26 Ekim 2014, Pazar
Anasayfa | Künye | İletişim | Haberiniz Olsun Ana Sayfan Yap Açılış Sayfası Yap | Haberiniz Olsun sık kullanılanlara ekle Sık Kullanılanlara Ekle | Haberiniz Olsun RSSRSS
Loading
MUSTAFA CEMİL KILIÇ
En Yüce Dosta Doğru
17 Ekim 2012                684 kez okundu.             Yazar E-posta:ulukam@myn​et.com
Facebook Paylas

Şanlı peygamberimiz yaklaşık 23 yıllık risâlet görevini tamamlamak üzereydi. Hac yolculuğu onu bir hayli yormuş, Medine’ye döndükten birkaç ay sonra hasta düşmüştü. Baştan sona şerefle dolu bir hayatın son demlerini yaşıyordu. Yaşamının son üç gününe gelmiş ve yatağından çıkamaz bir halde müminleriyle vedalaşmaya başlamıştı.
 
O, insanlığı karanlıktan kurtarıp aydınlığa kavuşturmak için bir ömür boyu mücadele etmiş, davası uğruna tarifsiz çileler çekmiş ve dayanılmaz acılara göğüs germek zorunda kalmıştı.
 
O bir yetimdi. Daha doğmadan önce yitirmişti babasını. Baba sevgisini hiç tatmadan yaşamıştı. Annesini ise 6 yaşındayken kaybetmişti. Böylece yetimken bir de öksüz kalmıştı. Önce dedesi Abdulmuttalip, sonra da amcası Ebu Talip üstlenmişti bakımını… Dedesi de, amcası da çok sevmişti onu. Nasıl sevilmesin ki o gül yüzlü Muhammed! Gül yüzlü ve gül kokulu Ahmed – i Muhtar idi o… Doğduğunda dedesi ona, gökte Hakk’ın yerde halkın övdüğü kimse anlamına gelen Muhammed adını verdi. Bir diğer adı ise Ahmet idi. İncil’de de zaten kendisinden “ Ahmet / Paraklit “ diye bahsedilmekte ve Hakk’ın elçisi olarak geleceği insanlara müjdelenmekteydi. 
 
Amcası Ebu Talip’in en sevdiği yeğeniydi Muhammed. Adeta üzerine titrerdi. Sürekli sevip saçlarını okşar, öpüp koklardı. Elinden tutup Mekke’nin sokaklarında, çarşılarında gezdirirdi. Böylece ona yetimliğini ve öksüzlüğünü hissettirmemeye çalışırdı. Yengesi, yani Ebu Talip’in eşi olan Fâtıma da çok severdi öksüz Muhammed’i. Bu sevginin bir sonucu olarak Muhammed, kızlarından birine onun ismini verecekti. Annesi Amine’ye doyamamıştı efendimiz. Ama yengesi Fâtıma da onun için annesi gibiydi. Zira annesi kadar çok severdi onu. Ne güzel bir olaydır ki sonradan kızı Fâtıma da babasına deyim yerindeyse annelik yapacak ve “Babasının Annesi” diye anılacaktı. Fâtıma, babasına öyle düşkün ve ona karşı öyle çok şefkat doluydu ki efendimiz kendisine, “ Ümmü Ebiyha / Babasının Annesi “ unvanını vermişti.
 
Efendimizin amcası Ebu Talip hem efendimize hem de kendi oğlu Hz. Ali’ye babalık yapmış, böylece bir nurun iki parçası olan Muhammed ve Ali, Ebu Talip’in terbiyesiyle yetişerek İslam dininin birbirinden ayrılmaz en büyük iki önderi olmuşlardı.
 
Hz. Ali doğduğunda peygamberimiz 30 yaşlarındaydı. Ona ismini bizzat kendisi vermişti. Yüce anlamına gelen Ali sözü daha önce hiç kimseye ad olmamıştı. Tıpkı Hüseyin gibi Ali de Arap toplumunda ad olarak ilkti. Hz. Ali efendimiz babası Ebu Talip ile birlikte Hz. Peygamberin de terbiyesiyle büyümüştü.
 
