Muzik calici calismiyor


Savunma tarihimizden trajik bir olay

Tür:

Bir hiç uğruna şehit edildiler.

Sümer Şilebi’nin yaşadığı sıkıntılı yolculuğun haberi, el altından yayılırken, 23 Haziran 1941 günü Refah Şilebi Mersin açıklarında batırılmıştı.

Refah’ın batırılması ile ülkede heyecan ayyuka çıkmıştı. Erenköy’deki evinde bir gün olsun istirahat etmek isteyen Donanma Komutanı Koramiral Şükrü Okan’a felaket haberini Gölcük’ten ileten kurmay başkanı, komutanı elinde kalan ahizesini bırakmadan bağırmaktaydı:

- Bütün yetişmiş subaylarım, erbaşlarım kurban edildi. Mahvolduk, hepsini ölüme gönderdiler.

Eşi bir an ne olduğunu anlayamamış, soruyordu:

- Şükrü Paşa ne oldu, birisinin başına bir felaket mi geldi?

- Refah’ı torpillemişler! Gemi batmış, yüzlerce genç insanımız boğulmuş!

O yıllarda haberleşme kaynağı olarak sadece Anadolu Ajansı bulunuyordu. “Refah Faciası” nın ilk duyurusu da, bir çok sansürden geçtikten sonra, ancak 26 Haziran 1941 günü basına ulaştırıldı ve 27 Haziran günü gazeteler, Anadolu Ajansı nın haberini yayınladılar.

Yakın tarihimizde en hazin olaylardan birisi olan Refah faciası, özellikle o günü yaşamış olan Mersin’lileri oldukça etkilemiştir. Olayın diğer bir acı yönü de, bunun bir savaş gereği olmayışı, ağır bir ihmalin sonucu olmasıdır.

İkinci Dünya savaşı’ndan önce İngiltere’ye, İngiliz tersanelerinde inşa edilmek üzere sipariş edilen Murat Reis, Oruç Reis, Burak Reis ve Uluç Reis isimli denizaltılarını Türkiye’ye getirmek üzere Milli Savunma Bakanlığı’nca seçilmiş 19 Deniz Subayı, 72 Astsubay, 58 Er ile İngiltere’de staj görmek üzere ayrılan 20 Hava Harp Okulu öğrencisi ve bir kısmı sivil olmak üzere toplam 200 kişi Refah şilebi ile 23 Haziran 1941 günü Port Said’e gitmek üzere Mersin’den hareket etmiştir.

Gemi Mersin’den 50 mil kadar ayrılmışken hangi ülke denizaltısı tarafından atıldığı bilinmeyen bir torpi ile batmıştır. Gemide bulunan 200 kişiden sadece 32 kişi kurtulmuş, geriye kalan 168 kişi boğulmuştur.

Olayın öncesi ise şöyle gelişmiştir: İngilizler, gemileri alacak askerlerin 25 Haziran’a kadar Mısır’da bulunmalarını istemişlerdir. Savaş nedeni ile bu tür gidişler kafileler halinde ve korunmalı olarak yapılmaktadır. Yine aynı tarihlerde birçok İngiliz askeri İngiltere’ye gidecektir.

Savunma Bakanlığı’nın isteği üzerine, istenilen tarihte Mısır’da bulunmak üzere gemi aranmaya başlanmış ve Berzilay Benjamen Şirketi’ne ait Refah Şilebi seçilmişitir. Refah gemisi aslında bir yük gemisi idi. Dış sefer yapamıyacak kadar eski ve köhneydi. Telsizi ve herhangi bir kurtarma sandalı yoktu. Gemiye Mersin’de bazı ilaveler, tuvalet ve kamaralar yapılmıştı.

23 Haziran akşamı Mersin’den hareket etmeden önce Gemiye gelen Mersin’deki İngiliz konsolosu takip edilmesi gereken rotayı verdiği halde seferin güvenliğini garanti edemiyeceklerini söylemişti. Böyle durumlarda bazı kontrol noktaları kurulması ve havadan gözetleme gibi tedbirler alınması gerekirken bunların hiçbiri yapılmamıştır. Gemide telsiz de bulunmadığı için, Refah’ın batışı kurtulan 32 kişinin yüzerek gelmesi ile öğrenilmiştir.

