AKP’nin Suriye ve Mısır siyaseti neden başarısız oldu? - ZAMAN

AKP’nin Suriye ve Mısır siyaseti neden başarısız oldu?

HABERLER YORUM
26 Temmuz 2014, Cumartesi

Kasım 2011’de, Time dergisinin kapağında Başbakan Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafıyla beraber bir soru yer alıyordu: “Türkiye’nin İslami eğilimli lideri (laik, demokratik, Batı-dostu) ülkesini bir bölgesel güç haline getirdi; ama modeli Arap Baharı’nı kurtarabilecek mi?”

Yaklaşık üç yıl sonra sorunun cevabı “hayır” olarak ortaya çıkmış durumda. İç politika açısından, Türkiye’yi “laik, demokratik, Batı-dostu” olarak tanımlamak giderek daha da zorlaşıyor. Bölgesel siyaset zaviyesinden, Arap Baharı çoktan hazana dönmüş durumda ve Türkiye’nin Suriye ve Mısır’da artık büyükelçisi bile bulunmuyor. Suriye sınırımız bir yanda IŞİD, diğer yanda PYD-PKK kontrolünde; AKP hükümetinin destek verdiğini iddia ettiği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ise her geçen gün erimekte. Suriye’den gelen mülteci sayısı bir milyonu geçiyor ve evlerine geri dönüp dönmeyecekleri uzun vadede bile belli değil.

AKP’nin Suriye ve Mısır’a yönelik politikaları neden başarısız oldu? Bu sorunun cevabı için birey, devlet ve uluslararası ilişkiler düzeyinde meseleyi ele almak gerekmekte. Birey düzeyinde en önemli sorun Erdoğan’ın dış politikayı bir iç siyaset aracına dönüştüren popülist söylemidir. İyi planlanmış, uzun vadeli stratejiler doğrultusunda dış siyaseti yönetmek yerine, dış ilişkilere dair konuları seçimlerde oyunu artırmak ve tabanını motive etmek adına kullanmaktadır.

Erdoğan, son üç yılda Beşşar Esed’e karşı yaptığı tehdit içerikli hissi konuşmalar sonucunda taraftarlarınca alkışlanma dışında bir sonuç elde edememiştir. Mayıs 2011’de Erdoğan, Türkiye’nin Suriye’de yeni bir Hama ve Humus katliamına seyirci kalmayacağını söyledi. Katar’da görüştüğüm Türkiye’yi seven bir Suriyeli muhalif lider, bu konuşmanın Suriyelilerde Türkiye’nin gerekirse askeri güç kullanarak onları koruyacağına dair bir beklenti oluşturduğunu; bu gerçekleşmeyince de hayal kırıklığına yol açtığını söylemişti.

Erdoğan’ın Mısır’a yaklaşımı da farklı olmadı. Haziran 2013’teki askeri darbe sonrası Erdoğan, dört parmağını kaldırarak Rabia işareti yapmayı âdet edindi. Dahası Mart 2014’teki mahalli seçimlerde oy sandıklarının “şehit Esma’nın ruhuyla güçleneceğini” bile söyledi. Bu söylem Erdoğan’ın taraftarlarını motive etmeye yaramış olabilir, ama Müslüman Kardeşler’e bir fayda sağlamadığı ortada. Dahası Erdoğan’ın söylemi Türkiye’nin Müslüman Kardeşler ile Mısır ordusu arasında bir arabulucu rolü oynama ihtimalini de ortadan kaldırdı.

Devlet düzeyinde bakıldığında Türkiye’nin bölgesinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun iddia ettiği şekilde bir “düzen kurucu ülke” olma adına ne diplomatik ne de askeri açıdan hazır olduğu görülmekte. Osman Dinçer ve Mustafa Kutlay’ın hazırladıkları USAK raporuna göre, Türkiye’nin Arapça bilen diplomat sayısı 1990’da 10 iken bu rakam 2011’de sadece 26’ya yükselebilmiştir. 2012 yılında 20’den fazla Arap ülkesinde çalışan 135 Türk diplomatından sadece 6 tanesi Arapça konuşabilmekteydi. Uzmanlaşmış diplomat eksiği bulunan Türkiye’nin bölgesinde liderlik iddiasında bulunabilmesi için henüz çok erken olduğu anlaşılmaktadır.

