlışlardan uzak tutabilecek bir elçinin de behemehâl "insan" olması gerekmektedir. Şayet Allah insanlara bir "melek" elçi göndermiş olsaydı, onun yapabileceği tek şey sadece vahyi insanlara aktarmak olurdu. Bir "melek"le karşı karşıya kalan insanların ise ondan bilgi almaya asla güçleri yetmezdi.

Bu gibi nedenlerle Yüce Allah, insanları uyarmak ve onlara öğüt vermek üzere onlarla aynı şeyleri hisseden, onlarla aynı dili konuşan, onları her yönüyle anlayan ve tahammül derecelerini bilen birini, bir "insan"ı elçi olarak tayin etmiştir. Bu elçi, Allah'ın mesajını ilk uygulayan kişi olarak diğerlerine de örnek olmak suretiyle insanlara doğru yönü nasıl bulabileceklerini gösterecek, eğer insanlar takındıkları lakayt ve yanlış tutumu sürdürecek olurlarsa, onları kendilerini bekleyen felâket konusunda uyarıp dikkatlerini çekecektir.

Ne var ki, sağduyulu insanların kolayca ve gönül huzuruyla kabullenecekleri Allah'ın elçi göndermedeki bu yöntemi müşrikler tarafından hayretle karşılanmış, hem bizzat peygamberlik kurumu hem de peygamberin duyurduğu "yeniden dirilme" konusu akılsızca gerekçeler ileri sürülerek reddedilmiştir.

Elçilerin meleklerden olması beklentisine karşılık onların hep insanlardan seçildiği, Kur'ân'da başka Âyetlerde de konu edilmiştir:

(Âl-i İmran: 164) Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi Âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

(Tövbe: 128) Hiç kuşkusuz, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara sevecen ve merhametli bir elçi gelmiştir.

(Bakara: 151) Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik ki size Âyetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretiyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.

(En'am: 8–9) Ve "Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!" dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık, iş mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. Eğer Biz onu [Peygamberi] , Biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve katmakta olduklarını onlara elbette katardık [onlar yine düştükleri kuşkuya düşerlerdi]

(Yûnus: 2) İnsanları uyar ve inananlara ‘Rabbleri nezdinde keskinlikle kademe sıdk olduğunu müjdele' diye kendilerinden bir adama vahy edişimiz onlara tuhaf mı geldi? O kâfirler; "Hiç şüphesiz bu kesinlikle apaçık bir sihirbazdır/sihirdir." dediler.

Elçinin kendi içlerinden biri olmasına başka kavimler de itiraz etmişlerdir:

(Kamer: 23–26) Semûd da o uyarıları yalanladı: "Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz" dediler. "Zikir/öğüt, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır". Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.

(Teğabün: 6) Bu, kendilerine elçileri açık deliller ile geldiğinde, "Bir beşer mi bize yol gösterecek?" deyip de kâfirleşmeleri ve sırt çevirmeleri nedeniyledir. Allah muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir, övülmeye lâyıktır.

(Müminûn: 47) Sonra da dediler ki: "Bu ikisinin kavimleri bize kölelik ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız?"

(İbrâhîm: 10) Elçileri dedi ki: "Gökleri ve yeri yaratan, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağıran ve belirlenmiş bir süreye kadar sizi erteleyen Allah hakkında da şüphe mi var?" Onlar; "Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O hâlde bize apaçık bir delil getirin!" dediler.

96. Âyetteki Benim aramda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter ifadesi şu anlama gelmektedir:

"Allah, benim sizi ıslah etmek için harcadığım tüm çabalardan ve sizin benim görevimi engellemek için harcadığınız tüm çabalardan haberdardır. O'nun şahitliği yeter, çünkü nihai hükmü O verecektir."

Rabbimizin Kur'ân'da gerek elçisinin şahsına yönelik itirazlar olarak gerekse müşriklerin değişik mucize beklentileri olarak ana hatları ile bildirdiği hususlar, aşağıdaki rivayetlerde bazı olaylar nakledilerek yer almıştır:

MUCİZE İSTEYENLER:

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebû Küreyb... Îbn Abbâs'tan nakletti ki, o şöyle demiş: Bir gün güneş battıktan sonra Kâ'be'nin arkasında Rebîa'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Harb oğlu Ebû Süfyân, Abdüddâr oğullarından bir adam, Esed oğullarının kardeşleri Ebû'1-Bahterî, Esed oğlu Muttalib oğlu Esved, Esved oğlu Zenı'a, Muğîre oğlu Velîd, Hişâm oğlu Ebû Cehil, Ebû Übeyy oğlu Abdullah, Halef oğlu Ümeyye, Vâil oğlu Âs, Sehm kabilesinden Haccâc'm iki oğlu Nübeyhâ ve Münebbih kendi aralarında toplandılar. Ve dediler ki:

- Muhammed'e bir heyet gönderin, onunla-konuşsun, tartışsın ve onu âciz bıraksın. Böylece sizin mazeretiniz kalmaz.

Bunun üzerine Hz. Peygambere bir heyet gönderdiler ve dediler ki.

- "Kavminin eşrafı seninle konuşmak için toplandı"

Rasûlullah (s.a.) hak yola girme konusunda onların durumunda bir şey [değişiklik] olduğunu zannederek koşa koşa geldi. Hz. Peygamber onların doğru yola gelmesini çok istiyor, seviyordu. Onların karşı çıkmaları kendisine zor geliyordu. Nihayet varıp yanlarına oturdu. Onlar dediler ki:

- "Ey Muhammed, biz seni bir daha mazeretimiz kalmasın diye çağırdık. Allah'a andolsun ki Araplardan kavmi arasına, senin kavminin arasına girdirdiğinden daha kötü bir şey girdiren kimseyi tanımıyoruz. Sen, babalara küfrettin, dini ayıpladın, rüyaları budalalıkla niteledin, tanrılara hakaret ettin ve topluluğu dağıttın. Seninle bizim aramızda olan her konuda işlemedik bir kötülük bırakmadın. Sen bu sözü getirmekle maksadın bir mal elde etmek ise, sana malımızdan toplayalım ve sen içimizde en çok malı olan kişi ol. Eğer maksadın aramızda şeref elde etmekse, seni başımıza efendi yapalım. Eğer kral olmak istiyorsan, üzerimize kral yapalım. Eğer senin gördüğünü söylediğin ve sana gelen şey bir cin ise –böyle olabilir–, o zaman seni iyileştirmek için tabip aramak için malımızı sarf edelim. Ve bu konuda seni mazûr sayalım." Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:

-"Sizin söylediklerinizden hiç biri yok bende. Size getirdiğim şeyi, ne malınızı istemek için, ne üstünüzde şeref elde etmek için, ne de kral olmak için getirdim. Yalnızca Allah Teâlâ beni size vekîl olarak gönderdi. Bana bir Kitap indirdi. Sizi müjdelememi ve uyarmamı emretti. Bunun üzerine ben de size, Rabbimin risâletini tebliğ ettim ve öğütte bulundum. Size getirdiğim şeyi kabul ederseniz; bu, sizin dünya ve âhirette payınıza düşen şeydir. Eğer reddederseniz; Allah'ın emri uyarınca sabrederim. En sonunda Allah benimle sizin aranızda hükmünü verir.

"Ya da Rasûlullah (s.a) buna benzer sözler söylemişti.

Onlar dediler ki:

-"Ey Muhammed; sana açıkladığımızı kabul etmezsen, bilmiş ol; artık insanlardan hiç birisi sana karşı diyar bakımından bizim yanımızda daha dar, mal bakımından daha az, geçim bakımından da daha sıkıntılı bir durumda olamaz. O zaman Rabbinden dile de –seni gönderdiği o şeyle gönderen Rabbinden– çevremizi bize daraltan şu dağları yürütsün ve ülkemizi düzeltsin. Orada tıpkı Irak'ta, Şam'da bulunan ırmaklar gibi ırmaklar kaynatsın. Atalarımızdan göçmüş olanları geri göndersin. Bize gönderecekleri arasında Kusayy Îbn Kilâb da bulunsun. Çünkü o, doğru sözlü bir ihtiyardı. Senin dediğini ona soralım, bakalım doğru mu söylüyorsun, yoksa bâtıl mı? Eğer istediğimizi yaparsan ve onlar da seni doğrularlarsa, biz de artık seni tasdik ederiz. Senin Allah katındaki mertebeni kabul ederiz. Ve senin, dediğin gibi Allah'tan gönderilmiş bir elçi olduğuna inanırız."

Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki:

-"Ben, bunun için peygamber olarak gönderilmedim. Ben, Allah katından bana verileni size getirmek üzere geldim. Ben, gönderildiğim risâleti size tebliğ ettim. Eğer kabul ederseniz; bu, sizin dünya ve âhiretteki nasibinizdir. Eğer reddederseniz ben, Allah'ın emrine sabırla rıza gösteririm. Tâ ki benimle sizin aranızda hükmünü versin."

Onlar dediler ki:

-"Eğer bu dediğimizi yapmazsan, kendini tut ve Rabbinden bize senin söylediğini doğrulayan bir melek göndermesini iste de biz ona senin için müracaat edelim. Yine Rabbinden iste de senin için bahçeler, köşkler, altın ve gümüşten hazineler yapsın ve senin, aramakta olduğunu sandığımız şeylere ihtiyacın kalmasın. Çünkü sen, çarşı pazarda duruyor ve bizim gibi geçim peşinde koşuyorsun. İşte o zaman senin Rabbin katında bir mevkiin olduğunu, üstünlüğün bulunduğunu öğreniriz. Şayet iddia ettiğin gibi bir rasûl isen..."

Rasûlullah (s.a.) onlara şöyle dedi:

-"Ben, bunu yapacak değilim. Ben, Rabbimden böyle şeyler isteyecek birisi değilim. Ve ben bunun için size peygamber olarak gönderilmedim. Allah beni müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. Size getirdiğimi kabul ederseniz, bu, sizin dünya ve âhiretteki nasibinizdir. Eğer reddederseniz, ben Allah'ın emrine sabreder, rıza gösteririm. Tâ ki benimle sizin aranızda hükmünü versin."

Onlar dediler ki:

-"Öyleyse senin iddia ettiğin gibi, Rabbin her şeyi yapmaya muktedir ise bize göğü indir. Çünkü biz, bunu yapmadığın takdirde sana inanacak değiliz."

Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki:

-"Bu, Allah'a ait bir şeydir. İsterse sizin için öyle yapar."

Onlar dediler ki:

-"Rabbinin, bizim seninle beraber oturacağımızı ve sana sormak istediğimiz şeyi soracağımızı, dilediğimiz şeyleri isteyeceğimizi bilmesine, sana gelip bizim müracaat edeceğimizi bildirmesine ve bu konuda getirdiğine inanmazsak bize ne yapacağını haber vermesine gelince: Duyduk ki bütün bunları sana Yemâme'de kendisine Rahmân denilen bir adam bildiriyormuş. Doğrusu, Allah'a andolsun ki, biz, Rahmân'a ebediyen inanmayız. Artık ey Muhammed, senin bize beyan edeceğin bir özrün yok. Allah'a andolsun ki, biz, senin bu yaptıklarına karşılık seni bırakacak değiliz. Ya sen bizi mahvedeceksin, ya da biz seni...

" Onlardan bir kısmı da dediler ki:

-"Biz Allah'ın kızları olan meleklere ibadet ederiz."

Bir başka grup da dedi ki:

-"Allah'ı melekleriyle beraber karşımıza getirmedikçe sana iman etmeyiz."

Onlar böyle deyince, Rasûlullah (s.a.) kalktı. Onunla beraber halası oğlu Abdullah Îbn Ebû Ümeyye –ki, bu Abdülmuttalib'in kızı Atîke'nin oğluydu– kalktı ve şöyle dedi:

-"Ey Muhammed, kavmin sana anlatacaklarını anlattı, sen onların anlattıklarından hiç birini kabul etmedin. Sonra kendileri için senden bazı şeyler istediler ki, bunlar vesilesiyle Allah katındaki makamını öğrensinler. Sen, bunu da yerine getirmedin. Sonra senden kendilerini korkuttuğun azabın çabucak gelmesini istediler. Allah'a andolsun ki, sen, göğe merdiven dayayıp yükselmedikçe ve ben de sen dönünceye kadar bekleyip sen beraberinde dört melekle birlikte söylediğine şahadet eden yayılmış bir nüsha ile birlikte gelmedikçe sana ebediyen iman etmem. O melekler senin dediğine şahadet etmelidirler. Allah'a yemin ederim, eğer sen bunu yapmış da olsan, öyle sanıyorum ki, ben yine seni doğrulayacak değilim."

Sonra Hz. Peygamberin yanından ayrılıp gitti. Rasûlullah (s.a.) da onların yanından ayrılıp hüzün dolu olarak evine döndü. Çünkü kavmi kendini çağırdığı zaman, onların iman edeceklerini ummuştu. Fakat onların imandan uzaklaştıklarını görünce eseflendi, kederlendi.

Ziyâd b. Abdullah el-Bekkâî, Îbn İshâk'tan bu rivayeti aynı şekilde nakleder. Îbn îshâk der ki: "Bana bunu ilim ehlinden bir kısmı, Saîd b. Cübeyr ve İkrime kanalıyla Abdullah b. Abbâs'tan nakletti." Sonra da aynı rivayeti zikreder.

Allah Teâlâ, bu kâfirlerin toplanmış oldukları bu mecliste doğru yolu bulmak için o şeyleri gerçekten istemiş olsalardı, onların isteğini karşılardı. Ne var ki, onların bu isteklerini sırf küfür ve inat olsun diye istediklerini çok iyi bildiği için Rasûlüne şöyle demiştir:

-"Dilersen onların istediklerini sana veririz, ama bundan sonra da küfredecek olurlarsa, âlemlerde hiç bir kimseyi azaplandırmadığımız biçimde onları azaplandırırız. Ama dilersen onlar için tövbe ve rahmet kapısı açılır."

Hz. Peygamber şöyle karşılık verdi:

"Hayır, onlar için tövbe ve rahmet kapısının açılmasını dilerim" dedi.

Nitekim 59. âyette Abdullah b. Abbâs ve Zübeyr b. Avvâm'dan nakledilen hadis geçmişti. Furgân sûresinde de şöyle buyrulur: "Şöyle dediler:

–Bu ne biçim peygamber ki, yemek yiyor, sokaklarda geziyor? Ona beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bostanı olsaydı ya! Bu zâlimler, müminlere ‘sizin uyduğunuz sadece büyülenmiş bir adamdır' dediler. Sana nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar. Dilerse sana bunlardan daha iyi olan, içlerinden ırmaklar akan cennetler verebilen ve köşkler kurabilen Allah, yücelerin yücesidir. Zaten onlar kıyamet saatini de yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır" (Furgân: 7–11)

"Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız ."Âyet-i kerîme'deki "Yenbu'a" kelimesi "akan, göze" demektir. Onlar, Hicaz toprağında akan bir göze istiyorlardı. Gerçi bu, Allah için pek kolaydı. Dilerse onu yapar ve onların istediklerinin hepsine cevap verirdi. Ama Allah, buna rağmen onların doğru yola dönmeyeceklerini biliyordu. Nitekim Allah Teâlâ bu gibiler hakkında şöyle buyurmaktadır:

 "Doğrusu, üzerlerine Rabbinizin sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar" Yûnus Sûresinin 96–97. Âyetleri).

Bir başka âyet-i celîle'de ise şöyle buyrulur. "Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değillerdi. Fakat onların çoğu bunu bilmezler" (En'âm: 111)  

"Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşüresin.

"Sen bize kıyamet günü göğün parçalanıp düşeceğini söylüyorsun. Etrafa yayılacağını bildirerek tehdit ediyorsun. Öyleyse bunu dünyada acele olarak yap ve parça parça göğü üzerimize indir. Bu ifade onların:

"Ey Allah'ımız! Eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır !" (Enfâl Sûresinin 32. Âyeti) kavli gibidir. Şuayb (a.s)'ın kavmi de ondan aynı şeyleri istemiş ve demişlerdi ki:

"Eğer doğrulardan isen bizim üzerimize gökten bir parça indir" (Şuarâ Sûresinin 187. Âyeti)

Bunun üzerine Allah Teâlâ onları, gölgelik günün azabıyla cezalandırmıştı. Doğrusu o günün azabı pek büyüktü. Âlemlere rahmet olarak gönderilen tövbe peygamberine gelince: O, bunların bekletilmesini ve kendilerine süre tanınmasını istemiştir. Belki Allah, onların soyundan Allah'a ibadet edip şirk koşmayan bir nesil çıkarır diye. Gerçekten de böyle olmuştur. Çünkü yukarıda adı geçen o kişilerden bir kısmı daha sonra Müslüman olmuş ve İslâm'da güzel mertebelere ermişlerdir. Hatta Hz. Peygambere o son sözü söyleyen Abdullah b. Ebû Ümeyye tamamen teslim olarak İslâm'a girmiş, Allah Azze ve Celle'ye dönmüştür.

"Yahut da altından bir evin olsun!"

Abdullah b. Abbâs, Mücâhid ve Katâde, burada geçen "zuhruf" kelimesinin altın anlamına geldiğini söylerler. Hattâ Abdullah b. Mes'ûd'un rivayetinde bu âyet şu şekilde okunur: "Veya göğe yükselesin. Biz sana bakıp dururken bir merdivenle göğe çıkasın.[50–55] (Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, Îbn-i Kesir, Îbn-i Hişam; es-Siretü'n-Nebeviye, 1, 236–238)

97–98.     Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir velî bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o [cehennem] dindi onlara ateşi arttırırız. İşte bu, onların, Âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve "Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?" demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır.