“Başka ehil adam yokmuş gibi, ayyaşlıkları ile şöhret bulmuş, ne yaptığını bilmez kimselere itibar ile mevki ve yetki verdikçe işte böyle olur. Dünyanın silah diye kıvrandığı bir zaman da pek mükemmel şeklide yapılmış dört denizaltımıza sahip olamayışımız bir yana, her biri başlı başına bir kıymet olan bunca güzide evladımızın boşu boşuna kurban gidişine yanmamak imkanı var mı?”

YIL 21 Haziran 1941 Refah şilebi – Şehitlerimiz. Popüler Tarih Dergisinden Alıntıdır;

Türkiye, II. Dünya Savaşı’nın ilk sıcak etkilerini 1940 yılında hissedilmeye başlar. Muhtemel bir Alman saldırısını sınırda karşılamak amacıyla, Kırklareli ve Edirne’den geçen, daha sonra da Çatalca’ya kadar uzatılan, adını da dönemin Genelkurmay Başkanı’nın soyadından alan ‘Çakmak Hattı’ kurulur.
Boğazlar çevresindeki 6 ilde de, olağanüstü durum ilan edilirken, genel karartma uygulanmasına başlanır.

Alman orduları 1941 Şubat’ında Balkanlar üzerine bir çığ gibi inerken, Türkiye’deki tedirgin bekleyiş de son haddini bulur. 1939′dan beri ‘Yıldırım Savaşı’ taktiğiyle çeşitli cephelerde peş peşe zaferler kazanan Alman ordularının öncü tümenleri, Romanya’yı işgal ettikten sonra, Bulgaristan içlerinde ilerlemeye başlar.

Takvimler 17 Şubat 1941′i gösterdiğinde, öncü birliklerin Bulgaristan-Türkiye sınırına varmasına az bir zaman vardır. Türkiye’nin etrafındaki ateş çemberi daralır. Ankara, heyecanlı bir bekleyiş içindedir.

Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz von Papen, bu tedirginliği ortadan kaldırmak için, ülkesinin Türkiye’ye saldırmayacağı konusunda yetkililere güvence verirken, müttefik ülkelerin temsilcileri de, başta İngiltere Büyükelçisi olmak üzere, Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sokmak için çaba harcarlar. Türkiye, her iki blok için de vazgeçilmez derecede önemli bir ülkedir.

Türkiye savaşa girecek miydi? Yoksa ani bir saldırı ile, savaşa girmek zorunda mı bırakılacaktı?

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkiye’yi savaşın dışında tutma politikasını izler; tarafları silah, malzeme gibi isteklerle oyalama yolunu seçer.Beklenti tüm heyecanıyla sürerken, Büyükelçi von Papen’in 4 Mart 1941 günü İnönü’ye sunduğu Hitler’in mektubu, tedirginliği biraz olsun ‘hafifletir’.

Hitler mektubunda, savaşı kendisinin çıkartmadığını iddia etmekte ve Almanya’nın Türkiye’ye saldırmayacağına dair güvence vermektedir. Bulgaristan’da bulunan Alman birliklerine, “Oradaki mevcudiyetlerinden dolayı yanlış bir anlam çıkarılmaması için,” Türk sınırından uzak kalmalarını emrettiğini de mektubunda vurgular.

Cumhurbaşkanı İnönü’nün cevabî mektubuyla da, Türk-Alman ilişkileri yumuşarken, gelişmeleri dikkatle izleyen müttefiklerden İngiltere, Türkiye için tersanelerinde yapılan 4 denizaltının hazır olduğunu açıklar. Savaşın başlamasından kısa bir süre önce, Türkiye, ordusunu güçlendirmek amacıyla İngiltere’den bazı taleplerde bulunmuş ve 1930′da yapılmış olan bir karşılıklı yardımlaşma sözleşmesi gereğince, 4 denizaltı, 4 muhrip, 12 çıkarma gemisi ve 4 uçak filosu sipariş etmişti.