Suriye konusunda dönersek, muhalefet hareketi başladığında Türkiye’nin önünde üç seçenek vardı: a) Şiddete başvurmayan sivil muhalefeti desteklemek; b) Silahlı muhalefeti desteklemek ve rejimin katliam yapması durumunda askeri müdahalede bulunmak; c) Silahlı muhalefeti desteklerken rejimin katliam yapması halinde NATO operasyonuna güvenmek. Erdoğan hükümeti ilk alternatifin üzerinde çok kısa durdu, ikinci alternatif mümkünmüş gibi davrandı ve üçüncü alternatif etrafında herhangi bir strateji geliştirmedi. Netice itibarıyla 160.000’in üzerinde Suriyeli hayatını kaybetti. Türkiye, bırakın bu katliamlara karşı askeri müdahalede bulunmayı, kendi askeri uçağının düşürülmesine ve Reyhanlı’da tarihinin en kanlı terör eylemine maruz kalarak 51 vatandaşını kaybetmesine rağmen ciddi bir misillemede bile bulunamadı. Dahası Suriye’den PKK’ya ağır silahlar aktarıldığı iddialarına karşı da askeri operasyon seçeneğini kullanmadı. Hatta Türkiye, kendi sınırlarını Suriye füzelerine karşı koruyacak durumda olmadığından NATO’dan yardım istedi. Sınırlarımızı bir buçuk yılı aşkın bir süredir Amerikan, Alman ve Hollandalı Patriot füzeleri korumakta.

Suriye’deki çatışmalar başladığında Türkiye’nin tek başına askeri müdahalede bulunabileceğini düşünenlerin en önemli referans noktası 1998 yılında yaşananlardı. Türkiye, Suriye’nin o zamanki Cumhurbaşkanı Hafız Esed’i askeri harekât ile tehdit etmiş ve Abdullah Öcalan ile PKK’ya yardımı kesmesini istemişti. Askeri çatışmayı göze alamayan Esed hem Öcalan’ı acilen sınır dışı etmiş hem de Türkiye’nin diğer şartlarını kabul etmişti. Anlaşılan son 15 yılda Suriye, konumunu Rusya ve İran’ın desteğiyle güçlendirirken, Türkiye’nin pozisyonu, Batılı müttefikleriyle zayıflayan ilişkilerinin de etkisiyle, gerilemiş durumda.

Erdoğan hükümeti Mısır’daki müttefiki Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye de yeterli desteği veremedi. Türkiye’nin 2 milyar dolarlık yardımı önemliydi ama Mursi’nin ekonomik darboğazı aşması için yetersizdi; darbe sonrası askeri yönetime Suudi Arabistan ve müttefikleri 12 milyar dolar gibi çok daha büyük bir meblağ ile yardım ettiler. Erdoğan hükümeti darbe konusunda da Mursi’ye yeterli bir destekte bulunamadı. Bu konudaki tenkitlere cevap veren Davutoğlu, darbeden iki hafta kadar önce Hakan Fidan’ın Mursi’ye bir dizi tavsiyede bulunduğunu iddia etti. Bu tavsiye listesi Star gazetesi tarafından manşete taşındı (23 Ağustos 2013). Listede ciddi bir tavsiye görülmediği gibi turizmin geliştirilmesi, çöplerin toplanması, “ilk yurtdışı gezilerin” İran ve ABD’ye yapılması gibi anlaşılması güç maddeler yer almaktaydı. Halbuki Mursi’nin asıl ihtiyaç duyduğu ve mahrum olduğu destek, ordudaki generallerin hangilerinin darbeci olduğu, darbe konusunda ne oranda kararlı oldukları ve yurtdışı bağlantılarının ne olduğuna dair istihbarat idi. Darbe sonrasında da Erdoğan hükümetinin tutumu hatalıydı. Müslüman Kardeşler’in sokak gösterileriyle darbeyi geri çevirebileceği gibi gerçekçi olmayan bir hava estirildi. Bu gösterilerde 1.000’in üzerinde protestocu, acımasız ordu tarafından katledildi.