Bilindiği gibi, Rabbimiz rahmeti gereği kitap indirmiş, elçi göndermiş ve akıl gibi bir nimet verdiği insanı bıkıp usanmadan uyarmıştır. Allah'ın bu lütfuna rağmen sapıklık sergileyerek değişik üslûplarla evire çevire açıklanmış apaçık Âyetleri inkâr edenler ise cezalarını mutlaka çekeceklerdir. İşte, daha evvel birçok Âyette yer almış olan bu ilke, burada bir kez daha tekrarlanmaktadır.

Allah sadece kendi hidayetine ulaşmak isteyen kimseleri doğru yola ulaştırmakta, kendi hidayetinden sapmak isteyenlerin de sapıtmasına izin vermektedir. Allah'ın hidayet kapısını kapadığı kimseyi doğru yola getirmek ise hiç kimsenin gücü dâhilinde değildir. Çünkü inatçılığı ve sapıklıktaki ısrarı yüzünden hakkı görmeyen, duymayan, konuşmayan o kimseler hidayetten mahrum kılınmışlardır. Aslında bu tür insanların hidayetten mahrum kılınmaları bizzat kendi elleriyle işledikleri suçlar sebebiyledir. Âyetin bildirdiğine göre, bu kimseler dünyada kör, sağır ve dilsiz olarak yaşamayı tercih ettiklerinden dolayı kıyamet gününde de kör, sağır ve dilsiz olarak diriltileceklerdir.

(En'am: 104) "Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim!"

(Kehf: 29) Ve de ki: "O hakk [gerçek] , Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." Şüphesiz Biz zalimler için duvarları çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir. Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

(İnsan: 29) Şüphesiz bu, bir öğüttür. Artık dileyen kişi Rabbine doğru yol tutar.

(Nisâ: 71) Ey iman etmiş kişiler! Önleminizi alın sonra da onlara karşı ya küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız.

(Tekvir: 27–28) İçinizden doğru gitmek isteyenler için. Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.

(Bakara: 171) Ve şu kâfirlerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın hâline benzer; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden akıl da etmezler.

(Mülk: 22) Şimdi yüz üstü kapanarak yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi?

(Kamer: 48) O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: "Sekarın [Cehennemin] dokunuşunu tadın!"

(Kehf: 53) Ve günahkârlar ateşi görmüşler de artık kendilerinin ona düşeceklerine kani olmuşlardır. Ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamadılar.

(Furgân: 12–13) O [çılgın alev] onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler [işitecekler]. Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan [cehennemden] dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.  

99.        Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, kendilerinin aynı olan insanları yaratmaya da kadir olduğunu ve onlar için şüphe edilmeyen bir ecel takdir etmiş olduğunu da görmediler mi? İşte bu zalimler, inkârcılıktan başkasından kaçındılar.

Bu Âyette müşrikler, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın yeniden yaratmaya da güç yetireceğini görmedikleri, düşünmedikleri için kınanmaktadır. Bu ifade aynı zamanda müşriklerin Allah inancına sahip olduklarını da göstermektedir. Ne var ki, bu inançları berrak, arı-duru olmadığı gibi, diğer inanç ilkeleriyle de uyumlu değildir. Bu durum başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:

(Lokmân: 25) Andolsun ki onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin "Allah" diyeceklerdir. De ki: "Allah'a hamd olsun." Aslında onların çoğu bilmezler.

(Mümin: 57) Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.

(Ahkâf: 33) Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah'ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki O, her şeye gücü yetendir.

(Yâ-Sîn: 81–83) Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet, [elbette kadirdir] ! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi, o şeye "Ol!" demektir; o da hemen oluverir. O hâlde her şeyin melekûtu [tam hükümranlığı] kendi elinde olan [Allah] her türlü noksanlıklardan arınıktır. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.

100.       De ki: "Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız [kimseye bir şey vermezdiniz]. Ve insan çok cimridir.

Bu Âyette, insanın fıtratında bulunan "cimrilik" özelliğine değinilmekte ve insanın evrene de sahip olsa yine eli sıkı davranacağı bildirilmektedir.

Gerçekten de insan cimridir, çünkü muhtaç olarak yaratılmıştır. Muhtaç olan bir varlık, ihtiyacını gidereceği şeyleri sever ve onları elinde tutmaya yönelir. İnsanın harcamaya kıydığı şeyler, daha çok kendisine gerekmediğini düşündüğü şeylerdir. Harcamayı göze aldığı bazı şeyler de vardır ki, bu şeyleri harcamakla çevresine gösteriş yapmayı; karşılığında da beğenilme, övülme, teşekkür gibi manevî hazlar elde etmeyi umar. Bu tarz harcamalar aslında harcananların yerine maddi veya manevî bir şeyler konmak için yapıldığından, insanın cömertliğini gösteren harcamalar sayılamaz. Cömertlik, bu dünyada hiçbir karşılık beklemeden harcama yapmaktır. Bu da insanın Allah için harcama yapması ve karşılığını sadece Allah'tan beklemesi demektir. Bu nedenledir ki, cömertlik mümin insanlara özgü bir ahlakî erdemdir. İnsanın fıtrî bir özelliği olan "cimrilik" ancak iyi bir iman terbiyesiyle azaltılıp cömertliğe dönüştürülebilir.

İnsanın fıtratından gelen cimrilik özelliği başka Âyetlere de konu olmuştur:

(Nisâ: 53) Yoksa onlar için mülkten bir pay mı vardır. Eğer öyle olsaydı, insanlara bir hurma çekirdeğinin oyuğunu bile vermezlerdi.

(Me'âric: 19–21) Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller]

Konumuz olan Âyet ayrıca 55. Âyette peygamberlerle ilgili olarak Allah'ın bazılarını bazıları üzerine fazlalıklı kılması ifadesiyle belirtilen ilâhî yasaya da bir gönderme içermektedir. Çünkü belirgin göstergelere rağmen bir kimsenin üstünlüğünü kabul etmemek de bir tür cimriliktir. Mekkeli müşrikler, somut delillerle ortaya çıkmış olan peygamberimizin elçiliğini reddetmiş, yani onun kendilerinden üstünlüğünü kabul etmeyerek cimrilik göstermişlerdir. Bu bakış açısı ile Âyetin anlamı şöyle takdir edilebilir:

"Bir başkasının üstünlüğünü kabul edemeyecek kadar cimri olan kimselerin, Allah'ın tüm hazinelerine sahip olsalar bile başkalarına harcama konusunda cömert olmaları beklenemez."

101.       Ve andolsun Biz Mûsâ'ya apaçık dokuz mucize verdik –işte, İsrâîloğullarına soruver-. Hani o [Mûsâ], kendilerine geldi de Firavun ona "Ey Mûsâ! Ben senin büyülenmiş olduğunu kesinlikle biliyorum" demişti.

102.       O [Mûsâ] dedi ki: "Sen kesinlikle bildin ki, bunları [mucizeleri] , birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ve ben de senin helâk olmuşluğuna kesinlikle inanıyorum."

103.       Bunun üzerine o [Firavun] , onları [Mûsâ'yı ve İsrâîloğullarını] Mısır'dan sürmek istedi de Biz onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.

104.       Ve ondan sonra Biz İsrâîloğullarına, "O arza [topraklara] siz iskân edin! Sonra âhiret vaadi geldiği vakit, sizi toplayıp bir araya getireceğiz" dedik.  

Bu Âyetlerde, Sûrenin girişindeki İsrâîloğulları ile ilgili pasaja atıf yapılarak İsrailoğullarının tüm kıssaları çok kısa ve öz olarak hatırlatılmakta ve bu kıssalardan hisse çıkartılması istenmektedir. Bu Âyet grubu ayrıca müşriklerin mucize taleplerine verilen üçüncü bir cevap konumundadır. Onlara sanki şunlar söylenmektedir:

"İstediğiniz türden dokuz mucize, sizden önce Firavun ve yandaşlarına gösterilmişti. Onlar da aynı sizin gibi, elçiye "sihirlenmiş, mecnun" demişler ve "Allah'ı aşikâre görmedikçe Mûsâ'ya inanmayacaklarını" söylemişlerdi. Gönderdiğimiz mucizeleri gördükten sonra da inkârlarına devam etmeleri ve Mûsâ ile İsrailoğullarını yurtlarından çıkarmaya girişmeleri üzerine başlarına ne geldiğini biliyorsunuz. Eğer siz de böyle devam edecek olursanız, onlar gibi aynı akıbete uğrayacak, helâk edileceksiniz."

Bu Âyetlerde konu edilen Mûsâ ile ilgili olayların detayı A'râf Sûresinin 103–162. ve Tâ-Hâ Sûresinin 42–82. Âyetlerinde yer almıştır.

101. Âyette geçen dokuz sayısı "adet" ifade etmek için kullanıldığı gibi, klâsik Arapçada tıpkı 7, 70, 1.000 sayıları gibi çokluk belirtmek için de kullanılır. Dolayısıyla Âyetteki ifade hem Mûsâ peygambere "pek çok" mucize verildiği şeklinde hem de "dokuz adet" mucize verildiği şeklinde anlaşılabilir. Dokuz ifadesinin verilen mucizelerin sayısını belirttiği kabul edildiğinde, Neml Sûresinin 10–12. ve A'râf Sûresinin 117 ile 130–133. Âyetlerine göre bu mucizelerin şunlar olduğu anlaşılır:

  1. Büyük bir yılana dönüşen asa.
  2. Mûsâ'nın güneş gibi parlayan ve beyaz olan sağ eli.
  3. Sihirbazların tümünün sihirlerinin bozulması.
  4. Kıtlık.
  5. Tufan.
  6. Çekirge.
  7. Buğday güvesi.
  8. Kurbağa.
  9. Kan afeti.

(Neml: 10–12) Ve asanı bırak! –Onu yılan gibi deprenir görüverince dönüp arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda gönderilmişler [elçiler] korkmaz. –Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.– Ve elini koynuna sok; kusursuz bembeyaz çıkacaktır; dokuz Âyet içinde Firavun'a ve onun kavmine. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır."

(A'râf: 117) Biz de Mûsâ'ya "Sen de asanı bırakıver." diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor.

(A'râf: 130–133) Ve andolsun ki Biz, Firavun sülâlesini, senelerle kuraklıklarla/senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık ki belki düşünüp öğüt alırlar! Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, "İşte bu bize aittir" dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Mûsâ ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Velâkin onların çoğu bilmezler. Ve onlar [Firavunun kavmi] , "Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, biz de sana inananlar değiliz." dediler. Biz de ayrı ayrı ayrılmış [belirli aralıklarla] Âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular kavmi oldular.

104. Âyet bize göre peygamberimizin Mekke'yi fethedeceği yönünde bir müjdeyi de içermektedir. Çünkü Mekke halkı da Firavun gibi peygamberimizi yurdundan çıkarmak istemektedir. 104. Âyet Mûsâ ve İsrailoğullarının çıkarılmak istendikleri topraklara yerleştirildiğini hatırlatarak aynı şeyin Mekkelilerin de başına gelebileceğini ihtar etmiş olmaktadır. Nitekim bu durum aynen gerçekleşmiştir.

105.       Ve Biz onu [Kur'ân'ı] sadece hakk ile indirdik, o da sadece hakk ile indi. Ve Biz seni yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak elçi yaptık.

106.       Ve Kur'ân'ı; Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye parça parça ayırdık ve Biz onu indirdikçe indirdik!

Bu Âyetlerde konu yine Kur'ân'a getirilmiş ve Kur'ân'ın Allah tarafından hakk ile indirildiği bildirilmiştir. Hakk ile indirdik ifadesi, Kur'ân'da herhangi bir eksiklik veya fazlalık olmadığı, yani Kur'ân'ın içine Allah'tan olmayan bir şeyin karışmasına izin verilmediği, Kur'ân'ın korunduğu ve korunacağı anlamına gelmektedir. Kur'ân'ın Allah'ın indirmesi olduğu, Nisâ Sûresinde şöyle ifade edilmiştir:

(Nisâ: 66) Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu kendi ilmiyle indirmiştir– şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter.

Bu bildirimden sonra elçiye dönülmüş ve kendisinin yalnızca " müjdeci " ve " uyarıcı " olarak elçi yapıldığı hatırlatılarak ona Kur'ân'ı nasıl tanıtması gerektiği öğretilmiştir. Buna göre, Kur'ân nasıl parça parça [necm, necm] indirildiyse, yararlı olabilmesi için yine parça parça [necm necm], karıştırılmadan, indirildiği sıra ile okunması ve anlatılması gerekmektedir.

(Furgân: 32) İnkâr edenler; "Kur'ân ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?" de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir. [parça parça indirilmiştir] Ve Biz onu tane tane okuduk.


107–108.   De ki: Siz ona [Kur'ân'a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur'ân] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve "Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir" derler.

109.       Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur'ân] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır.

Dikkat edilirse, 85. Âyetten beri konu ekseni, –sudan bahaneler ileri sürerek mucize isteyen yalanlayıcılara verilen ikna edici cevaplar dışında– Kur'ân olmuştur. Bu Âyetlerde de hem o günün yalanlayıcılarına hem de tüm zamanların insanlarına seslenilmiş, Kur'ân okunduğunda bilgi sahibi kişilerin cahiller gibi davranmadıkları, davranmayacakları ilân edilmiştir.

Rabbimizin daha önce kendilerine ilim verilenler şeklinde nitelediği bilgi sahipleri, Mücâhid'den gelen bir nakle göre, peygamberimize indirilen Âyetleri dinlediklerinde hemen secde edip yere kapanan Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel ve Abdullah b. Selâm adlarındaki bir Ehlikitap grubudur. [50–56] (Râzi, el-Mefâtihu'l-Gayb; Kurtûbî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân) 

"Daha önce kendilerine ilim verilen" bu grubun bu durumu ile 41. ve 82. Âyetlerde Kur'ân'ın içlerindeki nefreti artırdığı bildirilen Mekke müşriklerinin durumu karşılaştırıldığında şu sonuca ulaşılmaktadır:

(Mâide: 82–83) Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından "Biz Hıristiyanlarız" diyen kimseleri bulursun. Ve onlar elçiye indirileni [Kur'an'ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar; "Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şahitler ile birlikte yaz!" derler.

(Âl-i İmran: 113–115) Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah'ın Âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. Ve onlar hayırdan ne işlerlerse örtülmeyecektir. [karşılıksız bırakılmayacaklardır] Ve Allah takvalı davrananları bilir.

(Âl-i İmran: 199) Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene Allah'a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah'ın Âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabbleri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

(Ahkâf: 10) De ki: "Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer bu Kur'ân Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez."

(En'am: 114) Ve O, size Kitab'ı [Kur'ân'ı] ayrıntılı olarak indirdiği hâlde, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur'ân'ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma.

(Kasas: 52–53) Ondan [Sözden; vahiyden, Kur'ân'dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [Söz'e; vahye, Kur'ân'a] da inanırlar. Ve onlara o [Söz; vahy, Kur'ân] okunduğu zaman onlar; "Biz ona [Söz'e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık." dediler.  

110.       De ki: "Allah" diye çağırın veyahut "Rahmân" diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O'nundur. Salâtını açıkça yapma, gizli de yapma. Ve bu ikisi arasında bir yol ara.

Bu Âyet De ki emri ile başladığına göre, birilerine cevap mahiyetindedir. Esab-ı nüzûl nakillerinden biri, bu Âyetin "Rahmân"ın ne olduğunu bilmeyen müşriklerin, Muhammed hem yalnızca Allah'a kulluk edeceksiniz, yalvaracaksınız diyor, hem de kendisi ‘Ey Rahmân!' diye Allah'tan başkasına dua ediyor demeleri üzerine indiğini, bir diğeri de "Tevrât'ta çokça geçen bir ismin Kur'ân'da da geçtiğini görüyoruz" diyen ve bu isimle de "Rahmân"ı kasteden Yahudilere cevap olarak indiğini kaydetmektedir.

Ancak Âyet, birilerine cevap olmasının yanı sıra "Allah'a yönelirken sözcüklerin hiç öneminin olmadığı" anlamına da gelmektedir. Çünkü bütün güzel isimler Allah'ındır ve hangisiyle niyazda bulunulursa bulunulsun fark etmemektedir. Dolayısıyla "Allah" yerine, farklı dillerde olmak üzere Tanrı, Çalap, God, Hûda, Yezdan denmesinde hiçbir mahzur yoktur. Böyle olmakla beraber, Kur'ân'da örnek verilen duaların ekserisinde Allah "Rabb" sıfatı ile çağrılmıştır.

Esma-i Hüsna konusunda A'râf Sûresinin tahlilinde detaylı açıklama mevcut olup Allah'ın en güzel isimlerinden bir kısmı toplu olarak Haşr Sûresinde bildirilmiştir: [50–57] (Tebyinü'l Kuran, c: 3, s: 101–106) 

(Haşr: 22–24) O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, Rahmân'dır Rahıym'dir. O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, Melik, Kuddüs, Selam, Mü'min, Müheymin, Aziz, Cebbar, Mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, Halik, Bari, Mûsâvvir Allah'tır. En güzel isimler O'nun içindir. Göklerde ve yerde olanlar O'nun için tesbih ederler. Ve O, Aziz'dir Hakîm'dir.