İngiltere, tam bu kritik dönemde, Türk Hükümeti’ne bir mesaj göndererek, denizaltıların teslime hazır olduğunu bildirdi: ‘Burak Reis’, ‘Murat Reis’, ‘Oruç Reis’ ve ‘Uluç Reis’ adları verilen denizaltılar ile 4 uçak filosunu almak üzere, gerekli mürettebatın İngiltere’ye gönderilmesi isteniyordu.

Dışişleri Bakanlığı’nın, durumu Başbakanlık katına bildirmesi üzerine görev, Millî Müdafaa ve Münakalat (Ulaştırma) bakanlıklarına havale edildi.

Bu arada, oluşturulan komisyon, Türk donanmasının en seçkin denizcilerini, sicillerine bakarak saptandı ve İngiltere’ye gidecek olanları açıkladı.

Bu büyük görev için, 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı, 68 deniz eri seçildi. Kafilede ayrıca İngiltere’ye havacılık öğrenimine giden bir hava subayı ve 20 Hava Harp Okulu öğrencisi -ki bazı kaynaklarda, bunlardan 16′sının Kara Harp Okulu’nu üstün derece ile bitirdikleri için, İngiltere’de pilot olarak yetiştirilmesine karar verilen topçu, piyade, süvari, istihkam ve diğer sınıflardan mezun oldukları öne sürülmektedir- yer aldı.

İngilizler, böylece Almanya’ya karşı kozlarını ortaya koyuyor, Türkiye’yi kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Ama bir şartları vardı: Denizaltıları teslim alacak mürettebatın, en geç 25 Haziran 1941 günü, Mısır’ın Port Said Limanı’nda olmasını istiyorlardı. Mürettebat, burada kendilerini bekleyecek olan meşhur Quenn Mary transatlantiği ile ve koruma altında İngiltere’ye gideceklerdi.

Bu durum karşısında, Deniz Askerî Nakliyat Genel Komutanlığı’nın, İstanbul’da yaptığı araştırma sonucu, ‘Barzılay ve Benjamen Vapur Kumpanyası’na ait Refah şilebi kiralanır.

Geminin sahiplerine, şilebin Mısır’a giderek Millî Müdafaa Vekâleti’ne ait kimi malzemeleri Türkiye’ye getireceği söylenir. İzzet Dalgakıran’ın kaptanlığını yaptığı ve 28 mürettebatı bulunan Refah şilebi, 16 Haziran 1941 günü, İstanbul’dan Mersin’e doğru hareket eder. Gemi alelacele sefere hazırlanmıştır ve ‘asıl amaç’ gemi kumpanyasından gizlendiği gibi, kaptana da bildirilmediğinden, Refah, eksiklikler içindedir.

21 Haziran 1941 günü Refah şilebi, Mersin limanına demir atar. Bu arada, alelacele Ankara’ya giderek Deniz Kuvvetleri’nden yolluk ve harcırahını alan denizciler de, Mersin’e gelmeye başlarlar. Ancak 40 yaşındaki bu yorgun şilebin görüntüsü, kafiledeki tüm denizcileri hayal kırıklığına uğratacaktır.

Bu durumda yapılacak olan, gemiyi mümkün olduğu ölçüde yolculuğa uygun hale getirmektir. Önce iskele ve sancak taraflarıyla, ambar kapağına büyük boy birer Türk bayrağı Resmedilir.

Gece projektörlerle aydınlatılacak bu bayrak görüntüleri, geminin milliyeti hakkında bilgi vermeye yeterlidir. Daha sonra, Mersin’deki Deniz Harp Okulu’ndan ödünç yataklar alınır; güverteye de alelacele birkaç tuvalet kondurulur.

Aslında Refah, 1901 yılında İngiltere’de Sunderland’daki tezgahlarda yapılmış; 102 metre 20 santim boyunda, 14 metre 80 santim eninde, 7 metre su çekerinde bir tekneydi.

Gemi, 1 adet 3 genişlemeli buhar makinesi ile 8,5 mil hız yapabiliyordu. Ama son yıllarda eskilikten dolayı, hızı daha da düşmüştü. ‘Sunderland’ adıyla denizlere açılan gemi, birkaç kez sahip değiştirdikten sonra, 1931 yılında Barzılay ve Benjamen Firması tarafından satın alınmış, ‘Perseveranza’ olan adı ‘Refah’ olarak değiştirilmişti.