Peygamber efendimiz hayatının her aşamasında amcasının oğlu Ali’yi daima yanında görmüştü. Ali onun eşsiz bir destekçisiydi. Daha 10 yaşında bir çocuk iken peygamberliğine inanmış ve hiç günah işlemeden ona sadık kalmıştı. 
 
Mekke’nin müşrik önderleri efendimizi aşağılarken, ona karşı her çeşit çirkinlikleri sergilerken ve hatta öldürmek için planlar yaparken Hz. Ali ona olan sadakati ve manevi desteği ile ödünsüz bir mümin olarak daima öne çıkmıştır. Bunun en zirve noktalarından biri hiç kuşku yok ki hicret gecesi peygamberin yatağına yatarak canını Hz. Resul’e siper etmesiydi.
 
Allah elçisi 610 yılında Hira mağarasında “oku” emriyle yüklendiği risalet görevini yerine getirirken 23 yıllık sürede neler çekmemişti ki! Önce delilikle suçlanmış, alay edilmişti. Sonra ona meczup bir şair denilmişti. İnsanları putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırdığı için de dinsizlikle itham edilmiş ve hatta toplumu böldüğü öne sürülerek bölücülük yaptığı söylenmişti.
 
Fakat yapılan tüm karalamalara rağmen Hz. Resul’ün mesajı git gide yayılmış en başta eşi Hz. Hatice olmak üzere inananlarının sayısı her geçen gün artmıştı. Ama Müslümanların sayısı arttıkça müşriklerin baskısı da artıyordu. Bu baskıya karşı peygamber bazı Müslümanlara Habeşistan’a hicret etmeleri için vermiş ama bu da çare olamamıştı yaşanan zulme…
 
Müşrikler İslam’ı engelleyebilmek için her yola başvurmuşlardı. Gün geldi, müşrikler peygamberin yoluna diken döktüler de ayaklarına batsın istediler. Gün geldi, peygamber secdede iken başının üstünden deve işkembesi boşaltıp kaçtılar. Ve gün geldi, Mekke’deki bütün Müslümanlara karşı boykot uygulayıp tümünü kuşatma altına aldılar. Bunun için aralarında bir sözleşme imzaladılar. Sözleşme uyarınca alış verişi, selamı ve her türlü ilişkiyi kestiler. Efendimiz ve bütün müminler açlığa mahkûm edildi. Bu sebeple hayatını kaybedenler oldu. Bunlardan birinin de Hz. Hatice annemiz olduğu rivayet edilmektedir.
 
Hz. Resul, bir gün Taif adlı kente akrabalarının yanına gitmişti. Yanında azadlı kölesi Zeyd de vardı. Lakin onlar kente varmadan haberleri varmıştı. Taif’in müşrikleri, Mekkeli müşriklerin etkisiyle kentin çocuklarını Hz. Peygamberi taşlamak üzere görevlendirmişlerdi. Nitekim Hz. Peygamber Taif’e girerken o çocuklar tarafından taş yağmuruna tutulmuştu. Kölesi Zeyd ise eliyle koluyla efendimizi korumaya çalışıyordu. Ama peygamberin feci bir şekilde yaralanmasına engel olamamıştı. Yüzü ve vücudunun bazı bölgeleri yara içinde kalan rahmet ve sevgi peygamberi çok üzülmüş, çok kırılmış, çok incinmişti. Neredeyse dünya başına yıkılmıştı. Taif’teki akrabaları bırakın yardım etmeyi, onu taşa tutturmuşlardı. Ama o bu şoka rağmen yine de rahmet ve sevgi peygamberi olduğunu unutmamış, onları lanetlememiş, üstelik onlar için dua etmişti. Cebrail kendisine gelip,“Dilersen Allah Taif’i helak edecektir.” dediğinde; “ Hayır, onlar gerçeği bilmiyorlar. Belki de onların neslinden yeni kuşaklar gelecek ve onlar Allah ve resulüne inananlardan olacaklardır.” diyerek ne denli müşfik, ne denli affedici olduğunu abidevi bir şekilde bir kez daha ortaya koymuştu.
 