Âyetin son cümlesinde –her konuda olduğu gibi– "dua/sosyal destek" konusunda da orta yolun tutulması emredilmekte; salâtın riyakârca yapılması da, korku sebebiyle terk edilmesi de istenmemektedir.

111.       Ve de ki: Hamd [övgü], hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan, Allah'a özgüdür.  Ve O'nu [Allah'ı] büyükledikçe büyükle [ululadıkça ulula] 

İlk Âyetinde peygamberimizin elçiliğe atanmasının konu edildiği Sûre, elçiye yapılan bir görev bildirimi ile son bulmakta ve bu son Âyette ondan "hamd"in Allah'a özgü olduğunu bir kez daha ilân etmesi ve O'nu yüceltebildiği kadar yüceltmesi istenmektedir.

 Mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan şeklindeki açıklamayla hem geçmiş hem de çağdaş müşriklere gönderme yapılmıştır. Çünkü onlar, Allah'ın kendi mülkünü idare etmekte kendisine dost, vezir, müsteşar mahiyetinde Kutub, Kutbu'l-Aktap, Kavs, Kavs-ı A'zam gibi bir takım yardımcılar, temsilciler tayin ettiğine inanırlar. Bu inanç, mülkünü idare etmede Allah'ın güçsüz ve yardıma muhtaç olduğunu, dolayısıyla da ilâhlıkta kendisine destek olacak yaverlere ihtiyaç duyduğunu kabul etmeyi gerektirir.

Sûrenin son Âyetindeki açıklama ile müşriklerin bu sapık inançları reddedilmiş, Allah'ın kendi mülkünü idare etmede ne çeşitli bölgelere yönetici yapacağı azîzlere ne de çeşitli konularda yetki devredeceği ilâhlara ihtiyacı olmadığı mesajı verilerek tevhide vurgu yapılmıştır. Çünkü O, eşi ve benzeri bulunmayan, tek başına her şeyin yaratıcısı, yarattığı her şeyi ortağı veya destekçisi olmadan yönetmeye muktedir olandır.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.



ZİNÂ

Çoğu kaynak kitaplarda "zinâ"nın sözlük ve terim anlamlarının aynı olduğu ileri sürülmüş ve الزّنى - ez-zinâ  "Bir kadınla nikâhsız veya haksız olarak cinsel temasta bulunmak" diye tanımlanmıştır.

Bizim araştırmalarımıza göre zinâ sözcüğü "sıkışmak" anlamındaki زنى - z-n-y kökünden türemiştir. İşteşlik bildiren Müfaale Bâbı'ndan mastar kalıbında bir sözcük olan "zinâ"nın sözcük anlamı "sıkışmak, karşılıklı olarak dara, sıkıntıya düşmek" demektir. [50–58] (Lisânü'l-Arab; c: 4 s: 418)

Bu anlam, "nikâhsız ve haksız cinsel temas" eyleminin her iki tarafı da sıkıntıya soktuğu için "zinâ" sözcüğüyle ifade edildiğini göstermektedir.

Çok kapsamlı bir eylem olan "zinâ" üzerinde fıkıhçılar da önemle durmuşlar ve "zinâ"yı terim olarak şöyle tanımlamışlardır:

"Zinâ, İslâmî hükümlerle yükümlü bulunan bir erkeğin cinsel istek duyulacak yaştaki diri bir kadına, İslâm ülkesinde nikâh akdine veya cariyelik gibi haklı bir nedene dayanmaksızın önden cinsel temasta bulunmasıdır."

Her tanım için geçerli olan "efradını cami, ağyarına mani [tüm elemanlarını kapsayan, elemanı olmayanları dışlayan]" şeklindeki kuralın bu tanıma da uygulanması durumunda bazı davranışların "zinâ" kapsamında değerlendirilemeyeceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Nitekim İsrâ Sûresinin 32. Âyetindeki zinâya yaklaşmayın emrine aykırı olarak insanları zinâya yaklaştırdığı için haram olan öpmek, sarılmak, uyluk arasına sürtünmek gibi hareketler zinâ hükmünde değerlendirilmemiştir. Çünkü fıkıhçılar, "zinâ"nın tarifinde yer alan "önden cinsel temasta bulunma" eyleminin ancak erkeğin cinsel organının en az sünnet yerinin [haşefe] kadının cinsel organına girmesi durumunda gerçekleşmiş olacağı hususunda hemfikir olmuşlardır. Benzer şekilde, akıl hastası, ölü kadın, hayvan veya ergenlik çağına gelmemiş ve cinsel istek duyamayan kız çocuğu ile yapılan cinsel temaslar ile erkek veya kadınla arkadan yapılan cinsel temaslar, her biri ayrı ceza gerektiren birer suç olarak kabul edilmesine rağmen zinâ kapsamına sokulmamıştır. Uygulamada, bir cinsel ilişkinin zinâ sayılabilmesi için gerekli görülmüş bir diğer şart ise ilişkinin tarafları olan erkek ve kadının karşılıklı rıza içinde bulunmaları şartı olmuştur. Buna göre, zorla gerçekleştirilen bir cinsel ilişkide kadının zinâ ile suçlanması mümkün görülmemiştir. Buna karşılık, gerçekleşmiş bir cinsel ilişkide erkeğin bu ilişkiye zorlandığını ileri sürmesi geçerli kabul edilmemiştir. Çünkü bir erkeğin cinsel ilişkiyi istememesi hâlinde ereksiyon halinin ortaya çıkmayacağı, dolayısıyla da cinsel ilişkinin gerçekleşemeyeceği göz önünde tutulmuştur.

NİŞANLILARIN CİNSEL İLİŞKİSİ:

Nişan, evlenme isteğinin karşı tarafa [eğer kişi reşit değilse, ailesine] bildirilmesinden ibarettir. Tarafların birbirlerini tanımalarına yönelik bir uygulama olan nişanlılık döneminin evlilikle sonuçlanması zorunlu olmadığından, taraflar bu dönem içinde başlangıçtaki isteklerinden vazgeçip ayrılma kararı da verebilirler. Bu süreçte nişanlılar, tüm dünya medenî yasalarında olduğu gibi, "aile" sayılamazlar ve evlilikten doğacak haklarını kullanamazlar.

Ne var ki, bazı toplumlarda halkın uyguladığı nişan aslında nikâhın ta kendisidir. Çünkü bu uygulamada aileler nişanı evlilikle sonuçlandırma konusunda akitleşirler ve bu akitlerini de merasimle ilân ederler. Hatta kesin kararlarının bir nişanesi olarak mehirin bir kısmını nişan töreninde kıza takarlar. Bu şartlarda yapılmış bir nişan bize göre nikâh hükmündedir. Taraflar birbirleri üzerinde hak sahibi durumuna geldikleri için cinsel birleşmeleri de zinâ sayılmaz.

Gerek İslâm'da ve gerekse önceki semavî dinlerde bir suç ve çok çirkin bir fiil olarak kabul edilmiş olan zinâ, Rabbimiz tarafından Kur'ân'da çok kınanmış ve beliğ bir ifade kullanılarak bu fiilin oluşmasına yol açabilecek davranışlarda bulunmak bile yasaklanmıştır:

(İsrâ: 32) Zinâya da yaklaşmayın. Şüphesiz ki o iğrençliktir ve kötü bir yoldur.

Elçisinden kendisine biat edecek kadınlardan "zinâ etmeme" koşulu aramasını isteyen ve zinâ etmemeyi cennetlik kulların vasıflarından biri olarak gösteren Rabbimiz, Müminûn Sûresinde "zinâ" fiilini "cinayet" ve "şirk" ile birlikte saymak suretiyle "zinâ"nın Allah'a ortak koşmak ve haksız yere insan öldürmek kadar kötü bir suç olduğunu ortaya koymuştur:

(Mümtehine: 12) Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zinâ etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma'rufta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

(Furgân: 68–71) Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler.  –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.–

(Müminûn: 1–7) Kesinlikle, inananlar kurtulmuşlardır. Onlar, namazlarında huşulu olan kimselerdir. Ve boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir ve zekâtı işleyen kimselerdir ve iffetlerini koruyan kimselerdir, –eşleri veya ellerinin sahip olduğu kölelere karşı ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.–

Zina Kur'ân'da üç nitelikle vasıflandırılmıştır:

(İsrâ: 32) Zinaya da yaklaşmayın. Şüphesiz ki o, iğrençliktir ve kötü bir yoldur.

(Nisâ: 22) Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin; ancak [cahiliye devrinde] geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayâsızlıktır [fahişedir], iğrenç bir iştir, yol olarak da ne kadar kötüdür!

Bu nitelikleri dikkate alınarak zinânın zararları şöyle sıralanabilir:

 ZİNÂ, AİLE KAVRAMINI YOK EDER:

Ailenin çekirdeğini oluşturan eşlerden birinin zinâ suçu işlemesi, her toplumda o ailenin dağılmasına, o yuvanın yıkılmasına yol açar. Toplumun çekirdeği olan ailenin dağılması ise toplumsal yozlaşmanın en önemli nedenidir.

ZİNÂ, NESLİN HEDER OLMASINA YOL AÇAR:

Zinâ gizli işlenen bir fiil olduğu için, böyle bir ilişki sonucu doğacak çocuğun babası genellikle açıklanamaz. Açıklansa bile, bu durum çocuğun babası olarak gösterilen şahıs tarafından kolay kolay kabul edilmez. Çünkü gizli ilişki yaşayan bir kadının aynı anda başka gizli ilişkiler içinde olması uzak bir ihtimal olmadığı gibi, kendisine babalık yüklenilmek istenen şahsın da bu ihtimali düşünmemesi mümkün değildir. Babalığın reddedilmediği hâllerde bile çocuk normal bir aile ortamı içinde yaşamadığı için sorunlarla büyüyecektir. Böyle bir çocuğun topluma kazandırılması oldukça zordur. Bir zinâ ilişkisi sonucu dünyaya gelmiş olan çocuğun psikolojisinin bozulmasına yol açan bir diğer etken de bu durumu bilen çevresi tarafından horlanmasıdır. Bu şartlar altında yetişen bir çocuğun kaçınılmaz olarak topluma zararlı bir fert olup çıkacağı açıktır. Bütün bunlardan daha kötüsü de, çok sık rastlanıldığı gibi, zinâ ilişkisi sonucu doğan çocukların terk edilmeleri, hatta öldürülmeleridir.

ZİNÂ, İNSANLAR VE TOPLUMLAR ARASINDA KİN VE NEFRET OLUŞTURUR:

İnsan fıtratında var olan kıskançlık duygusu ile bir toplum baskısı olarak insanların benliklerine işlemiş olan namus anlayışı; eşin, ananın, bacının bir zinâ ilişkisi içine girmesi hâlinde, bu kişilerin yakınlarının olaya soğukkanlı olarak yaklaşmalarına engel olmakta, bunun sonucunda da zinâ; kişiler, aileler, kabileler arasında oluşan kin ve öfkeyle cinayetlere, linçlere sebep olmaktadır.

ZİNÂ, HEM KADININ HEM DE ERKEĞİN ONURUNU KIRAR:

Aileyi, dolayısıyla da toplumu ayakta tutan iki unsurdan biri olan kadın, evde veya dışarıda çalışmak, üretmek, ekonomiye katkıda bulunmak, çocuklarının yetişmesini sağlamak, kısacası toplumun ihtiyaç duyduğu her işte var olmak zorundadır. Bu görevleri yerine getirmek ise kadının sağlıklı ilişkiler içinde olmasını ve her türlü tacizden uzak, huzurlu bir ortamda bulunmasını gerektirmektedir.

Kadın kendi benlik algısını cinselliği üzerine kurar ya da başkaları tarafından sadece cinsellik objesi olarak görülürse, zinâ fiilinin bu anlayıştaki kişiler arasında bir yaşam tarzı hâline gelmesi kaçınılmaz olur. Zinâyı alışkanlık hâline getiren bir kadın ise, aynı anlayışta olmayan toplum fertleri tarafından dışlanır, fahişe damgası yer ve rencide edilir. Böyle bir kadın, evlenip aile kurması neredeyse imkânsız olduğundan orta malı durumuna düşer ve her bakımdan heder olur. Nitekim bu duruma düşmüş nice kadının hayatlarının intiharla sonuçlandığı herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

ZİNÂ, BİREYİN VE TOPLUMUN SAĞLIĞINI TEHDİT EDER:

Bilindiği gibi, zührevi hastalıklar çoğunlukla doğrudan cinsel ilişki ile bulaşmakta, dolayısıyla bu hastalıkların yayılmasında birey ve toplum için en büyük tehdidi de zinâ oluşturmaktadır.

Zinâ, birey ve toplum için en azından yukarıda sıraladığımız zararları oluşturduğundan, yeryüzünden kargaşayı kaldırıp adaleti sağlamak amacı ile ihdas edilmiş olan dinî hükümlerde de bu eylem yasaklanmış, yasağa uymayanlara da caydırıcı cezalar öngörülmüştür.

İSLÂM DİNİNDE ZİNÂ YA KARŞI ALINAN ÖNLEMLER:

Yüce Rabbimiz İsrâ Sûresinde Zinaya yaklaşmayın! diye buyurmuş, insanı zinâ suçuna yöneltebilecek tüm davranışları yasaklayarak zinâya çıkan yolları genel anlamda kapatmıştır. Daha sonra ise Rabbimiz bu genel ifadeyi zinâya yol açabilecek giyim-kuşamı ve davranışları yasaklayarak, evliliği kolaylaştırıp teşvik ederek ve evlendirme işini kamu görevi sayarak örneklerle somutlaştırmıştır:

(Nûr: 27–28) Ey iman etmiş olan kimseler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir. Belki siz düşünüp anlarsınız. Sonra da orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Ve eğer size, "Geri dönün!" denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha temizdir. Ve Allah, yaptığınızı en iyi bilendir.

(Nûr: 58–59) Ey iman edenler! Elleriniz altında bulunanlarla, sizden erginlik yaşına gelmemiş olanlarınız üç durumda; sabah namazından önce, öğle vaktinde elbisenizi çıkardığınızda, ışa/akşam namazından sonra izin istesinler. Bunlar sizin için üç avrettir [açık ve korumasız, üç zamandır]. Bunlar dışında ne size ne de onlara bir günah yoktur. Aranızda dolaşırlar, birbirinize bakabilirsiniz. Allah, Âyetleri size işte böyle açıklıyor. Allah Âlim'dir, Hâkim'dir. Ve çocuklarınız ergenlik çağına geldikleri zaman kendilerinden önceki kişiler [ağabeyleri, ablaları] izin istedikleri gibi izin istesinler. Allah kendi Âyetlerini size işte böyle açığa koyar ve Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.

(Nûr: 30–31) Mümin erkeklere söyle: Bakışlarının bir kısmını kıssınlar. Irzlarını/ bellerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Kuşkusuz Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarının bir kısmını kıssınlar. Irzlarını/ eteklerini korusunlar. Ziynetlerini –görünenler hariç– açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları, Oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kadınlar yahut ellerinin altında bulunanlar yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar yahut kadınların avretlerini/cinsel organlarını henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey Müminler, hepiniz topluca Allah'a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.

(Nûr: 32–33) Ve sizden kocası olmayanları, erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi fazlından onları zenginleştirir. Şüphesiz ki Allah, geniş olan ve en iyi bilendir. Ve evlenmeye imkân bulamayanlar ise, Allah, kendi fazlından kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Sağ ellerinizin malik olduklarından mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir iyilik görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. O'nun [Allah'ın] size vermiş olduğu Allah'ın malından siz de onlara verin. Ve basit hayatın geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak/evlenmek isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa, bilinmelidir ki, hiç şüphesiz Allah onların zorlanmalarından sonra çok bağışlayıcı ve merhametlidir.

(Ahzâb: 59) Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine alsınlar. Tanınıp incitilmemeleri için bu daha uygun bir yoldur. Allah Gafur'dur, Rahîm'dir.

(Nisâ: 34) Allah'ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması ve erkeklerin mallarından harcadıkları şey nedeniyle erkekler, kadınlar üzerine kavvâmdırlar/koruyup, gözeticidirler. Hâl böyle olunca, salih kadınlar, Allah'a itaat edicidirler, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle gayb için koruyucudurlar. Nüşûzundan [dik kafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korktuğunuz kadınlara da, öğüt verin ve yataklarında yalnız bırakın ve de baskı yapın/sürgün edin/dövün. Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, sınırsız büyüktür.

(Ahzâb: 32) Ey peygamberin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken kırıtmayın da kalbinde bir hastalık bulunan kimse tamaha düşmesin. Ve ma'rûf söz söyleyin.

(A'râf: 31) Ey âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin, için, fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez.

(Nisâ: 148) Allah, haksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ve Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.

(Nûr: 19) Şüphesiz müminler arasında fuhşiyatın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve âhirette çok acıklı bir azap vardır. …

Rabbimizin yukarıdaki Âyetlerde bildirdiği kurallara dikkat edilmesi durumunda, zinâ suçunun oluşturduğu sosyal komplikasyonların da asgariye ineceği açıktır. Tarihi belgeler, zinânın çok çirkin bir fiil olarak kabul edilmesinin ve yasaklanarak faillerine cezai müeyyideler getirilmesinin çok eski medeniyetlerden beri var olduğunu göstermektedir.