Gemide sadece 24′er kişilik 2 filika vardı. Personel ile birlikte 200 kişiyi bulan yolcular için; yer de, yatak da, yiyecek de, tuvalet de yoktu. Zaten kafile başkanı Yarbay Zeki Işın da, gemiyi gezdikten sonra, “sefere elverişli olmadığını” Ankara’ya, yetkililere bildirmişti.

Her neyse; biz şimdi geminin hazırlanması safhasına dönelim: Yeterli yiyecek ikmali de yapıldıktan sonra, gemi harekete hazır hale getirilir. Son anda, şilebe bir İngiliz subayı biner: ‘İrtibat subayı’ olduğu söylenen bu subay, Refah’ın kaptanı İzzet Dalgakıran’ın belirlediği rotayı değiştirerek yeni bir rota verir.

Tam da o günlerde, uluslararası ilişkilerde beklenmedik gelişmeler olur: 18 Haziran 1941 günü, Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması imzalanır. Bu antlaşma İngilizleri çileden çıkarırken, güneyini güvence altına alan Almanya için, 22 Haziran 1941 günü Sovyetler Birliği’ne saldırarak Barbarossa Harekâtı’nı başlatabilmenin ilk dönemeci olur.

Bu tarihten bir gün sonra da, 23 Haziran 1941 günü, saat 17.30′da. Refah sessiz sedasız Mersin limanından demir alır. Geminin çeşitli noktalarına; köprü üstüne, güverteye, ambar kapakları üstüne ve kıç bölümüne yayılmış olan kafile, Mersin’den alınmış akşam yemeğini yerken, yabancı denizaltıların av alanı haline gelmiş Akdeniz’de, tehlikeli bir Yolculuk başlar.

Hafif bir lodos esmektedir; karanlığın içinde sadece gemi motorlarının uğultusu yankılanır. Saatler 22.30′u gösterirken, gemi korkunç bir patlama ile sarsılır: Bordasına yediği torpille açılan gedikten, içeri hızla su dolmaya başlar.Refah şilebi, milliyeti belirsiz bir denizaltının attığı torpille, tam ortasından ikiye bölünür; mevcut iki filikadan biri, içinde uyuyanlarla birlikte havaya uçar, elektrik düzeneği bozulduğundan cereyanlar kesilir, telsiz susar. Güvertedekilerden kimi patlamayla şehit düşer, kimileri ise, can havliyle kendilerini attıkları denizde köpek balıklarının kurbanı olur.

Hayatta kalanlar, mevcut tek filikanın başına hücum eder. Refah’ın yolcularından Yüzbaşı Nevzat Erül, tabancasını çekerek, filika başındakileri, ‘Burada kumanda bendedir’ diyerek düzene sokar. Tam 24 kişiyi filikaya bindirdikten sonra, kaptan köprüsündeki İzzet Dalgakıran’ı ve kafile başkanı Yarbay Zeki Işın’ı filikaya çağırır.

Kaptan ve Zeki Işın, ikisi birlikte, filikadakileri selamlayarak, “Siz gidin, kurtulmaya çalışın. Biz gemide kalacağız” derler. Bu arada, geminin batmadığını gören bazı denizciler, yeniden gemiye çıkarak sal yapmak amacıyla malzeme aramaya başlar: Kimi, birkaç saat önce tamamlanan tuvaletlerin ahşap kapılarını sökmeye çalışırken, kimileri de, ambar kapısını kırmaya çalışırlar.

Filikaya binenler ise, denize inemezler; çünkü sandalı indirmeye yarayan matafora çalışmaz. Bu yüzden geminin batmasını beklerler; ama bu bekleyiş işlerine yarar. Gemiden aldıkları Yiyecekleri, sandala doldururlar.

Bundan sonrasını, faciadan kurtulanlardan Muhittin Darga ile 1983 yılında bir röportaj yapan yazar Erhan Demirutku’nun kaleminden okuyalım: “Kurtulma ümidimizi kaybetmemiştik. Filikayı kaldıramadığımız için, saat 02.00′ye kadar, geminin yavaş yavaş batmasını bekledik. Filika su seviyesine gelir gelmez, içine atladık.”