Üçüncü ve son olarak, uluslararası ilişkiler düzeyinde bakıldığında Türkiye’nin politikalarına en büyük darbeyi İran ve Suudi Arabistan liderliğindeki iki blokun vurduğu görülmektedir. İran’ın liderliğinde, Irak’taki Maliki hükümeti ile Lübnan’daki Hizbullah’ı içeren Şii bloku, Esed rejimine her türlü desteği vererek ayakta kalmasını sağladı. Suudi Arabistan liderliğinde, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün’ün dahil olduğu blok ise Mısır’daki askeri darbeyi destekledi.

Bunlara karşılık verme adına Türkiye’nin bir bölgesel bloku bulunmamakta. Türkiye için yalnızlıktan kurtulmanın en iyi yolu olarak Batılı müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirmek görülmekte. Fakat bu konuda da Erdoğan hükümeti gelgitler yaşamakta. Davutoğlu, bölgesel meselelerin bölge içinde çözülmesi mesajı ile Batı’nın Ortadoğu’ya karışmamasını değişik zamanlarda telkin ederken, Suriye konusunda Erdoğan NATO’yu müdahale etmediği için tenkit edebilmekte. Daha net çelişkili bir durum ise Türkiye’nin Libya siyasetinde görüldü. Erdoğan, “NATO’nun Libya’da ne işi var?” dedikten çok kısa bir süre sonra NATO’nun Muammer Kaddafi’ye karşı operasyonuna dahil oldu.

Suriye konusunda barışçıl muhalefet alternatifini mümkün görmeyen ve askeri müdahale konusunda da tek başına hareket edemeyen Türkiye için tek alternatif olarak NATO operasyonu kaldı. Fakat Erdoğan hükümeti bu konuda istikrarlı bir yol izlemedi. Değişik ülkelerden ve hatta Türkiye vatandaşları arasından Suriye’ye savaşmaya gitmek için Türkiye’den geçiş yapan El Nusra ve IŞİD mensuplarını durdurma adına yeterli çabayı göstermedi. Bu hem ılımlı muhalif grupların zayıflamasına hem de dünya kamuoyunun Suriye muhalefetini radikal cihatçılar olarak algılamasına yol açarak, NATO operasyonu ihtimalini daha da azalttı. Ağustos 2013’te, Esed rejiminin kimyasal silah kullanması üzerine Batı kamuoyunda bir tepki doğmuştu. Bundan istifade ederek Erdoğan’ın Barack Obama’yı bir askeri operasyona ikna etmeye odaklanması gerekirdi. Halbuki o tarihlerde Erdoğan, Beyaz Saray ile Mısır’daki darbenin arkasında İsrail’in olup olmadığına dair lüzumsuz bir tartışma yapmak ile meşguldü.

Birey, devlet ve uluslararası ilişkiler açılarından yapılan analizler Türkiye’nin dış politika yanlışlarını anlamamızı sağladığı gibi ileride bu yanlışların tekrar edilmemesi adına yapılması gerekenlere de ışık tutmaktadır. Bölgesinde daha başarılı bir politika yürütebilmesi için Türkiye’nin, kısa vadeli iç siyaset amaçları ile uzun vadeli milli hedefler arasındaki farkı gözetebilecek liderlere; askeri, diplomatik ve iktisadi kapasitesini geliştirmeye; Batılı müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirerek, İran ve Suudi Arabistan liderliğindeki bloklarla gerektiğinde rekabet edebilecek bir pozisyona yükselmeye ihtiyacı vardır.

*Doç. Dr., San Diego Eyalet Üniversitesi, Siyaset Bilimi Bölümü

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.