SÜMER, ASUR VE BÂBİLLİLER'DE ZİNÂNIN CEZASI:

Zina suçu ve cezası, M.Ö. 1792–1750 yılları arasında hüküm sürmüş olan Babil kralı Hammurabi'nin yaptığı yasalarda da yer almıştır. Bu yasaların o dönemde Babil Devleti ile ittifak hâlindeki diğer 15 ülkede de uygulandığı düşünülmektedir. Bu devletlerarasında meşhur Asur Krallığı da bulunmaktadır. Bu yasaların kaynağı ise daha önceki kent toplumlarına yüzyıllar boyunca yol göstermiş olan Sümer hukukudur. [50–59] (Ana Britannica; c: 14, s: 385)

Hammurabi Kanunlarında Zînanın Cezası:

Eğer bir adamın karısı bir başka erkekle yatarken yakalanırsa onları bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının kocası yaşatırsa, kral da yaşatacak. [50–60] Hamurabi kanunları, Madde: 129

Eğer bir adam, başka bir adamın babasının evinde oturan karısını zor kullanıp koynunda yatırırken yakalanırsa, o adam öldürülecek, kadın özgür kalacaktır.[50–61] Hamurabi kanunları, Madde; 130:

Tevrât'ta Zînanın Cezası:

"Biri başka birinin karısıyla, yani komşusunun karısıyla zinâ ederse, hem kendisi, hem de zinâ ettiği kadın kesinlikle öldürülecektir. Babasının karısıyla yatan, babasının namusuna leke sürmüş olur. İkisi de kesinlikle öldürülecektir. Ölümü hak etmişlerdir. Bir adam geliniyle yatarsa, ikisi de kesinlikle öldürülecektir. Rezillik etmişler, ölümü hak etmişlerdir. Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler. Ölümü hak etmişlerdir. Bir adam hem bir kızla, hem de kızın anasıyla evlenirse, alçaklık etmiş olur. Aranızda böyle alçaklıklar olmasın diye üçü de yakılacaktır. [50–62] Levililer, 20:10-14

"Amcasının karısıyla cinsel ilişki kuran adam, amcasının namusuna leke sürmüş olur. İkisi de günahlarının bedelini ödeyecek ve çocuk sahibi olmadan öleceklerdir. Kardeşinin karısıyla evlenen adam rezillik etmiş olur. Kardeşinin namusunu lekelemiştir. Çocuk sahibi olmayacaklardır. [50–63] Levililer, 20:20-21

"Bir adam bir kadın alır, yattıktan sonra ondan hoşlanmazsa, ona suç yükler, adını kötüler, 'Bu kadınla evlendim ama onunla yatınca erden olmadığını gördüm' derse, kadının annesiyle babası kızlarının erden olduğuna ilişkin kanıtı alıp kapıda görevli kent ileri gelenlerine getirecekler. Kadının babası ileri gelenlere, 'Kızımı bu adamla evlendirdim ama o kızımdan hoşlanmıyor' diyecek, 'Şimdi kızımı suçluyor, onun erden olmadığını söylüyor. İşte kızımın erden olduğunun kanıtı!' Sonra anne-baba kızlarının erden olduğunu kanıtlayan yatak çarşafını ileri gelenlerin önüne serip gösterecekler. Kent ileri gelenleri de adamı cezalandıracaklar. Ceza olarak ondan yüz gümüş alıp kadının babasına verecekler. Çünkü adam İsrailli bir erden kızın adını kötülemiştir. Kadın adamın karısı kalacak ve adam yaşamı boyunca onu boşayamayacaktır. "Ancak bu sav doğruysa, kızın erden olduğuna ilişkin bir kanıt bulunamazsa, kızı baba evinin kapısına çıkaracaklar. Kent halkı taşlayarak kızı öldürecek. Babasının evindeyken fuhuş yapmakla İsrail'de iğrençlik yapmıştır. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız. "Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek. İsrail'den kötülüğü atacaksınız. "Eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı erden bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa, ikisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz. Çünkü kız kentte olduğu halde yardım istemek için bağırmadı; adam da komşusunun karısıyla ilişki kurdu. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız. "Eğer bir adam kırda nişanlı bir kızla karşılaşır, onu yakalayıp tecavüz ederse, yalnız tecavüz eden adam öldürülecek. Kıza hiçbir şey yapmayacaksınız. Çünkü kızın ölümü hak edecek bir günahı yoktur. Bu, komşusuna saldırıp onu öldüren adamın davasına benzer. Adam kızı kırda gördüğünde nişanlı kız bağırmışsa da onu kurtaran olmamıştır. "Eğer bir adam nişanlı olmayan erden bir kızla karşılaşır, tutup onunla yatarsa ve bu ortaya çıkarsa, kızla yatan adam kızın babasına elli gümüş verecek. Kıza tecavüz ettiği için onu karı olarak alacak ve yaşamı boyunca onu boşayamayacaktır. "Kimse babasının karısını almayacak, babasının evlilik yatağına leke sürmeyecektir." [50–64] Tesniye, 22:13-29

İncîl'de Zînanın Cezası

İsâ ise Zeytin dağına gitti. Ertesi sabah erkenden yine tapınağa döndü. Bütün halk o'nun yanına geliyordu. O da oturup onlara ders vermeye başladı. Dîn bilginleri ve Ferisiler, zinâ ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa'ya, «Öğretmen, bu kadın tam zinâ ederken yakalandı» dediler. «Mûsâ, Yasa'da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?» Bunları İsâ'yı sınamak amacıyla söylüyorlardı; o'nu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı.
İsâ eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve «Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!» dedi. Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya koyuldu. Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsâ'yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. İsâ doğrulup ona, "Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?" diye sordu. Kadın, "Hiçbiri, efendim" dedi. İsâ, "Ben de seni yargılamıyorum" dedi. "Git, artık bundan sonra günah işleme!"
[50–65] Yuhanna, 8:1-11

İslâm'da Zînanın Cezası:

(Furgân: 68–71) Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.–

(Nûr: 2) Zina eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz celde vurun; Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah dininde sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Ve müminlerden bir grup onların cezalandırılmasına tanık olsun.

Celde = ete geçmemek üzere, yalnız deriyi etkileyecek şekilde vurmak demektir. Allah tarafından halkın huzurunda ve suçlulara acınmadan uygulanması emredilen zinâ cezası, kürk ve palto gibi kalın olanlar hariç, suçluya giysileri çıkarttırılmadan uygulanmalıdır.

Furkan Sûresinin 68–71. Âyetlerinden anlaşılacağı üzere, Yüce Allah, bu suçtan tövbe eden [pişman olup maddî ve manevî cezasına razı olan] kimseleri bağışlamakta ve kötülüklerini iyiliğe dönüştürmektedir. Nitekim Nûr Sûresinde Rabbimiz, zinâ etmiş Müslümanları dışlayıp onları hakir görmeyi, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapıp onlarla evlenmeyi yasaklamayı ve onları zinâ eden biriyle veya bir müşrikle evlendirme yoluna gitmeyi haram kılmıştır:

(Nûr: 3) Zina eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmiyor; zinâ eden bir kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan erkek evleniyor. Ve bu, müminlere haram kılınmıştır.

Ayrıca şu da bilinmelidir ki, bir mümin kadının -zinâ etmiş bile olsa- bir müşrikle evlenmesi Bakara Sûresinin 221. Âyetinde haram kılınmıştır.

EŞCİNSEL ERKEKLERİN CEZASI:

(Nisâ: 16) İçinizden iki erkek kişi, fuhuş yaparsa, onlara eziyet edin; eğer tövbe eder, uslanırlarsa artık onlara eziyetten vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok esirgeyendir.

Görüldüğü gibi, eşcinsel ilişkide bulunan erkeklere verilecek ceza, dil ve el ile eziyetten ibarettir. Eziyetin niteliği Âyette açıklanmadığından, verilecek cezanın günün şartlarına göre ayarlanması söz konusudur. Nitekim fakihler bu konuda birçok görüş üretmişlerdir. Ancak kamu otoritesinin görevi sadece ceza tatbiki değildir. Bize göre, Âyetteki "uslanırlarsa" ifadesi, bu kimselerin kamu otoritesi tarafından tedavi ve ıslah edilmelerini, yani uslanmaya teşvik edilmelerini öngörmektedir.

EŞCİNSEL KADINLARIN CEZASI:

(Nisâ: 15) Kadınlarınızdan fahişeye varanlara, aranızdan dört şahit getirin; eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıncaya, ya da Allah onlara bir yol gösterinceye kadar evlerde tutun.

Fahişe, "kötülüğü gayet açık olan davranış, aşırı derecede edepsizlik" demektir. Genellikle yasal olmayan cinsel ilişkiler için kullanılır.

Âyetin bildirdiğine göre, eşcinsel ilişkide bulunan kadınların cezası, evde gözetim altında tutulmaktır. Bu ceza onların kendi başlarına serbest dolaşmalarının engellenmesi anlamına gelmektedir. Kamu otoritesince tedavi ve ıslah edilmeleri için uğraşılması gereken bu kadınlar, evlendikleri veya uslanıp bu işten vazgeçtikleri takdirde cezadan kurtulurlar.

RECM:

Dînimizin tek kaynağı olan Kur'ân'da ima yollu dahi değinilmemiş olmasına rağmen "recm" konusu, Müslümanların önemli bir sorunu olmaya devam etmektedir. Bunun sebebi, rivayetlerin dine ikinci bir kaynak olarak getirilmesi ve bu rivayetlerde yer alan tutarsız, çelişkili, ciddiyetsiz hususlara bir dinî hüviyet kazandırılmış olmasıdır. Nitekim dinimizin yegâne kural koyucusu olan Rabbimiz Kur'ân'da zinâ suçunun cezasını belirlediği ve dolayısıyla bu konuda başka herhangi bir arayışa gerek kalmadığı halde, İslâm şeriatı ile yönetildiklerini iddia eden bazı ülkelerde zinâ suçuna –maalesef– "recm" cezası uygulanmaktadır.

 RECM SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI:

- رجم recm sözcüğün ilk anlamı قتل  - gatl = öldürmek demektir. "Öldürmek" eyleminin recm sözcüğüyle ifade edilmesinin sebebi, Arapların bu işi öldürülecek kişiyi "taşlamak" suretiyle yapmalarından kaynaklanmaktadır. Sonradan her türlü "öldürme" işine recm denilir olmuştur. [50–66] (Lisânü'l-Arab; c: 4, s: 90)

Recm sözcüğün terim olarak anlamı, "evli iken zinâ eden kişiyi taş ve benzeri şeyler atmak suretiyle öldürmek" demektir. Sözcük, İslâm hukukuna da bu terim anlamıyla ve Kur'ân'da yeri olmamasına rağmen zinâ suçuna verilecek ceza olarak girmiştir. Oysa Kur'ân'a bakıldığında, recm uygulamasının müşriklerin bir ceza şekli olduğu ve bu ilkel uygulamanın da zinâ ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı görülmektedir:

(Meryem: 46) O; [Babası] "Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol! [defol!] " dedi.

(Yâ-Sîn: 18) Onlar [o kentin halkı] dediler ki: "Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, andolsun ki, sizi taşlayarak öldürürüz ve mutlaka bizden size çok acıklı bir azap dokunur."

(Şu'arâ: 116) Onlar dediler ki: "Ey Nûh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle sen taşlananlardan olacaksın!"

(Hûd: 91) Onlar [Şuayb'in kavmi] dediler ki: "Ey Şu'ayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyice anlamıyoruz. Seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer senin grubun [akrabaların, taraftarların] olmasaydı mutlaka seni recm ederdik. [taşa tutar öldürürdük] Ve senin bize karşı hiçbir üstün gücün [galip gelecek durumun] yoktur."

(Duhân: 17–21) Ve andolsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik. Ve onlara çok saygın bir elçi gelmişti: "Allah'ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir güç getiriyorum. Ve Şüphesiz ben, beni taşlamanızdan dolayı benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın."

(Kehf: 20) "Şüphesiz onlar [şehir halkı], sizi ellerine geçirirlerse sizi taşlayarak öldürürler veya sizi kendi milletlerine döndürürler. O zaman da siz, ebedî olarak, asla kurtuluşa eremezsiniz."

Kur'ân'da müşrikler tarafından uygulanmış bir ceza şekli olarak tanıtılmasına rağmen, biz, bu ceza şeklinin İslâm hukukuna ve bazı Müslüman ülkelerin uygulamalarına nasıl girmiş olduğunun araştırılıp gözler önüne serilmesi gerektiğine ve bu konunun artık Müslümanların gündeminden çıkarılmasının vakti geldiğine inanıyoruz. Bu amaçla da "recm" konusuna ait ne kadar malzeme varsa hepsini takdirlerinize sunuyoruz:

Zinâ başlıklı yazımızda da belirttiğimiz gibi, gerek Sümer, Asur ve Babillilerde gerekse Tevrât'ta zinâ suçu için ölüm cezası takdir edilmiştir. Farklı yöntemlerle de olsa, "öldürme" şekillerinden biri olarak uygulanan "recm", İslâm öncesi hukuklarda yer alan bir ceza şeklidir. Bu öldürme şekli, Kitab-ı Mukaddes'in şu paragrafında açıkça belirtilmektedir:  

Eğer bir adam, başka bir adamın karısı olan bir kadınla yatmakta olarak bulunursa, o zaman kadınla yatan adam ve kadın, onların ikisi de öleceklerdir ve kötülüğü İsrâil'in kaldıracaksın. Eğer kız olan bir genç kadın bir adamla nişanlı ise ve bir adam onu şehirde bulup onunla yatarsa; o zaman onların ikisini de o şehrin kapısına çıkaracaksınız ve onları, şehirde olduğu halde bağırmadığı için, kadını ve komşusunun karısını alçalttığı için erkeği taşla taşlayacaksınız ve ölecekler ve kötülüğü aranızdan kaldıracaksın. [50–67] (Tevrât; Tensiye, Bab 22; 22–24. cümleler)

Recmin İslâm öncesi hukuktan kalan bir uygulama olduğu, Hıristiyanların kutsal kitabı Yuhanna İncîlindeki bir atıftan da anlaşılmaktadır:

İsâ ise Zeytin dağına gitti. Ertesi sabah erkenden yine tapınağa döndü. Bütün halk o'nun yanına geliyordu. O da oturup onlara ders vermeye başladı. Dîn bilginleri ve Ferisiler, zinâ ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa'ya, "Öğretmen, bu kadın tam zinâ ederken yakalandı" dediler. "Mûsâ, Yasa'da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?" Bunları İsâ'yı sınamak amacıyla söylüyorlardı; o'nu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı.
İsâ eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve "
Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!" dedi. Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya koyuldu. Bunu işittikleri zaman, başta yaşlılar olmak üzere, birer birer dışarı çıkıp İsâ'yı yalnız bıraktılar. Kadın ise orta yerde duruyordu. İsâ doğrulup ona, "Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?" diye sordu. Kadın, "Hiçbiri, efendim" dedi. İsâ, "Ben de seni yargılamıyorum" dedi. "Git, artık bundan sonra günah işleme!" [50–68] (Yuhanna İncîli; 8: 1-11)

Rabbimizin tahrif edildiğini ve sayfalarının gizlendiğini bildirdiği Tevrât ve İncîl'de var olan; buna karşılık, bu muharref kitapların düzelticisi durumundaki Kur'ân'da sadece "müşriklerin ilkel bir uygulaması" olarak tanıtılan "recm" cezası, Müslümanların arasına sinsi ve şeytanî bir yol izlenmek suretiyle yerleştirilmiştir.

Bilindiği gibi, İslâm dininin dejenere edilmesi için kâfirlerin geliştirdiği yöntemlerin başında "hadis uydurma", "Kudsi hadis ihdas etme" gibi faaliyetler gelmektedir. Ne var ki, kötü niyetli çevreler bunu yeterli görmemişler, İslâm'ın arı-duru mesajını anlaşılmaz hale getirecek bir de "nesh" kavramını ortaya atmışlardır. Kur'ân'ı tanımayan, tanıyamayan veya Kur'ân'ın "tartışılmayacak kadar net ve açık" niteliğini kavrayamayan bir kısım gafil ve cahil "sözde" ulema da, ortaya atılan ve amacı İslâm'ı dejenere etmek olan "nesh" kavramına itibar etmiş, konunun geniş kapsamı içinde yollarını şaşırarak sayıları 750'yi bulan Âyetin birbiriyle çeliştiği, uyumsuz olduğu iddiasıyla bu olumsuzluğu "nesh" kurallarıyla çözmeye çalışmıştır.

"Nesh" konusunda ileri sürülen bir diğer sapık görüş de, Kur'ân'da lâfzı neshe dilmiş ama hükmü baki kalmış Âyetlerin var olduğu görüşüdür. Nitekim bu sapık görüşün etkisinde kalan zavallılar, eskiden Kur'ân'da bulunmasına rağmen bazı Âyetlerin sonradan yok edildiğine inanmaktadırlar. Bu iddiayı ortaya atan rezil müfterilere göre Osman Mushafı tertip edilirken yok edilen bu Âyetler Ahzab [bazılarına göre Nur] Sûresindeymiş ve Ahzab Sûresi ilk zamanlarda Bakara Sûresi kadar uzun bir Sûreymiş. Müslümanlar arasında Kur'ân'ın korunmadığı, eksikliği, bir bölümünün kaybolduğu gibi kuşkular uyandırmaya yönelik bu tür uydurma rivayetlerden bir tanesi şudur:

Aişe nakleder: "Recm ve büyüklerin on defa süt emzirmesi [nin sütkardeşliği oluşturacağı] hususundaki Âyetler benim yatağımın altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber'in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi." [50–69] (Bk. Dare Kutni, c: 4, s: 105; Îbn-i Mâce, c: 1, s: 625)

Buna benzer bir hadis de Müslim'de yer almaktadır. Bu rivayette Aişe'nin "Bu Âyetler Peygamber vefat edinceye kadar okunurdu" dediği kaydedilir. [50–70] (Muslim, c: 4, s: 167; Tirmizî, c: 2, s: 309)

Keçinin yediği sayfada bulunduğu iddia edilerek Müslümanlar arasında tatbik edilmesi gerektiği telkin edilen, ancak Kur'ân'daki onlarca Âyete de ters düşen söz konusu cümlelerden birisi şudur:

"Eşşeyhu veşşeyhatü iza zeniya fercümühüma elbettate nekalen minellahi v'Allahu azîzün = hâkim = İhtiyar kadın ve erkek zinâ ettiklerinde Allah'tan bir ceza olarak mutlaka ikisini de recm ediniz. Allah Aziz'dir Hakîm'dir."