Muhittin Darga anlatımını şöyle sürdürür: “İngiliz, sandala atlayamamıştı. Sonradan boğulduğunu öğrendik. Torpillendiğimiz sırada, kurtuluruz ümidiyle denize atlayanlar da boğulmuşlardı.”

“Filika ile açıldığımızda, denizde yüzenlerden rastladığımız 3-4 kişiyi de sandala aldık. Küreklerden direk yapıp battaniyeleri de yelken olarak kullandık.”

“Ben köprü üstündeyken, bir harita ile küçük bir pusula almıştım. Bunun bize çok yardımı dokundu. Kıbrıs’a gitmemiz, 10 millik yakınlığı yüzünden, daha elverişliydi; ama lodos bizi Türkiye kıyılarına doğru sürüklüyordu.”

Emektar Refah, 4 saat süreyle su üstünde kaldıktan sonra, tam ortasından ikiye bölünerek batar; donanmanın kıymetli denizaltıcılarını, hava kuvvetlerinin müstakbel pilotlarını, ölüme götürür.

Yaptıkları bir sal üzerinde kendilerini denize atan Abdullah Şay, Kamil İnan ve Kadir Karaül ise, dalgalar ve soğukla boğuşurl. Sabaha karşı hava iyice soğur, üçünün de dişleri takırdamaya başlar. Abdullah Şay çenesi donmasın diye atletini çıkarıp kemirmeye başlar. Diğerleri de onu taklit ederler.

25 Haziran sabahı, artık dayanacak halleri kalmaz; bir ara Kadir Karaül, “Bakın geliyorlar, bizi kurtarmaya geliyorlar” diyerek kendini denize atar ve dalgalar arasında kaybolup gider. Saatler sonra, iki denizci kendilerini ölümün kucağına bırakmaya hazırlanırken, hızla yaklaşan bir motor, onları alıp yaşama döndürecektir.

Bu arada, bir başka motor da, bir kapı üstünde hayatta kalmaya çalışan havacı öğrenci Haydar Gürsan’ı sulardan çekip çıkarır. Yedi denizci ise, üzerine Türk bayrağının resmedildiği ambar kapağı üstünde, kıyıya ulaşmaya çalışır; 8 metre eninde ve 12 metre boyundaki bu kapak emniyetlidir, ama yol alamazlar.

Sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, bu 7 denizciden 6′sı, “Yüzerek gidelim” diyerek kendilerini denize atar; geride kalan er Rahmi, dalgaların arasında kaybolup gidene kadar, onları bir süre izler. Er Rahmi, kapağın üstünde tek başına aç, susuz ne yapacağını kara kara düşünürken bir mucize gerçekleşir: İstanbul’dan İskenderun’a gitmekte olan ‘Doğan’ adlı gemi, aldığı telsiz emri üzerine, rotasını değiştirir, Refah’ın battığı bölgeye gelir. Kurtarılırdığında, er Rahmi baygın haldedir.

Filikaya binen 28 kişi ise, tam 20 saat 9 dakika süren bir yolculuktan sonra, 24 Haziran Pazartesi, saat 19.10′da Karataş Feneri yakınlarında karaya ayak basar.Onları ilk gören, fenerci olur. Ö nce yabancı zannederek ihtiyatlı davranan fenerci, daha sonra olayı öğrenince onları fenere götürür ve durumu ilgililere haber verir .

Türkiye acı gerçeği böyle öğrenecektir. Olay öğrenilince, askerî uçaklar havadan, motorlar denizden kazazede aramaya başlar. Gün boyu süren aramalarda, sadece öykülerini aktardığımız 4 kişi bulunabilir.15 deniz subayı, 16 Hava Harp Okulu öğrencisi, 48 denizaltı astsubayı, 63 deniz eri ile 25′i gemi mürettebatından olmak üzere, toplam 167 kişi şehit düşmüştür. Gemide, sürekli olarak üzerindeki can yeleğiyle dolaşan İngiliz subayı da boğulmuş ve ölü sayısı 168′i bulmuştur.