Onca uğraşısına, onca mücadelesine rağmen yine de insanların ancak bir kısmının hidayetine vesile olabilmişti. O, kimseyi kırmamış, kimseyi incitmemiş ve kimseyi üzecek bir söz söylememişti. Mekke’de verdiği Veda Söylevinin sonunda kendisini dinleyenlere şöyle bir soru sormuştu:
 
“Ey İnsanlar, ben size karşı peygamberlik görevimi yapıp gerçeği bildirdim mi?”
 
İnsanlar hep bir ağızdan;
 
“ Evet, ey Allah’ın elçisi!” diye yanıt vermişti. Bunun üzerine başını göğe kaldırarak;
 
“ Tanık ol ey rabbim, Tanık ol ey rabbim, Tanık ol ey rabbim!” şeklinde üç kez nida etmişti. İnsanlar ondan razıydı, Allah da ondan razıydı. Ama o yine de ölüm döşeğindeyken bir kez daha bütün insanlara seslenerek şöyle demişti:
 
“Ey insanlar, kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım; gelsin, vursun. Kimin bende alacağı varsa, işte malım; gelsin, alsın. Bana en yakın olan dostum, burada benden hakkını isteyen veya gönül hoşnutluğuyla helal edendir. Zira ben rabbime yüz akıyla kavuşmak istiyorum."

“Allah beni dünyada kalmak ile kendi katına gitmeyi seçmek arasında özgür bıraktı. Bu kul, Allah katında olmayı tercih etti."

Efendimiz artık son sözlerini söylüyordu. Fakat yapmak istediği son bir şey daha vardı. Etrafında toplananlardan bir kâğıt ve kalem istedi. Vasiyet yazmak istediğini söyledi. Rivayet edilir ki eğer kendisine bir kâğıt ve kalem verilseydi bir kez daha Hz. İmam Ali’nin velayetini yazacak ve onu kendisinden sonra “ Müminlerin Önderi “ olarak ilan edecekti. Fakat vasiyeti yazmasına izin verilmedi.
 
Rivayete göre; “ Peygamber çok hasta ve bilinci yerinde değil “ diyerek kendisine kağıt ve kalem verilmesine, dolayısıyla da vasiyet yazmasına engel olan kişi Hattap oğlu Ömer idi.
 
Hakka yürüyeceği günün sabahı, yüce resul sanki iyileşmişti. Yanında torunları Hasan, Hüseyin, Zeynep ve Ümmü Gülsüm ile kızı Fâtıma ve vasisi Hz. İmam Ali vardı. Öğleye doğru ateşi tekrar yükseldi. Ateşini düşürmek için yanında bulunan kaptaki suya ellerini daldırıyor, yüzünü, boynunu ıslatıyordu. Bir taraftan da şöyle diyordu. 

"La ilahe illallah… Ölümün de şiddetlisi var… Allah'ım beni bağışla, bana merhamet et, beni yüce dosta kavuştur." 

Bu sırada kızı Hz. Fâtıma annemiz çaresizlik içinde ağlıyordu. Fâtıma, gözpınarlarından çıkıp yanağından çenesine doğru akan sicim gibi gözyaşlarıyla tarifsiz bir hüzün içindeydi.  Yüce resul ona:

"Üzülme kızım, baban bugünden sonra bir daha hiç acı ve üzüntü çekmeyecek"dedi. 
 
Ardından şöyle söyledi:
 
“ Hüseyin’imi buradan götürün. Zira kalbim onunla vedalaşmaya dayanamıyor.”

Hz. Muhammed, dilinden La ilah illallah cümlesini düşürmeyerek Hakk’a yürüdü. Tarih 8 Haziran 632’yi gösteriyordu. Ölmeden önce son sözü, "En Yüce Dosta…!" demek oldu.

Peygamberimizin kutlu cenazesini, Şah – ı Merdan Hz. İmam Ali efendimiz yıkadı. Cenaze dışarı çıkarılmadı. Önce erkekler, sonra kadınlar peygamberimizin cenaze namazını kıldılar. Peygamberimizin cenazesi, bulunduğu yerde bir mezar kazılarak toprağa verildi. O sırada halifelik tartışmasına girenler cenaze namazında mevcut değildiler.