Ne acıdır ki, kimine göre Kur'ân'dan sonra en muteber din kaynağı sayılan, kimine göre de Kur'ân'dan önceki din kaynağı kabul edilen Buharî'nin kitabına girmiş ve sanki "Maymunlar bile recm uygularken insanlar niye uygulamayacakmış?" anlamına gelen bir anlatımla, Amr b. Meymun'un Müslüman olmazdan evvelki hâline ait bir başka rivayet de şudur:

Amr b. Meymûn şöyle demiştir: Ben Cahiliyet dev­rinde zinâ etmiş olan bir maymunun üzerine birçok maymunların top­lanmış olduklarını gördüm. Maymunlar, zinâ eden o maymunu recm ettiler. Ben de o maymunlar topluluğu ile beraber zinâ eden may­muna taş attım. [50–71] (Buhârî; Menakibü'l-Ensar, 26. Bab, Hadis No: 68)   

Âyetlerin yok edildiğini iddia eden bu Âyet cinayetinden sonra, olayın vahametini teşhir etmek ve okurların inceleyip ikna olmalarını sağlamak için "recm" konusundaki diğer nakillerin de ortaya konması gerektiği kanaatindeyiz. Bu teşhiri, en muteber hadis kitabı sayılan Sâhih-i Buhârî'den ve Prof. İbrâhîm Canan'ın tercüme ettiği Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte adlı eserdenalıntıladığımız rivayetlerle yapacağız: [50–72] Bu Eser, klâsik kaynakların bir güncellemesi olarak Akçay yayımlatı arasında neşredilmiş ve bir gazete tarafından promosyon olarak dağıtılmıştır.  

Abdullah b. Ömer [R] şöyle demiştir: Yahudiler, Rasûlullah'a geldiler de o'na kendilerinden bir adamla bir kadının zinâ ettiklerini zikrettiler [ve hükmünü sordular]. Rasûlullah onlara:

- "Siz recm hakkında Tevrât'ta ne buluyorsunuz?" diye sor­du.

Onlar dediler ki:

- Biz zinâ edenlerin ayıplarını ortaya koyup teşhir ederiz, bun­lar bir değnekle de dövülürler, dediler.

Abdullah b. Selâm bunlara dedi ki:

- Yalan söylediniz! Tevrât'ta recm [Âyeti] vardır!

Bunun üzerine onlar Tevrât'ı getirdiler ve kitabı açtılar. Yahudilerden birisi [Abdullah b. Surya] elini recm âyeti üzerine koydu, ondan önceki ve sonraki âyetleri okumaya başladı. Abdullah b. Selâm ona şöyle dedi:

-  Elini kaldır!

O da elini kaldırınca recm âyeti görülüverdi. Yahudiler şöyle dediler:

- Yâ Muhammed! Abdullah b. Selâm doğru söyledi, hakikaten Tevrât'ta recm âyeti vardır!

Tahkîkat ile zinânın sabit olması üzerine, Rasûlullah bu iki zinâcının recm olunmalarını emretti, onlar da recm olundular.

Abdullah b. Ömer "Ben, recm edilirken Yahudi erkeğini, kadını atılan taşlardan korumak için kadının üzerine meyleder hâlde gördüm" demiştir. [50–73] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn, Bab, 23. Hadis No: 33)

Ebû Hureyre ile Zeyd b. Hâlid [R] şöyle haber ver­mişlerdir: İki adam Rasûlullahın huzurunda çekişip dâvâlaştılar. Biri şöyle dedi:

- Aramızda Allah'ın Kitabı ile hükmet!   

Diğeri de - ikisinin daha anlayışlısı olduğu hâlde dedi ki:

- Evet, yâ Rasûlullah! Aramızda Allah'ın Kitabı ile hükmet ve davamı söylemem için bana izin ver!

Rasûlullah ona buyurdu:

-  "Konuş!"

O da davasını şöyle arz etti:

- Benim oğlum bu adamın yanında ücretli idi. -Râvî İmâm Mâ­lik: "Asîf" "Ecîr" yâni "ücretle çalışan" demektir, dedi.- Bunun karısı ile zinâ etmiş. İnsanlar bana oğlum üzerine recm cezası oldu­ğunu haber verdiler. Ben de oğlumdan bu adama yüz koyun ile bir de kendime ait olan bir cariyeyi fidye verip oğlumu kurtardım. Sonra ben bunu ilim ehline sordum. Onlar da bana oğlum üzerine yüz değnek ile bir yıl gurbete gönderme cezası olduğunu ve recmin [taş­lama cezasının] ise ancak onun karısına düştüğünü haber verdiler!

Rasûlullah şöyle buyurdu:

- Dikkat edin! Nefsim elinde bulunan Allah 'a yemin ederim ki, ben sizin aranızda elbette Allah'ın Kitabı ile hüküm vereceğim: Senin koyunlarına ve cariyene gelince; bunlar sana geri verilir!"

Ardından adamın oğluna yüz değnek vurup onu bir yıl gurbete gönderdi.

Uneys el-Eslemî'ye de diğer adamın karısına gitmesini emredip buyurdu ki:

- Eğer zinâ suçunu itiraf ederse onu recm et!"

Kadın zinâ suçunu itirâf etti, o da kadını recm etti. [50–74] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn, 24. Bab, Hadis No: 34)

Bize Muhammed b. Ebî Zi'b, ez-Zuhrî'den; o da Ubeydullah'tan; o da Ebû Hureyre ile Zeyd b. Hâlid [R]'den şöyle tahdîs etti: Bedevilerden bir adam Peygamber (a.s) mescidde otururken geldi de dedi ki:

-  Yâ Rasûlullah! Hasmımla aramızda Allah'ın Kitabı ile hü­küm ver!

Hasmı da ayağa kalktı ve: [Evet] o doğru söyledi, onun için Allah'ın Kitabı ile hüküm ver deyip şöyle devam etti:

- Benim oğlum bu bedevî adamın yanında ücretli [çoban] idi. Onun karısı ile zinâ etmiş. İnsanlar bana oğlumun üzerinde taşlama cezası olduğunu haber verdiler. Ben bu adama yüz koyun ile bir cariye fidye verip oğlumu kurtardım. Sonra ben bunu ilim sahibi olanla­ra sordum. Onlar, oğluma yüz değnek cezâsı ile bir yıl sürgüne gönderme cezası olduğunu söylediler!

Bunun üzerine Rasûlullah:

- Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben sizin aranızda elbette Allah'ın Kitabı ile hüküm veririm! Koyunlara ve ca­riyeye gelince; bunlar sana geri verilecek ve oğluna da yüz değnek vurma ve bir yıl sürgüne gönderme cezası uygulanacaktır!"

Bedeviye hitaben de:

- Ya Uneys! Kalk bu adamın karısına git [zinâ suçunu itiraf ederse] onu recm et!" buyurdu.

Uneys kuşluk vakti gitti, [kadının itirâfı üzerine] ona recm ce­zası uyguladı

Görüldüğü gibi, bu rivayet bir öncekinin farklı versiyonu olup aynı olaydan bahsedilmektedir. Menşei farklı olduğu için nakledilmiştir.

Bize Ebû'z-Zinâd tahdîs etti ki: el-Kaasım b. Muhammed şöyle demiştir: Îbn Abbâs, lanetleşme yapan iki kişiyi zikret­mişti. Abdullah b. Şeddâd dedi ki:

- İşte o kadın, Rasûlullah'ın "Eğer ben bir kadını beyyinesiz olarak recm edici olsaydım, bunu recm ederdim" buyurduğu ka­dındır, dedi.

İbn Abbâs şöyle cevap verdi:

- Hayır, bu, çirkinliği ve fucûru açıkta yapan kadındır.

İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber'in yanın­da lanetleşme zikrolunmuştu. Âsim b. Adiyy de bu konuda bir söz söylemişti. Sonra Âsim ayrılıp evine gitti. Akabinde ona kendi kav­minden olan [Uveymir adında] bir adam geldi ve kendi karısının ya­nında bir adam bulduğunu söyleyip şikâyet ediyordu. Bunun üzerine Âsim şöyle dedi:

- Ben bu belâya ancak kendi sözümden dolayı uğramışımdır.

Ardında o adamı Peygamber'in yanına götürdü. Peygamber'e, o adamın karısını beraberinde bulduğu kimseyi ha­ber verdi. Bu adam sarı benizli, az etli, düz saçlı idi. Onun, ailesinin yanında bulduğunu iddia ettiği adam ise esmer, kalın ve dolgun ba­caklı, çok etli şişman bir kimse idi.

Peygamber şöyle dedi:

- Allâhumme beyyin ! [Allah'ım, beyan buyur!]"

Sonunda kadın, kocasının yanında bulduğunu zikrettiği adama benzer bir çocuk doğurdu. Peygamber bu karı-koca arasında lanet­leşme yaptırdı...

Abdullah b. Şeddâd, bulundukları bu mecliste Abdullah b. Abbâs'a hitaben dedi ki:

- İşte o kadın, Peygamberin "Eğer ben beyyinesiz olarak recm edici bir kişi olsaydım, işte bu kadını recm ederdim" buyurdu­ğudur.

İbn Abbâs da şöyle karşılık verdi:

- Hayır, o kadın, İslâm içinde kötülüğü açıkça yapan bir ka­dındı, dedi.

İbn Abbas anlatıyor: Hz Ömer'i hutbe okurken dinledim. Şöyle demişti:

-"Allah Teâla hazretleri Muhammed Aleyhisselam'ı hak din ile gönderdi ve ona kitabı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı. Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Rasûlullah zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: "Biz Kitabullah'ta recm cezasını görmüyoruz deyip inkâra sapabilecek ve Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terk ederek dalalete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübut bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah'ta mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: "Ömer Allah Teala'nın kitabına ilavede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini Kitabullah'a yazardım."

Abdullah b. Abbâs [R] şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattâb şöyle dedi:

-Ben insanlar üzerine zamanın uzayıp da herhangi bir sözcü­nün: "Biz Allah'ın Kitâbı'nda recmi bulmuyoruz" demesinden ve böy­lece Allah'ın indirmiş olduğu bir farizayı terk etmek suretiyle sapmalarından endişe etmişimdir. Dikkat ediniz! Evli olduğu hâlde zinâ eden kimse üzerine buna beyyine delâlet ettiği yahut gebelik yâhut itirâf olduğunda recm cezası sabit olmuş bir haktır dedi.

Sufyân b. Uyeyne: Ben bunu böylece ezberledim: Ömer:

- Dikkat edin! Rasûlullah recm etmiştir. O'ndan sonra biz de recm yaptık, dedi, demiştir.

Not: Buraya kısaltılarak alınmış olan bu rivayetin aslı, Sâhih-i Buhârî, 87. Kitap 16. Bab, 25 numaralı hadistir. Rivayetin aslını orijinalinden kelimesi kelimesine aşağıda vermeyi gerekli görüyoruz. Böylece herkes tamamını okusun ve dinin Allah'ın dini mi yoksa Ömer'in, Îbn-i Abbas'ın veya Ebû Hüreyre'nin dini mi olduğuna karar versin. Aşağıdaki nakilde dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, Ömer'in, recm Âyeti"nden başka, "Babalarınızdan yüz çevirmeyiniz! Şu muhakkaktır ki, babalarınızdan yüz çevirmeniz sizin küfrünüz, nankörlüğünüzdür!" mealindeki bir Âyetin daha kaybolmuş olduğunu iddia etmesidir. Bu uydurma rivayete göre, Halife Ömer, kaybolan iki Âyeti halktan korktuğu için Kur'ân'a ekleyememiş ve bundan da hutbede yakınmıştır. Konumuz için dikkat çekici olan nokta, Ömer'in Kur'ân'a koyamadığını ifade ettiği iddia edilen bu Âyetlerin onun döneminden sonra "mensuh" sayılarak muhtevalarının yaşama geçirilmiş olmasıdır.

İbn Abbâs şöyle demiştir: Ben Muhâcirler'den bir­takım adamlara Kur'ân okutuyordum. Bunlardan biri Abdurrahmân b. Avf idi. Ben Ömer'in yaptığı son haccında Minâ'da Abdurrah­mân b. Avf'ın evinde bulunduğum sırada, Abdurrahmân da Ömer b. el-Hattâb'ın yanında imiş. Oradan evine benim yanıma döndü de şöyle dedi:

Eğer sen şu adamı göreydin muhakkak hayret ederdin: Bu gün Emîru'l-Mü'minîn'in yanına bir adam geldi ve:

- Ey Mü'minlerin Emîri! Filân kişi hakkında ne düşünürsün: O kişi ‘Eğer Ömer ölürse, ben muhakkak filân kimseye [Talha b. Ubeydullah'a] biat ederim. Vallahi Ebû Bekr'e yapılan biat istişaresiz, birdenbire yapılıp tamam oldu!' diye konuşarak bir fitne çıkarmak istedi.

Ömer bu sözü işitince çok öfkelendi. Sonra:

- Ben bu akşamüzeri -Allah dilerse- insanların arasında ayağa kalkıp bir hutbe vereceğim de milletin mukadderatını gasp etmek is­teyen bu adamları teşhir ederek, bunların te'vîlâtından insanları sa­kındıracağım, dedi.

Abdurrahmân dedi ki: Ben de Ömer'e şöyle dedim:

 Ey Mü'minlerin Emîri! Böyle yapma! Çünkü hacc mevsimi insanların her türlüsünü ve şer işlerinde süratli olanlarını bir araya toplar. Sen hutbe için ayağa kalkacağın zaman, bu kimseler sana ya­kın bir yerde olmakta diğer insanlara galebe ederler. Aya­ğa kalkar da bu konuda bir konuşma yaparsan, ben bu konuşmayı her bir uçurucunun senden alıp etrafa uçurmasından, onu belleyememeleri ve manasını anlamamalarından ve o konuşmayı yakışmayacak bir­takım yerlere koymalarından endişe ederim. Onun için sen yavaş ol, Medine'ye dönünceye kadar sabret. Çünkü Medine hicret ve sünnet yurdudur. Orada Suffa ehli ile insanların eşrafı ile toplanıp söyle­mek istediğin şeyleri o topluluğa sağlam olarak söylersin, ilim ehli olanlar senin konuşmanı iyi belleyip anlarlar ve onu uygun yerlerine koyarlar [da fitneyi önlerler] dedim.

Ömer teklifimi kabul edip:

- Dikkat et! Vallahi, inşaallah Medine'ye varıp ayağa kalkarak yapacağım ilk hutbemde bu meseleyi muhakkak konuşacağım dedi.

İbn Abbâs dedi ki: Bizler zilhicce ayının sonunda Medine'ye geldik. Cuma günü olunca güneş ortadan meylettiği zaman bizler mescide gidişte acele davrandık. Nihayet ben Saîd b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl'i minberin köşesinin yanında oturmuş olarak bulup onun etrafına oturdum. Benim dizim onun dizine dokunuyordu. Çok bek­lemedim, Ömer b. el-Hattâb çıktı. Ben onun gelmekte olduğunu gö­rünce Saîd b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl'e:

- Ömer bu öğleden sonra öyle mühim bir konuşma yapacak ki, halife yapıldığı günden beri böyle bir konuşma yapmamıştı.

Saîd b. Zeyd benim sözümü kabul etmedi ve dedi ki:

- Ömer'in şimdiye kadar bundan önce söylemediği bir konuş­ma yapacağını neden ümîd ettin ki?

Ömer minber üzerine oturup müezzinler de ezanları okuyup sükût ettikleri zaman ayağa kalktı. Allah'a hamd ve O'nu lâyık olduğu yüce sı­fatlarla övdükten sonra "Amma ba'du [Sözün bundan sonrasına gelince]..." deyip şunları söyledi:

- Ben sizlere, Allah'ın benim konuşmamı takdir etmiş olduğu bir konuşma yapacağım: Bilmiyorum, belki bu konuşmam ecelimin önündedir [vefatım yaklaşmış olabilir]! Her kim bu konuş­mamı akledip anlar ve onu iyi ezberler ise bineğinin ulaştırdığı her yerde bunu söyleyip yaysın. Akledip kavramayacağından endişe eden kimseye gelince, ben hiçbir kimseye benim üzerime yalan söylemesi­ni helâl etmiyorum.