HAYATTA KALMAYI BAŞARAN DENİZCİLERİMİZ:

Tam 11 kez tarafsızlığını ilan etmiş olan Türkiye’nin bir gemisine karşı girişilen bu saldırıyı kimse sahiplenmez. Olaydan bir gün sonra, İngiliz Büyükelçisi Sir Knutchebull Huggessen, yaptığı açıklamada, “Olayı Akdeniz’de bulunan Alman ya da İtalyan denizaltıları meydana getirmiştir” derken, Alman resmî DNB Ajansı da, “İngilizlerin garip açıklaması vicdan rahatsızlıklarını kanıtlıyor. İtalya’nın ve bizim olayla ilgimiz yok” diyerek İngilizlerin iddiasını yalanlar.

Daha sonra, bir Fransız savaş gemisinin, Refah’ı Mısır gemisi zannederek batırdığı öne sürülür. Oysa kurtulanlar, bir savaş gemi görmemişlerdir. Bundan sonra suçlamalar İngiltere’ye yönelir: Acaba İngiltere, denizaltıları vermemek; daha da önemlisi, Türkiye’yi müttefikler safında savaşa sokmak için mi Refah’ı torpillemiştir?

Son zamanlarda bulunan bazı İtalyan ve Alman belgeleri ise, Refah’ın İtalyan bandıralı ve ‘Ondina’ adlı denizaltı tarafından batırıldığı iddialarını güçlendirmiştir.

İtalyan Deniz Kuvvetleri tarafından yayımlanan ve II. Dünya Savaşı’na ait bir raporda, Ondina’nın batırdığı geminin yerinin koordinatları verilmektedir. Bu koordinatlar, Refah’ın battığı bölgeye uymaktadır.

‘Refah Faciası’ ile ilgili adlî soruşturma açılırken, konu CHP grubunda tartışma nedeni olur ve bu tartışmalar, dönemin Ulaştırma Bakanı Cevdet Kerim İncedayı ile Millî Savunma Bakanı Saffet Arıkan’ın görevlerinden istifa etmelerine yol açar.

TBMM tarafından bu konuda açılan soruşturma, 18 Aralık 1941′de sonuçlanır ve istifa etmiş olan bakanlar suçsuz görülür. Daha sonra ikinci derecede sorumlu kişiler için açılan dava da, beraat ile sonuçlanır…O günkü gazeteler ve resmi kaynaklar olayla ilgili olarak pek fazla bilgi vermezken faciayı yaşamış olan emekli Hava Kurmay Albay Haydar Gürsan 60 yıl sonra suskunluğunu bozdu. Gürsan Refah Vapuru’nu Ermeni soykırım yasasını meclisinden geçiren Fransızların batırdığını söylüyor. 60 yıl aradan sonra olayın en önemli görgü tanığı olan Albay Gürsan’ın verdiği bilgiler Refah Vapuru olayını tüm çıplaklığı ile ortaya çıkarıyor. Gürsan Akdeniz’de gezen Fransız gemileri tarafından batırılan Refah Vapuru’nun iki defa torpillendiğini belirtiyor. Gürsan sabah olduğunda ise Fransız uçaklarının havada keşif yaptıklarını, olayı net bir biçimde gördükleri halde Türkiye’ye bildirmediklerini de vurguluyor. Kurmay Albay Gürsan, Beyrut’ta bir Fransız subayının Refah Vapuru’nu batırdıklarını söylediğine ve bu bilgilerin o günkü askeri istihbarat ekiplerince tespit edildiğine de dikkat çekiyor. Gürsan, vapuru Fransızların batırdığının, ismini açıklamak istemediği bir askeri savcı tarafından da teyid edildiğinin altını çiziyor. Gürsan olayın neden gizlendiğini anlayamadığını ve facia ile ilgili tüm detaylı bilgilerin Genelkurmay kayıtlarında olması gerektiğini söylüyor. Gürsan aradan yıllar geçmesine rağmen kaybettiği arkadaşlarını hâlâ unutamadığını ve bu olay ile ilgili tüm gerçekleri açıklamanın vicdani bir borç olduğunu gözleri dolarak dile getiriyor.