Nübüvvet zincirinin son halkası, “Hâtem’ün Nebiyyin  / Peygamberlerin sonuncusu“  olan Ahmed – i Muhtar efendimiz en yüce dosta kavuşmuştu artık…

O, iffet timsali Hazreti Fâtıma'nın babası, cennet gençlerinin efendileri olan Hazreti İmam Hasan ve Hazreti İmam Hüseyin'in sevgili dedesiydi. 

O, bir yarısı Hazreti İmam Ali olan nurun diğer yarısıydı. O, Gadir Hum'da nurun diğer yarısını Hakk’ın esinlemesiyle veli ve vasi ilan etmişti. Ve bu kutlu ilana on binlerce mümin de tanıklık etmişti.

 
O, sadece bir peygamber değildi. Bir devlet kurucusuydu. Bir ordu komutanıydı. Bir askerdi. Bir kanun koyucu ve bir hukukçuydu. Daha da önemlisi o tarihte eşi, benzeri görülmemiş bir büyük devrimci, zalime ve zulmüne karşı mazlumların muzaffer önderiydi.
 
Ve o, Kerbelâ meydanında hunharca canına kıyılan, Allah yolunda kendini kurban eden, kanıyla Hak ve Batılı ayırarak müminle münafığı tefrik eden, yiğitler yiğidi, şehitler şehidi, erenler serdarı,  Hz. İmam Hüseyin’in biricik dedesiydi…
 
Hüseyin dedesinin ardından çok ağlamıştı. Altı yaşında bir çocuktu daha. Annesi Fâtıma’nın ağıtlar yakarak ağlayışı, babası Hz. Ali’nin dolan gözleri, ağabeyi Hz. Hasan’ın yanaklarından süzülen yaşlar Hüseyin’in kalbine ince ve keskin bir sızı gibi yürüyordu. Kendisine, “Güzelcik “ diye isim veren, her vesileyle saçlarını okşayan, ellerlini, yanaklarını, dudaklarını ve gözlerini sevgiyle, şefkatle öpen, teninin kokusunu içine çekerek koklayan, omzuna alıp sokaklarda gezdiren sevgili dedesi artık yoktu. Hüseyin onu çok özleyecekti. Çok özleyecek, çok arayacak, zaman geçtikçe yokluğunda ona karşı sevgisi daha da büyüyecek öyle ki, bütün hayatı dedesinin sevgisinden ibaret hale gelecekti. Zira bu sevgi uğruna verecekti canını. Aslında Hz. Hüseyin’le dedesi arasında hiçbir dilin anlatamayacağı emsalsiz bir aşk vardı. Çünkü ancak âşık olan can verebilirdi sevdiği kişinin davası için…
 
Aşk, Hakk’ın en büyük nimetidir. Aşktır insanı yaşatan, yöneten ve yürüten. Aşktır, geçici dünya hayatı yerine ebedi âhiret yurdunu tercih ettiren. Aşktır zalimin kılıcı karşısında can korkusuna düşmeden şehitlik şerbetini içtiren. Aşktır; “ Bin başım da olsa biri bile Yezit’e biat etmeyecektir!” diye nida ettiren. Aşktır, Hüseyin’i Kerbelâ çölüne düşüren…
 
Aşkın, aşığın ve kendisine aşık olunanın bir bedende, bir yürekte cem olmuş halidir Hüseyin. Hüseyin ki tepeden tırnağa aşktı aslında;  adı Muhammed, cismi Muhammed, nutku Muhammed, soluğu Muhammed ve menzili Allah olan bir aşk!
 
Allah müminleri şefaatinden yoksun bırakmasın.
 


Bu sitede yer alan bilgiler Haberiniz adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
FaceBook'tan Yorumla

Yorum Yazın

Yorum yazabilmeniz için Üye Girişi yapmanız gerekmektedir.
Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.
Copyright © 2014 Haberiniz Ulusal Haber, Köşe Yazısı, Analiz, Fotoğraf ve Video Portalı. Tüm hakları saklıdır.