Şüphesiz ki, Allah, Muhammed'i hakk peygamber gönderdi ve o'na kitap indirdi. Allah'ın indirdiği şeyler içinde recm âyeti de var­dı. Bizler o âyeti okuduk, akledip anladık ve iyice ezberledik. Bu­nun içindir ki, Rasûlullah recm etti, o'ndan sonra biz de recm ettik. Ben insanlara zaman uzayıp da bir sözcünün: "biz Allah'ın Kitabı'nda recm âyetini bulmuyoruz" demesinden ve Allah'ın indirmiş ol­duğu bir farizayı terk etmeleri suretiyle insanların sapıklığa düşmelerin­den endîşe ediyorum. Recm, Allah'ın kitabın da sabit bir haktır. Bu, erkeklerden ve kadınlardan evlenip de zinâ eden, zinâsı da beyyine ile yahut gebelik ile yahut da itirâf ile sabit olan kimselere uygulanır.

Sonra bizler Allah'ın kitabından okumakta olduğumuz şeyler içinde: "Babalarınızdan yüz çevirmeyiniz! Şu muhakkaktır ki, sizin babalarınızdan yüz çevirmeniz [babalarınızdan başkalarına mensupluk iddia etmeniz] sizin küfrünüz, nankörlüğünüzdür -yahut: sizin babalarınızdan yüz çevirmeniz, muhakkak sizin için bir küfürdür-!" sözleri de vardı.

Dikkat edin! Sonra Rasûlullah şunu da buyurmuştur: "Siz­ler beni, Meryem oğlu İsâ'nın bâtıl üzere aşırı övülmesi gibi mübala­ğalı ve aşırı şekilde övmeyiniz. Sizler bana 'Allah'ın kulu ve Rasûlü' deyiniz!"

Sonra şu da var ki, içinizden bir sözcü çıkıp "Vallahi Ömer ölür­se, ben filân kimseye biat ederim" demektedir. Sakın hiçbir kim­se onun "Ebû Bekr'e yapılan biat ancak istişaresiz, birdenbire olmuş ve tamamlanmıştır" demesiyle aldanmasın! Dikkat ediniz! Hakikaten o iş böyle çabuk olmuştur. Lâkin Allah, o işin şerrinden ümmeti korumuştur. İçinizden hiçbir kimse kendisine süratle gidilmekte de­velerin boyunlarının kopmasında Ebû Bekr gibi olamaz. Bundan sonra her kim milletin istişaresi ve reyi olmaksızın Müslümanlardan bir adama biat ederse, onun biati kabul olunmaz. O biat eden de, biat edilen de kendilerini öldürülme tehlikesine atmış olurlar.

Şu da bir hakikattir ki, Allah, Peygamberi'ni vefat ettirdiği za­man bizim de haberimizden şunlar meydana gelmişti: Ensâr cemaati bize muhalefet ettiler ve hepsi Sâide Oğulları sakîfesinde toplandılar. Alî ile Zübeyr ve onların beraberinde olanlar da bize muhalefet ettiler. Muhacirler, Ebû Bekr'in yanında toplandılar. Ben Ebû Bekr'e dedim ki:

- Yâ Ebâ Bekr! Bizi şu Ensâr kardeşlerimizin yanma götür!

Akabinde bizler onlara ulaşmak isteyerek yola koyulup gittik. Onlara yaklaştığımız zaman, bizleri onlardan iki sâlih adam [Uveymir b. Sâide ile Ma'n b. Adiyy] karşıladılar da topluluğun üzerine meyledip ittifak ettikleri görüşü [Sa'd b. Ubâde'ye biati] bize zik­rettiler ve:

- Ey Muhacirler topluluğu! Sizler nereye gitmek istiyorsunuz?

Biz de onlara:

-  Şu Ensâr kardeşlerimizin yanına gitmek istiyoruz,

Onlar da bize:

- Ensâr topluluğuna yaklaşmayınız, siz kendi işinizin hükmü­nü veriniz!

Ben de onlara dedim ki:

- Vallahi bizler muhakkak onların yanına gideceğiz! dedim. Ve yürüdük, nihayet Sâide Oğullarının meşveret ettikleri sakîfede Ensâr cemâatinin yanına vardık. Bir de baktık ki, onların ara­sında bir örtüye bürünüp sarınmış bir adam var! Ben sordum:

-  Bu kimdir?

Onlar cevap verdiler:

-  Bu Sa'd b. Ubâde'dir, dediler.

Ben:

-  Onun nesi var?

Onlar:

-  Sıtma ateşi var, dediler.

Biz birazcık oturduğumuzda onların hatîbi [Sabit b. Kays b. Şemmâs] şehâdet kelimelerim söyledi ve Allah'ı lâyık olduğu yüce sıfatlarıyla sena etti. Bundan sonra "Amma ba'du" hitap faslını söy­ledi ve şöyle devam etti:

- Bizler Allah'ın Ensârı ve İslâm'ın büyük ordusuyuz. Siz Mu­hacirler cemaati ise Mekke'deki kavminizden bize yürüyüp gelmiş olan bir azınlıksınız. Böyle iken şimdi bu azınlık bizi aslımızdan kopar­mak ve bizleri emirlik işinden dışarıya çıkarmak istiyorlar.

Ömer şöyle dedi: Ensâr'ın hatîbi susunca ben konuşmak istedim. Ben daha evvel, beğendiğim ve Ebû Bekr'in önünde takdîm edip ko­nuşmak istediğim bir makale [bir hitabe] hazırlamış idim. Ben Ebû Bekr'e arız olan keskinliğin yani öfkenin bir kısmını ondan def etmeye uğraşıyordum. Ben konuşmak istediğim zaman, Ebû Bekr ba­na:

- Yavaş ol [yumuşak ve sükûnetli davran]

Ben Ebû Bekr'i öfkelendirmek istemedim. Ebû Bekr kendisi ko­nuşmaya başladı. Ebû Bekr öfke sırasında benden daha halim, daha sükûnetli, hedeflere yönelip ulaşmakta da benden daha vakarlı idi. Vallahi Ebû Bekr benim hazırlamamda hoşuma giden hiçbir şeyi terk etmedi, o konuşmasına başlamasında, doğru olan görüşü belirtmek­te benim hazırladığım hitabenin benzeri yahut ondan daha üstün olan bir konuşmayı susuncaya kadar sürdürdü. Bu konuşmasında şunları söyledi:

- [Ey Ensâr topluluğu! Allah'a yemin ederim ki, bizler sizin fadlınızı, İslâm yolundaki belâlarınızı ve bizim üzerimize vacip olan hak­kınızı inkâr etmiyoruz! -İbn İshâk rivayetinden-] Sizler, kendinizde hayır bulunduğunu zikrettiniz, sizler bu hayrın ehlisiniz. Fakat şu ha­lifelik işi Kureyş'ten olan şu Muhacirler topluluğundan başkasında asla tanınmayacaktır. Bu Kureyş topluluğu nesep ve yurt bakımla­rından Arapların ortası, yani en adaletlisi ve en üstünüdür. Ben siz­ler için şu iki adamdan birine biat etmenizi teklif edip buna razı olmuşumdur. Şimdi bu ikisinden istediğinize biat ediniz!.

Ömer dedi ki: Bundan sonra Ebû Bekr, kendisi aramızda otur­makta bulunduğu hâlde benim elimi ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'ın elini tuttu. Ben onun söylediklerinden bundan başkasını kerîh gör­medim. Vallahi benim öne geçirilip de boynumun vurulması (yani bir günahtan dolayı benim boynumun öne geçirilip de vurulmaya yaklaştırılması), bana içlerinde Ebû Bekr'in mevcûd bulunduğu bir kav­me emirlik yapmaklığımdan daha sevimlidir. Ancak ölümüm sırasında şeytânın telkiniyle nefsimin bunu bana süsleyip güzel göstermesi hâli müstesnadır ki, ben şu saatte onu vicdanımda hissetmiyor ve bulmu­yorum! Bu sırada Ensâr'dan bir sözcü [Habbâb Îbnu'I-Munzir] şöyle dedi:

- Bizler emirlik ağacının faydalanılacak olan aslıyız, köküyüz [yani uyuz develerin kaşınmaları için ağıllara dikilen ağaç kökleriyiz, hasta develerin o ağaçlarla kaşınıp şifâ buldukları gibi, bu emirlik işi de bizlerle şifâ bulup yaşar]. Yine bizler meyveleri düşmesin, kı­rılmasın diye yapraklarla, dallarla bağlanmış yüklü hurma salkımla­rıyız. Biz Ensâr topluluğundan bir emir, sizlerden de bir emir olsun, ey Kureyş cemâati!.

Bunun üzerine karışık sözler çoğaldı ve sesler yükseldi, hattâ ben bir ihtilâf çıkmasından korktum da hemen:

-  Uzat elini yâ Ebâ Bekr! [Sana biat edeyim!] dedim.

O da elini uzattı. Ben de ona biat ettim. Benden sonra Muha­cirler ve sonra Ensâr Ebû Bekr'e biat ettiler. Biz böylece Sa'd b. Ubâde'ye karşı çabuk davranıp galebe sağlamış olduk. Onlardan bir sözcü:

- Sizler Sa'd b. Ubâde'yi öldürdünüz, [yani onu yardımsız bı­rakmak ve kuvvetini gidermek suretiyle onu ölü gibi yaptınız].

Ömer dedi ki: Bu sözcüye karşı ben şöyle dedim:

- (Hilâfet işine mâni' olmaya çalıştığı için) Allah Sa'd b. Ubâ­de'yi öldürsün! dedim.

Bundan sonra Ömer, o cuma hutbesindeki konuşmasının sonun­da şunları tekrar olarak söyledi:

- Bizler, o zaman, Allah'a yemin ederim ki, kendisinde hazır bu­lunup meşgul olduğumuz bu devlet başkanlığı müzakeresi işinden, Ebû Bekr'e biat edilmesi işinden daha kuvvetli hiçbir iş ve meşgu­liyet bulmadık! Bizler Ensâr topluluğunun bizlerden ayrılıp da top­luca bir biat olmamasından, bizden sonra onların kendilerinden bir adama biat etmelerinden korktuk. Bu takdirde ya bizler razı olmamamıza rağmen onlarla biatleşecek yahut da onlara muhale­fet edecektik. Böylece de büyük bir fesat olacaktı. Artık bundan böyle Müslümanların istişaresi ve rızaları olmaksızın her kim bir adama bi­at edecek olursa [insanlar tarafından ne o biat eden adama, ne de onun biat ettiği adama;] ikisinin de öldürülecekleri korkusundan, biat olunmayacaktır! [Yani, hiçbir kimse, bey'at olunmaya ve kendisi için bey'atin -Ebû Bekr'e vâki' olduğu gibi- tamam olacağı­na tamah etmesin!]   [50-75]  (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn, 16. Bab, Hadis No: 25)

İbn Abbas anlatıyor: "Allahü Teala, Kur'ân-ı Kerim'inde: "Kadınlarınızdan fuhşu irtikap edenlere karşı içinizden dört şahit getirin. (Nisâ Sûresinin 15. Âyeti)" buyurdu. Cenabı Hakk bu âyette önce kadını zikrettikten sonra, erkeği kadınla birlikte ele alarak şöyle demiştir: "Sizlerden fuhşu irtikâp edenlerin... (Nisâ Sûresinin 16. Âyeti Cenabı Hakk, bu âyeti celde âyetiyle neshederek şöyle buyurdu: " Zina eden kadınla zinâ eden erkekten her birine ... (Nur Sûresinin 2. Âyeti) "Sonra Nûr Sûresinde recm âyeti nazil oldu. Önceki vahiy bekar içindi. Sonra recm âyeti tilavetten kaldırıldı, ancak hükmü baki kaldı." [50–76] (Ebû Dâvûd, Hûdud/23; Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte,  5/164)

Not: Bu rivayetteki iddia kökten yanlıştır. Çünkü Nisâ Sûresini 15-16. Âyetlerin anlamları rivayette söylendiği gibi değildir. Nisâ Sûresini 15. Âyeti erkeksiz fuhuş yapan lezbiyen kadınları, Nisâ Sûresini 16. Âyeti de kadınsız, erkek erkeğe fuhuş yapan erkekleri konu edinmektedir. Dolayısıyla her iki Âyette de homoseksüelliğin cezası ile ilgilidir.

Yukarıda anlamı verilen uzun rivayette, Kur'ân'dan kaybolan bir başka Âyetin daha olduğu iddiası dikkat çekmektedir. "Tefsirci"ler ve "Usulcü"ler, bu Âyetin lâfzının mensuh olduğunu söylemişler, hükmünün devam edip etmediği yönünde ise görüş belirtmemişlerdir. Görüldüğü gibi, 6, 7, 8 ve 9 numaralı rivayetlerin hepsi de Îbn-i Abbas'a dayandırılmıştır. Bir kişinin ortaya attığı söylenti ile Nûr Sûresinin Âyeti hükümsüzleştirilmiş ve uygulamaya muharref Tevrât'ın hükümleri yerleştirilmiştir.

Aşağıda yer alan iki rivayet ise, bize göre "şeytan Âyetleri" martavalını gölgede bırakacak, müfteri Salman Rüşdi'ye bile parmak ısırtacak niteliktedir:

Ebû Abdirrahman es-Sülemî anlatıyor: Hz. Ali hutbede şöyle dedi:

- Ey insanlar, kölelerinize ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- hadleri tatbik edin. Zira Hz. Peygamber (a.s)'ın bir cariyesi zinâ yapmıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. Dövmek üzere yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Rasulullah'a arzettim. Bana: "İyi yapmışsın, iyileşinceye kadar ona dokunma!" dedi. [50–77]  (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1.593, 5/168, 169; Müslim, Tirmizi, Ebû Davut)

Hz. Enes anlatıyor: Bir adam, Rasulullah'ın ümmü veledine temas etmekle itham edilmişti. Rasulullah, Hz. Ali'ye "Git boynunu vur" diye emretti. Hz. Ali, adama geldiği vakit, onu bir kuyunun içinde yıkanıp serinliyor buldu. "Çık dışarı" diyerek elinden tutup kuyunun dışına çıkardı. Hz. Ali adamın "burulmuş" hadım edilmiş ve erkeklik organından mahrum olduğunu gördü. Artık ona dokunmayıp durumu Hz. Peygamber'e haber verdi. Rasûlullah onu davranışı sebebiyle takdir etti." [50–78] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1.602, 5/176–177; Müslim, Tövbe 59, 2771)

Özellikle son iki rivayette edepsizlik hadlerini de aşan bir cüretkârlık mevcuttur. Şöyle ki: Birinci rivayette, peygamberimizin bir cariyesinin, hem de ondan çocuk doğuran bir cariyesinin zinâ yaptığından, zinâ neticesinde hamile kaldığından, bu çocuğu doğurduğundan ve peygamberimizin de onu cezalandırması için Ali'yi görevlendirdiğinden söz edilmektedir. İkinci rivayette ise, peygamberimizin cariyesi ile zinâ ettiği zannedilen adamın hadım olduğu, yani onunla zinâ edenin o adam olmadığının anlaşıldığı ileri sürülmektedir. Bu rivayetlerde konu edilen "çocuk sahibi" cariye, rivayetlerin yer aldığı kaynaklardaki açıklamalara göre, peygamberimizin değerli cariyesi, müminlerin annesi Mariye'dir.  Bu durumda, Mariye annemiz tarafından doğurulduğunu ve sabi yaşta öldüğünü bildiğimiz İbrâhîm, bu rivayetleri uyduran kendini bilmez mel'unlarca bir "zinâ çocuğu" olarak gösterilmiş olmaktadır.

"Hadis" adıyla ortaya çıkmış bu rezil ifadeler derhal ve kesin bir dille reddedilmesi gerekirken, ne yazık ki, hadis şârihleri tarafından hüküm çıkarılacak muteber nakiller olarak kabul edilmiş ve bu uydurma nakillerden şu hükümleri çıkarmışlardır:

  Hastalara, nifaslı olanlara iyileşinceye kadar ceza uygulanmaz.

  Şahit, gaibin görmediğini görür.

Vâil b. Hucr b. Rebia anlatıyor: "Rasulullah'ın sağlığında, bir kadın namaz kılmak maksadıyla evinden çıkmıştı. Yolda ona bir erkek rastladı. Kadına çullanıp ihtiyacını giderdi. Kadın bağırdı, adam ise sıvıştı gitti. Çığlığı duyan bir erkek koştu geldi. Kadın ona başına gelenleri anlattı. Sonra bir grup muhacire rastladı, başından geçenleri onlara da anlatıp: "Bir adam bana böyle yaptı." dedi. Hep beraber yürüyüp kadının kendisine tecavüz ettiği kimseyi yakalayıp kadına getirdiler. Kadın:

"Evet, bu odur" dedi. Sonra adamı Rasulullah'ın yanına götürdüler. Rasulullah adamın recmedilmesini emrettiği sırada, kadına tecavüz etmiş olan kimse kalkıp:

-Ey Allah'ın resulü, suçlu benim!" diye itirafta bulundu. Rasulullah kadına:

"Git, Allah günahlarını affetti" dedi. Zan altında kalmış olan kimseye de güzel sözler söyleyip gönlünü aldı. Tecavüzcünün recmedilmesini emretti ve recmedildi.

Sonra Rasulullah şunu söyledi:

-Bu adam öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, böyle bir tevbeyi Medine ahalisi yapsaydı kabul edilirdi." [50-79] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1596, 5/170, 171; Tirmizi, Hûdud 22; Ebû Dâvûd, Hûdud 7)

İbn-i Abbas anlatıyor: Hz. Ömer'e, zinâ yapmış olan deli bir kadın getirildi. Hz. Ömer, onun recm edilip edilemeyeceği hususunda halkla istişare ederek recmedilmesine hükmetti. Kadına Hz. Ali uğradı. Hazırlığı görünce sordu:

-Bunun hali nedir? diye sordu. Kendisine:

-Falanca kabileden deli bir kadındır, zinâ yapmıştır. Hz. Ömer onun recmedilmesine hükmetmiştir" dediler.