Emekli Kurmay Albay Haydar Gürsan, Refah Vapuru’nun kesinlikle Fransızlar tarafından batırılıdığını belirterek şunları söylüyor: “Saldırıdan önce Mersin Limanı’nda 11 Fransız gemisi bulunuyordu. Bunlar çeşitli sömürge yerlerini korumakla görevli idiler. Önce bir kez ateş edildi, büyük bir görültü koptu, ben torpillendiğimizi anladım; sonra ikinci kez ateş edildi, bu da vapuru batırmaya yetti. Ateş ettiklerinde saat gece 11′i gösteriyordu. Zaten ondan sonra zaman kavramını unuttuk. Sabah olduğunda ise Fransız uçakları oldukça yakın mesafeden üstümüzde tur attılar. Biz havacılar bu tür olaylara keşif adını veriyoruz, yani hedefle ilgili durumu rapor etmek için bu uçuş yapılır. Uçakla gerekli keşifi yaptıktan sonra olay yerini terk ettiler. Eğer hemen Türk yetkililere haber verseydiler ölenlerin çoğu kurtulabilirdi.

Vapurun herşeyi gizlenmiş

Refah Vapuru ile ilgili olarak belirtilen bilgilerin çoğunun yanlış olduğu ortaya çıktı. Vapurda 185 yolcu bulunduğu belirtilirken asıl sayının 202 olduğu canlı şahidi tarafından belirtiliyor. Bu faciada kurtulanların sayısı 50 olarak belirlendiğine göre hayatını kaybedenlerin sayısının ise 135 değil 152 olduğu tespit ediliyor. Askeri öğrencilerin yanısıra üst rütbeli subayların da vapurda bulunduğu, hatta vapurda bir de İngiliz subayın olduğu, bu subayın da faciadan sonra hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Vapurla ilgili en ilginç bilgi ise vapurun bir yolcu vapuru değil, küçük bir yük gemisi olması.

Kurmay Albay Haydar Gürsan: “Bizden önce kömür taşınmıştı, vapurun her tarafında kömür tozu vardı. Oturmak için yer bile yoktu. Mecburen bindik. Vapurda söylendiği gibi 185 kişi değil, 202 kişiydik. 16 da üst rütbeli subay ve bir İngiliz subay vardı. Bunlar gizli tutulmak istenmiş herhalde. Daha sonra ben İngiliz subayın eşiyle İngiltere’de görüştüm, olayı kendisine aynen anlattım.” şeklinde konuşuyor.

Mucize gibi kurtuluş

Refah Vapuru faciasında arkadaşlarını kaybeden emekli Kurmay Albay Haydar Gürsan’ın faciadan kurtulması ise adeta bir mucize gibi. Gürsan vapura binmeden önce Mersin’de yaşlı bir adamdan vapurda üzerinde oturmak için bir katlanabilir sandalye almak istemiş, yaşlı adam önce vermek istememiş ancak asker olduğunu öğrenince üzerinde oturduğu sandalyeyi Gürsan’a satmış ve ardından ellerini açarak dua etmeye başlamış. Gürsan duruma bir anlam veremeden limana doğru yürürken yolda ayağı birşeye takılıp tökezlemiş. Sonra ayağının takıldığı şeyin küçük bir çakı olduğunu görünce alıp cebine koymuş. Vapur hareket ettikten 4.5 saat sonra önce bir sarsıntı geçirmiş, sarsıntının üzerine Gürsan yolda bulup cebine koyduğu çakıyı çıkarıp can simidinin iplerini kesmeye başlamış, ikinci sarsıntıya kadar Gürsan can simidini iplerden kurtarıp ona sarılmış ve kendisini bir anda denizin serin sularından içinde bulmuş. Vapur ise ikiye ayrılarak batmış. Aradan bir gün geçtikten sonra hasarlı olan can simidi parçalanmış. Gürsan yakın arkadaşı İbrahim Saygıner’in şişmiş cesedine tutunmuş ve suyun üzerinde bulduğu bir patlıcanı yiyerek 45 saat boyunca hayat mücadelesi vermiş. Kurtuluşunu Mersinli yaşlı adama, kör çakıya, arkadaşı İbrahim’e ve patlıcana borçlu olduğunu söylüyor. Gürsan facianın hemen ardından vapurdaki iki kayığa binip gidenlerin kurtulduğunu ve sayılarının 50 olduğunu kaldırıldığı Mersin’deki hastanede öğreniyor.

(Cemil Solak, Haber5.com)

Bookmark and Share