Hz. Ali "Kadını geri götürün" dedi. Sonra Hz. Ömer'e uğrayıp; 

-Ey Mü'minlerin emiri, bilirsin ki, Rasulullah şöyle buyurmuştur: ‘Kalem üç kişiden kaldırılmıştır [onlar yaptıklarından sorumlu değildirler.]: Buluğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, şifa buluncaya kadar bunamıştan.' Biçare kadın falanca kabilenin bunağıdır. Ona tecavüz eden, muhakkak ki akli noksanlığı sırasında tecavüz etmiştir" [50-80] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1597, 5/172; Ebû Dâvûd, Hûdud 16)   

Zeyd b. Hâlid ile Ebû Hureyre'den: Şöyle demişler­dir: Peygamber:

-Yâ Uneys [ibn Dahhâk], şu zinâ suçu isnat edilen kadına git, eğer o kadın zinâ ettiğini itirâf ederse ona recm cezası uygula " [50–81]  (Buhârî; Kitabü'l-Vekale, 13. Bab, Hadis no: 14)

 Bize el-Leys, Ukayl'den; o da Îbn-i Şihâb'dan; o da Ebû Seleme b. Abdirrahmân ile Saîd b. el-Müseyyeb'den tahdîs etti ki, Ebû Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah [S] mescidde iken bir adam geldi de O'na nida etti ve dedi ki:

"Yâ Rasûlallah! Ben zinâ ettim!" dedi.

Rasûlullah ondan yüz çevirdi. Bu adam bu şekilde kendi aley­hindeki itirafını dört kere tekrar etti. Kendi aleyhine dört kere şahâdet edince Peygamber onu çağırdı da:

-Sende delilik var mı?" diye sordu. O zât cevap verdi:

-Hayır [yoktur]" dedi. Peygamber sordu:

"Sen evli misin?".

O zât cevap verdi:

-Evet, [evliyim]"

Bunun üzerine Peygamber oradakilere:

-Bunu götürünüz ve taşlayınız!" emrini verdi.

İbn Şihâb şöyle dedi: "Bana Câbir b. Abdullah'tan işiten kimse haber verdi ki, Câbir şöyle demiştir: ‘Ben o zâtı taşlayanların içinde bulundum. Bizler onu [cena­zelere namaz kılınan] Mûsâllada taşladık. Taşlar ona isabet edip acı­tınca kaçtı. Biz de ona Harre'de yetiştik ve recmettik . [50–82]  (Buhârî; Kitabü'l-Müharibîn, 7. Bab, Hadis No: 14)

Habib b. Salim anlatıyor: Abdurrahman b. Huneyn denen bir adam karısının cariyesine temasta bulundu. Hadise Kufe emiri Numan b. Beşir'e götürüldü:

-Ben sizin hakkınızda Rasulullah'ın hükmüyle hükmedeceğim" dedi. "Eğer zevcen cariyeyi sana helal ederse, yüz değnek yiyeceksin, helal etmezse recm edileceksin."

Sonra karısının cariyeyi adama helal ettiğini görünce, emir yüz değnek vurdu."   [50–83]  (İslâm Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1598; Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesai, Îbn Mace)

İbn Ömer şöyle demiştir: Rasûlullah'a bir Yahûdî erkeği ile bir Yahûdî kadını getirildi. Bunlar birbirleriyle çirkin bir iş [yani zinâ fiili] meydana getirmişlerdi. Rasûlullah Yahûdîler'e:

-Sizler kitabınız Tevrât'ta zinâ edenler için ne cezası bulu­yorsunuz?" diye sordu.

Onlar:

-Âlimleriniz, zinâ edenin yüzünü kömürle karartma ve bir eşek üzerine [yüzlerini birbirine] ters bindirme bid'atini çıkardılar" diye cevap verdiler.

Abdullah b. Selâm dedi ki:

"Yâ Rasûlallah! Onlara Tevrât'ı getirmelerini emret!" Tevrât getirildi. Yahûdîler'den biri elini recm âyeti üzerine koydu da öncesini ve sonrasını okumaya başladı. Abdullah b. Selâm ona:

-Elini kaldır!" dedi.

Bir de baktılar ki, recm âyeti elinin altındadır. Bunun üzerine Rasûlullah zinâ eden o iki kimsenin recm edilmesini emretti, onlar da recm olundular.

İbn Ömer: "Bu zinâ eden iki kişi Mescid'in yanında düz taşlarla döşenip kaplanmış olan Balat denilen yerde recm olundular. Ben er­kek Yahûdî'nin kadını taşlardan korumak için üzerine kapandığını gördüm" [50–84] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn, 9. Bab, Hadis No: 17)

Bize Ma'mer b. Râşid ez- Zuhrî'den; o da Ebû Sele­me b. Abdurrahman'dan; o da Câbir b. Abdullah'tan şöyle ha­ber verdi: Eslem kabîlesinden [Mâiz b. Mâlik el-Eslemî adında] bir adam Peygambere geldi de zinâ ettiğini itirâf eyledi. Peygamber ondan yüz çevirdi. O adam kendi aleyhine dört kere böyle şahadet edin­ce, Peygamber ona hitaben:

-Sende delilik var mı?" diye sordu. O zât:

-Hayır [yoktur]" dedi. Peygamber:

-Sen evlendin mi?" diye sordu. O zât:

-Evet [evlendim]" dedi.

Bunun üzerine o adamın recm edilmesini emretti ve o zât [cena­zelere namaz kılınan] Mûsâllada recm olundu. Taşlar ona isabet edip acıtınca adam kaçmaya başladı, kendisine erişilip recm edildi, niha­yet öldü. Peygamber onu hayırla zikretti ve üzerine cenaze namazı kıldırdı.

Râvî Yûnus ile Îbn Cureyc, ez-Zuhrî'den yaptıkları rivayetlerin­de "Üzerine namaz kıldı" fıkrasını söylemediler.

Ebû Abdillah el-Buhârî'ye:

"Peygamber onun üzerine cenaze namazı kıldı" fıkrası sahîh olur mu? diye soruldu.

Buharî

-Bunu Ma'mer Îbn Râşid rivayet etti" diye cevap verdi. Buhârî'ye "Bunu Ma'mer'den başkası rivayet etti mi?" denildi de, o "Hayır" diye cevap verdi. [50–85] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn; 10. Bab, Hadis No: 18)

Îbn Abbâs şöyle demiştir: Mâiz b. Mâlik, Peygamber'e gelip zinâ suçunu itiraf ettiği zaman Peygamber [on­dan birkaç defalar yüz çevirdikten, deli ve sarhoş olup olmadığını araştırdıktan sonra] ona buyurdu ki:

-Belki sen o kadını öptün yahut elinle elleyip çimdikledin yahut da sadece baktın?"

Mâiz: "Hayır yâ Rasûlallah!" diye zinâ ettiğini ısrarla belirtince, Ra­sûlullah hiçbir kinayeli lafız kullanmayarak açıkça:

"Sen erkeklik organını o kadının ferci içine koydun mu?" diye sordu.

İbn Abbâs: Mâiz'in açıkça zinâ ettiğini ikrar etmesi sırasında artık Rasûlullah onun recm edilmesini emretti, [50–86] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn, 13. Bab, Hadis No: 21)

Ebû Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah mescidde iken insanlardan [yânî başkan ve şeriflerden olmayıp, halktan] bir adam geldi ve nida edip dedi ki:

"Yâ Rasûlallah, ben zinâ ettim!"

Rasûlullah ondan yüz çevirdi. Bu sefer o adam Rasûlullah'ın yü­zünü çevirdiği yöne geçerek yine:

"Yâ Rasûlallah! Ben zinâ ettim!" dedi.

Rasûlullah ondan yine yüz çevirdi. O da yine Rasûlullah'ın yü­zünü döndürdüğü tarafa geçti, bu itirafını tekrarladı. Nihayet bu suretle kendi aleyhinde dört kerre şehâdet edince, Peygamber onu çağırdı da:

"Sende delilik var mı?" diye sordu.

O zât: "Hayır, yoktur yâ Rasûlullah!" dedi. Bu sefer Peygamber ona:

-Sen evlendin mi?" diye sordu. O zât:

-Evet, evliyim yâ Rasûlullah!" diye cevâb verdi.

Bunun üzerine Rasûlullah yanında bulunanlara:

"Bunu götürün ve recm edin!" buyurdu.

İbn Şihâb şöyle dedi: Bana Câbir Îbn Abdillah'tan işiten kimse haber verdi ki; Câbir: "Ben o zâtı taşlayanların içinde bulundum. Bizler onu [cena­zelere namaz kılınan] Musallada taşladık. Taşlar ona isabet edip ızdırap verince koşup kaçtı. Nihayet biz ona Harre'de yetiştik ve orada recm ettik." [50–87] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn; 14. Bab, Hadis No: 22)

Büreyde anlatıyor: Maiz b. Mâlik el-Eslemî, Rasûlullah'a gelerek dedi ki:

-Ey Allahın Rasulü, ben nefsime zulmettim, zinâ edepsizliğini işledim, beni temizlemeni istiyorum" dedi.

Rasûlullah onu reddetti. Ancak Maiz ertesi gün tekrar geldi. Yine:

-Ey Allahın Rasülü, ben zinâ edepsizliğini irtikap ettim" diye ikinci sefer itirafta bulundu.

Adamı ikinci sefer geri çeviren Rasûlullah, adamın kavmine birisini yollayarak:

-Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı? diye tahkik ettirdi.

Ancak hep beraber:

-Biz onu, gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki salih kişilere denk akıl sahibi biliyoruz" dediler.

Maiz üçüncü sefer müracaatta bulundu. Hz. Peygamber onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler.

Adam dördüncü sefer müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı.

Ravi der ki: Gâmidiye adında bir kadın da gelerek:

-Ey Allah'ın Rasülü, beni niye reddediyorsun? Görüyorum ki, beni de Maiz gibi geri çevirmek istiyorsun. Allah'a kasem olsun, ben hamileyim de!" dedi.

Hz. Peygamber:

-Öyle ise hayır. Sen git ve çocuğu doğurunca gel!" dedi.

Kadın gitti, çocuğu doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi.

-İşte çocuk, doğurdum!" dedi.

Rasulüllah:

-Git, sütten kesinceye kadar emdir, sonra gel!" buyurdu. Kadın gitti, o çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı.

-Ey Allah'ın Rasulü, işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi" dedi. Rasûlullah çocuğu alıp, Müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Halid b. Velid elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne fışkırmıştı, kadına küfretti. Rasûlullah, Halid'in kadına küfrettiğini işitince:

-Ey Halid, ağır ol!" dedi ve ilave etti:

-Nefsini kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e kasem olsun, bu kadın öyle bir tövbe yaptı ki, şayet alışverişte sahtekârlık yapanlar aynı tövbe ile tövbe yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi."

Sonra Rasûlullah kefenlenmesini emretti. Kadın üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi." [50–88]  [Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1605, 5/184–185; Müslim, Hûdud, 22; Ebû Dâvûd, Hûdud, 24)

İmran b. Husayn anlatıyor: "Rasûlullah'a Cüheyne'li, zinâdan hamile kalmış bir kadın geldi ve şöyle dedi:

-Ey Allah'ın Rasulü, ben bir hadd cürmü işledim, cezasını bana tatbik et" dedi. Rasûlullah da kadının velisini çağırıp:

"Buna iyi muamelede bulun. Çocuğu doğurunca kadını bana getirin!" buyurdu. Velisi öyle yaptı. Rasûlullah kadının elbisesini üzerine bağlamalarını emretti. Sonra taşlamalarını söyledi ve taşlandı. Üzerine cenaze namazı kıldırdı. Bunu gören Hz. Ömer:

-Bu zaniye kadına namaz mı kıldırıyorsun?" dedi. Aleyhisselatü vesselam efendimiz:

-Bu öyle bir tevbe yaptı ki, onun tevbesi Medine ahalisinden yetmiş kişiye taksim edilseydi onların hepsini rahmete bandırırdı. Sen Allah için canını vermekten daha efdal bir amel biliyor musun?" [50-89] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1607, 5/188; Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd , Nesaî)

İmam Mâlik diyor ki: "Bana ulaştığına göre, Hz. Osman'a evliliğinin altıncı ayında doğum yapan bir kadın getirildi. Derhal recmedilmesini emretti. Ancak Hz. Ali:

"Cenabı Hakk Kur'ân-ı Kerim'de ‘... insanın anne karnında taşınma ve sütten kesilmesi otuz aydır. ...' (Ahkâf Sûresinin 15. Âyeti) buyuruyor. Keza başka bir âyette de ‘... Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu hüküm emmeyi tamam yaptırmak isteyenler içindir. ...' (Bakara Sûresinin 239. Âyeti) buyurmaktadır. Bu durumda hamilelik müddeti altı aydır."

Bu açıklama üzerine Hz. Osman kadının geri gönderilmesini emretmişti. Ancak kadın recmedilmiş bulundu." [50–90] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1609 5/192; Muvatta; Hûdud, 11)

Bize Seleme b. Kuheyl tahdîs edip şöyle dedi: Ben eş-Şa'bî Âmir b. Şurahbîl'den işittim. O, Alî Îbn Ebî TâIib'in, cuma günü [Şurâha el-Hamdâniyye denilen] kadını recmettiği za­man, Alî'nin:

"Ben bu kadını Rasûlullah'ın sünneti [yani kanunu] ile recmetmişimdir." [50–91]  (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn, 6. Bab, Hadis no: 11)

Şa'bî anlatıyor: "Hz. Ali, kadını recmettiği zaman onu Perşembe günü dövdü, Cuma günü de recmetti. Ve şunu söyledi: "Ona Kitabullah'ın hükmü ile celde, Rasûlullah'ın sünneti ile de recm tatbik ettim." [50–92]  (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1611,  5/194; Buhârî)

İbn-i Ömer anlatıyor: "Yahudiler, Rasûlullah'a gelip kendilerinden bir erkekle kadının zinâ yaptığını söylediler. Rasûlullah onlara:

-Recm hakkında Tevrât'ta ne buluyorsunuz?" diye sordu. Onlar:

-Teşhir edip rezil ederiz ve dayak atarız" dediler.

Abdullah b. Selam:

-Yalan söylüyorsunuz. Zinanın Tevrât'taki cezası recmdir" dedi. Hemen Tevrât'ı getirip açtılar. İçlerinden [Abdullah b. Surya adında] biri elini recm âyetinin üzerine koydu. Sonra, âyetten önceki kısımlardan okumaya başlayıp kapattığı kısmı atlayarak arka kısmını okumaya devam etti. Abdullah b. Selam müdahale edip:

"Kaldır elini!" dedi. Adam elini çekti, tam orada recm âyeti mevcut idi. Bunun üzerine:

"Ey Muhammed, Abdullah doğru söyledi. Tevrâtta recm âyeti mevcuttur" dediler. Rasulullah derhal o iki zatın recmedilmelerini emretti ve recmedildiler.

İbn Ömer der ki: "Erkeğin, atılan taşlara karşı korumak için kadının üzerine eğildiğini gördüm." [50–93] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1613, 5/199; Buhârî, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebû Dâvûd )

Ebû Hüreyre anlatıyor: Yahudilerden bir kadınla bir erkek zinâ yaptılar. Birbirlerine: -Bizi şu Peygamber'e götürün. Çünkü bir kısım hafifletmeler getiren bir peygamberdir. Bize recm dışında fetvalar verirse kabul eder, Allah indinde O'nun hükmünü kendimize delil kılarız ve "Senin peygamberlerinden bir peygamberin bize verdiği fetvalarla amel ettik, hevamıza uymadık, deriz" dediler.

Mescidde ashâbıyla birlikte oturmakta olan Hz. Peygambere gelerek:

-Ey Ebû'l-Kasım, zinâ yapan kadın ve erkek hakkında kanaatin nedir?" dediler. O, onlara tek kelime söylemeden Beyt-i Midras'larına geldi. Kapıda durarak:

-Hz. Mûsâ'ya Kitab'ı indiren Allah aşkına söyleyin, muhsan olan birisi zinâ yapacak olsursa, bunun Tevrattaki hükmü nedir?" diye sordu.

"Yüzü siyaha boyanır, eşek üzerine ters bindirilip gezdirilir ve dayak atılır." Ravi devamla der ki: "Yahudilerden bir genç bu cevabı tasvip etmeyip susmuştu. Rasulullah onun suskunluğunu görünce sualinde ısrar etti. Bunun üzerine genç: "Mademki sen bize Allah'ın adına yemin veriyorsun, gerçeği söyleyeceğim: Biz Tevrât'ta recm emrini görüyoruz" dedi. Rasulullah:

-Allah'ın emrini hafifletmenizin başlangıcı nasıl oldu?" diye sordu. Genç şu cevabı verdi:

-Krallarımızdan birinin bir yakın akrabası zinâ yaptı. Kralımız, ona recm tatbik etmedi. Sonra halka mensup bir aileden bir erkek zinâ yaptı. Bunu recm etmek istedi. Ancak adamın kavmi buna mani olup:

"Sen yakınını getirip recmetmedikçe biz de adamımızın recmedilmesine müsaade etmeyeceğiz!" dediler. Bunun üzerine aralarında şimdiki cezayı vermek üzere anlaşıp sulh yaptılar.

Bu açıklama üzerine Rasulullah:

-Ben Tevrât'taki âyetle hükmediyorum!" dedi. Ve onların recmedilmelerini emretti. Ve recmedildiler

Zührî der ki: "Bana ulaştığına göre, şu âyet bunlar hakkında nazil olmuştur: "Şüphesiz ki Tevrât'ı biz indirdik. Ki onda bir hidâyet, bir nur vardır. Kendisini Allah'a teslim etmiş olan peygamberleri, Yahudilere ait davalarda onunla hükmederlerdi."(Mâide 44Sûresinin. Âyeti ) Rasulullah da onlardan biri idi." [50–94] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1612, 5/196–197; Ebû Dâvûd )    

Ebû İshâk eş Şeybânî anlatıyor:

İbn Ebi Evfa'ya

-Rasûlullah hiç recm tatbik etti mi?" diye sordum.

Bana "Evet" cevabını verdi.

Ben tekrar "Nûr Sûresinin nüzulünden önce mi, sonra mı?" diye sordum. "Bilmiyorum!" [50–95] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1610,  5/193; Buhârî, Müslim)

Bize eş-Şeybânî tahdîs edip şöyle dedi: Ben Abdullah b. Ebî Evfâ'ya recm cezasından sordum. O, "Peygamber recm cezası uyguladı" dedi. Ben "Nûr Sûresi'nden [yani yüz değnek Âyetinden] evvel mi yahut sonra mı recm uyguladı?" diye sordum. Abdullah b. Ebî Evfâ "Bunu bilmiyorum" dedi.

Bu hadîsi eş-Şeybânî'den rivayet etmekte Alî b. Mushir, Hâlid b. Abdillah, el-Muhâribî ve Ubeyde b. Humeyd dörtlüsü, Abdu'l-Vâhid'e mutâbaat etmişlerdir. Bu râvîlerden biri [yânî Ubeyde b. Humeyd], Nûr Sûresi yerine "Yüz değnek [Âyetin]den evvel mi?" şeklinde rivayet etmiştir. Birinci rivayet [yani "Nûr Sûresi'nden evvel mi?" şeklinde olan rivayet] daha sahîh olanıdır. [50–96] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn; 23. Bab, Hadis No: 32)

Bize Hâlid b. Abdillah, eş-Şeybânî'den tahdîs etti ki, eş-Şeybânî şöyle demiştir: Ben Abdullah b. Ebî Evfâ'ya:

-Rasûlullah recmetti mi?" diye sordum.

O da:

-Evet, etti" diye cevâb verdi.

Ben tekrar sordum:

-Rasûlullah Nûr Sûresi'nin inmesinden evvel mi, yoksa sonra mı recmetti?" dedim.

Abdullah b. Ebî Evfâ şöyle cevap verdi:

-Bunu bilmiyorum" [50–97] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn; 6. Bab, Hadis No: 12)

Ebû Hüreyre ve Zeyd b. Hâlid el-Cühenî anlatıyor: "Bir bedevi, Hz. Peygambere gelerek:

-Ey Allah'ın Rasülü, Allah aşkına, hakkımda Allah'ın kitabıyla hükmet" diye yemin verdi. Bundan daha fakih olan bir diğeri de:

-Evet, aramızda Kitabullah'la hükmet, bana da izin ver!" talebinde bulundu. Rasûlullah efendimiz:

-Meramını söyle!" dedi. Adam:

-Oğlum bunun yanında işçi idi. Karısıyla zinâ yaptı. Bana, "oğlun için recm gerekir" dediler. Ben de hemen oğlum namına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Sonra bir de ilim adamlarına sordum. Bana: "Oğluna yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası gerekir; bu adamın karısına da recm cezası icabeder" dediler" dedi.

Rasulullah şöyle buyurdu:

-Ruhumu kudret elinde tutan Zat'a yemin olsun, ikinizin arasını Kitabullah'a uygun şekilde hükme bağlayacağım: Cariye ve koyunlar sana geri verilecek. Oğluna yüz sopa ve bir yıl sürgün tatbik edilecek" buyurdu.

Sonra, Eslemli bir adama seslendi:

-Ey Üneys! Bu zatın hanımına git, eğer zinâyı itiraf ederse onu recmet, gel!"

Üneys kadına vardı. O suçunu itiraf etti. Rasulullah emretti, kadın recmedildi." [50–98] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1608, 5/189–190; Buhârî, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebû Dâvûd , Nesai, Îbni Mace)

  Cabir anlatıyor: Rasûlullah zinâ yapmış olan bir kimse için celde ile hadd tatbik edilmesini emretti. Sonra, onun muhsan olduğu bildirildi. Bu sefer recmedilmesini emretti ve recmedildi." [50–99] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1606, 5/187, 188; Ebû Dâvûd )   

RİVAYETLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Recm konusundaki 32 adet rivayeti bir arada gördükten sonra bu rivayetlerin tümü hakkında şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür:

Bütün bu rivayetlerin –nakil tekniği açısından– "haber-i vâhid" oldukları görülmektedir. Tarihî bir gerçekliğe sahip olduğu ileri sürülen herhangi bir olay veya olgunun tek bir şahıs tarafından rivayet edilmesi, o olay veya olgunun gerçekliğine delalet etmesi bakımından güçlü bir delil sayılamaz. Özellikle dinî konularda insanlara ışık tutacak olay ve olguların İslâm'ın ana kaynağı Kur'ân'a mutlaka uygun ve Kur'ân'ın bağlamına sıkı sıkıya bağlı olması gerekir. Meseleye bu ana kural doğrultusunda bakıldığında, söz konusu rivayetlerin birer söylenti olduğunu kabul etmekten başka yol kalmamaktadır. Bu sebeple, söz konusu söylentilere değer atfedilip dikkate alınmaları yanlıştır. Hâlbuki Kur'ân Âyetlerinin hepsi mütevaterdir. Yani, peygamberimiz tarafından sahabelerine okunan Âyetler hem sahabelerce ezberlenmiş ve başkalarına da aktarılmış, hem de vahiy kâtipleri tarafından yazılarak zapturapt altına alınmıştır. Böylece Kur'ân, nesilden nesile bir harfi bile eksilmeden bugüne gelmiştir. Böyle olmasına rağmen, dikkate alınmaması gereken söylentiler mütevater Âyetlerin bile önüne geçirilmiş; Kur'ân sanki bazı görünmez güçlerce ikinci plâna itilmiştir.

Rivayetlerdeki suçluların çoğunun Yahudi olduğuna bakılarak, henüz zinâ ile ilgili ilâhî bir hüküm gelmeden önce peygamberimizin –kıble konusunda olduğu gibi– Yahudilere Yahudi şeriatını uygulamış olduğu ve bu uygulamanın da meşruiyetini Yûsuf Sûresinin 74–75. Âyetlerinden aldığı ileri sürülebilir. Yani denilebilir ki; nakillerde yer alan recm uygulamaları, zinâ ile ilgili vahiy gelmezden evvel, Ehl-i Kitab'a mensup kişilerce işlenen zinâ suçlarına onların kendi kurallarıyla işlem yapılmasından ibarettir.

Yukarıda 27 numarayla alıntıladığımız [Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte: 1612, 5/196, 197; Ebû Dâvûd referanslı] rivayette geçen "O, bir kısım hafifletmeler getiren bir peygamberdir" ifadesinden, Bedir savaşı sonrasında esirlere o günkü savaş kurallarına göre Tevrât'taki cezanın uygulanması mümkün iken, peygamberimizin bu cezayı uygulamadığı ve zinâ suçu ile peygamberimizin önüne getirilen Yahudi kadının da bunu bildiği anlaşılmaktadır. Aşağıdaki alıntı, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlaması bakımından oldukça dikkate değerdir:

Bir şehre karşı cenk etmek için ona yaklaştığın zaman, onu barışıklığa çağıracaksın. Ve vaki olacak ki, eğer sana sulh cevabı verirse ve kapılarını sana açarsa, o vakit vaki olacak ki, içinde bulunan bütün kavm sana angaryacı olacaklar ve sana kulluk edecekler. Ve eğer seninle müsalaha etmeyip cenk etmek isterse, o zaman onu muhasara edeceksin. Ve Allah'ın Rab onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin. Ancak kadınları ve çocukları ve hayvanları ve şehirde olan her şeyi, bütün malını kendin için çapul edeceksin. Ve Allah'ın Rabb'in sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin. Bu milletlerin şehirlerinden olmayıp senden çok uzakta bulunan bütün şehirlere böyle yapacaksın. Ancak Allah'ın Rabb'in miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın. " [50–100] (Tesniye, 20. Bab, 10–14. cümleler)

Söz konusu rivayetten anlaşıldığına göre, Yahudi kadının ölümden kurtulup işi fidye ile halledebileceği umudunu taşıması, peygamberimizin Yahudi şeriatındaki ölüm emrini uygulamadığı bir örnekten ileri gelmektedir. Nitekim birçok rivayette de peygamberimizin zinâ suçunu recm ile değil, "sopa" ve "sürgün" ile cezalandırdığı ifade edilmektedir:

Zeyd b. Hâlid el-Cuhenî şöyle demiştir: Ben Peygamber'den işittim, O, evli olup da zinâ eden kimseler hakkında yüz deynek vurmayı ve bir yıl sürgüne göndermeyi emrediyordu.

İbn Şihâb şöyle dedi: Ve bana Urve b. Zubeyr haber verdi ki, Ömer b. el-Hattâb da gurbete sürgün cezası uygulamış, sonra da bu, kanun olmakta devam etmiştir. [50–101] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn; 17. Bab, Hadis No: 26)

Bize el-Leys, Ukayl'den; o da Îbn Şihâb'dan; o da Saîd b. el-Müseyyeb'den; o da Ebû Hureyre'den tahdîs etti ki: Pey­gamber evlenmemiş olarak zinâ eden kimseler hakkında hadd ikamesiyle beraber [yani değnekleme cezâsıyla beraber] bir yıl sür­güne göndermekle hüküm vermiştir. [50–102]  (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn; 17. Bab, Hadis No: 27)

Bize Mâlik, Îbn Şihâb'dan; o da Ubeydullah b. Abdillah'tan; o da Ebû Hureyre ile Zeyd Îbn Hâlid [R]'den şöyle haber verdi: Rasûlullah'a evlenmemiş bir cariyenin zinâ ettiği zamanki hükmünden soruldu. Rasûlullah:

-Câriye zinâ eder de zinâsı [beyyine ile yahut gebelikle yahut da ikrar ile] sabit olduğu zaman, ona değnekleme cezası vurun. Sonra yine zinâ ederse, ona yine değnekleme cezası uygulayın. Sonra yine zinâ ederse, ona yine değnekleme cezası uygulayın. Sonra onu kıldan örülmüş bir ip karşılığında da olsa [ayıbını beyan ederek] sa­tınız!" buyurdu.

İbn Şihâb "Ben üçüncü defadan sonra mı yâhud dördüncü defa­dan sonra mı satınız buyurduğunu bilmiyorum" demiştir. [50–103]  (Kitabü'l-Muharibîn; 21. Bab, Hadis No: 30)

Bize el-Leys, Saîd el-Makburî'den; o da babası Keysân'dan tahdîs etti ki: Keysân, Ebû Hureyre'den şöyle derken işitmiştir: Peygamber şöyle buyurdu:

-Bir câriye zinâ eder de, zinâ ettiği [beyyine ile veya gebelikle yahut da ikrar ile] tebeyyün ederse, efendisi ona celde uygulasın [yani değnekle derisine vursun], fakat sözle onu kınayıp ayıplamasın. Sonra yine zinâ ederse, efendisi onu yine deynekle dövsün, fakat ayıbını yüzüne vurup ezâ etmesin. Son­ra üçüncü defa zinâ ederse, efendisi onu [ayıbını beyan ederek] kıl­dan dokunmuş bir ip karşılığında bile olsa satsın!"

Bu hadîsi Saîd'den; o da Ebû Hureyre'den; o da Peygamber'den rivayet etmekte İsmâîl b. Umeyye, el-Leys'e mutâbaat etmiştir. [50–104] (Buhârî; Kitabü'l-Muharibîn; 22. Bab, Hadis no: 31)

Ebû Hüreyre ve Zeyd b. Halid şunu anlattılar: Rasûlullah'a "muhsan olmayan cariye zinâ yaparsa ne gerekir?" diye sorulmuştu, şöyle cevap verdi:

-Cariye zinâ yaparsa ona celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın ve sonra onu kıldan yapılmış bir ip karşılığı da olsa satın gitsin." [50–105]  (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1592, 5/167; Buhârî, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebû Dâvûd )

İbn Abbas anlatıyor: Bekr b. Leys kabilesinden bir adam Rasûlullah'a gelerek bir kadınla dört kere zinâ yaptığını söyledi. Rasûlullah ona yüz sopa vurulmasına hükmetti. Zira adam bekârdı. Sonra, kadın aleyhine beyyine sordu. Kadın:

-Ey Allah'ın Rasulü, vallahi yalan söylüyor!" dedi. Bunun üzerine, Rasûlullah, adamı iftira/kazf haddine, yani seksen sopaya mahkûm etti." [50–106] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1604, 5/178; Ebû Dâvûd )   

Sehl b. Sa'd anlatıyor: Bir adam Rasulullah'a gelerek ismini de verdiği bir kadınla zinâ yaptığını itiraf etti. Rasulullah kadına adam göndererek meseleyi sordurdu. Kadın, zinâ ettiğini inkâr etti. Bunun üzerine, adama hadd celdesi tatbik etti, kadına dokunmadı." [50–107] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1603, 5/178; Ebû Dâvûd )   

Ebû Hureyre anlatıyor: "Rasûlullah hür kimseye terettüp eden haddin bölünebilen çeşidinin yarısını köleye hükmetti. Sözgelimi zinâ yapan bakirenin haddi, kazf ve içki haddi gibi. [50–108]  (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1594, 5/169)

İbn Ömer'den bir rivayete göre: Cariyelerinden birine hadd tatbik etmiş, bu maksatla ayaklarına ve bacaklarına vurmaya başlamıştı. Bunu gören Salim kendisine:

-Sen niye böyle yapıyorsun? Cenabı Hakk'ın "Bunlara Allah'ın dinini tatbik hususunda acıyacağınız tutmasın ..." sözü nerede kaldı?" der. Abdullah b. Ömer de:

-Beni ona şefkatli davranıyor mu buldun? Her halde Cenabı Hakk onu öldürmemi emretmedi" cevabını verir. [50–109] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1595,  5/170)

Peygamberimizin ölüm emri verdiğini söyleyen aşağıdaki şu iki rivayette ise durum biraz farklıdır. Çünkü her iki olayda da kişilerin davranışları Allah'a karşı bir tavır almadır, tabiri caizse Allah'a savaş açmadır. Dolayısıyla bu rivayetler zinâ suçuna verilen recm cezası olarak mütalâa edilemezler:

Bera b. Azip anlatıyor: Dayım Ebû Bürde b. Niyar, -beraberinde bir bayrak olduğu halde- bana uğradı. Kendisine nereye gideceğini sordum.

-Rasulullah bana babasının hanımıyla evlenen bir adamın kellesini getirmemi ve malına el koymamı emretti, ona gidiyorum" diye cevap verdi." [50–110] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1600, 5/175; Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesai, Îbni Mace)   

İbn-i Abbas anlatıyor: "Rasulullah şöyle emretti:

-Kim, nikâhı haram olan bir akrabasına cinsi temasta bulunursa onu öldürün." [50–111] (Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte'den: 1601,  5/176

SONUÇ:

Bu rivayetlerin hangilerinin doğru hangilerinin uydurma olduğu ve peygamberimizin bu rivayetlerde anlatılanların hangisini uyguladığı hakkındaki değerlendirme okuyucuya bırakılmıştır. Ancak bizim görüşümüz, İslâm dininde "recm" diye bir ceza şeklinin olmadığı yönündedir. Kur'ân'da müşriklerin uyguladıkları ilkel bir ceza olarak tanımlanan "recm", hiçbir suç için öngörülmemiştir.

Allah'ın genel ilkesi, suç olduğunu açıkça ifade ettiği bir davranışın cezasını da açıkça belirtmektir:

(En'am: 119) Hâlbuki O size, mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri detaylandırmıştır…"

Nitekim Rabbimiz zinâ konusunda da böyle yapmış ve zinânın cezasını Nûr Sûresinin 2. Âyetinde açıkça belirtmiştir:

(Nûr: 2) Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz celde vurun; Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah dininde sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Ve müminlerden bir grup onların cezalandırılmasına tanık olsun.

Zinâ suçu işledikten sonra tövbe eden, kamu otoritesine başvurup gönüllü olarak cezasını çeken müminler, geçmişteki bu suçları ile kınanamazlar, horlanamazlar; artık lekesiz birer insan muamelesi görürler. Çünkü müminlerin bu kuralı çiğneyerek yapacakları cahilce davranışlar bizzat Rabbimiz tarafından yasaklanmıştır:

(Nûr: 3) Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmiyor; zinâ eden bir kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan erkek evleniyor. Ve bu, müminlere haram kılınmıştır.

Bütün bu Âyetlere rağmen hâlâ zinâ suçuna "recm" cezasının uygulanması gerektiğini ileri sürenler, Nisâ Sûresinin 25. Âyetindeki " Zina eden evli cariyenin cezasının hür kadının cezasının yarısı olacağını " bildiren hükme göre, önce zinâ etmiş bir cariyeye "yarım ölüm cezası"nın nasıl uygulanacağının cevabını vermelidirler.



Ana Sayfa
Başa Dön