İbrahim Tabanca

İbrahim Tabanca

İnsanda tahkiki, gerçek iman varsa onun zerreleri bile nuraniyet kesbeder. İlay-ı Kelimetullah yaparken ölen kişi şehittir. Ateş, su, deprem, trafik kazası vb gibi olaylarda ölenler imanı, inancı olması şartı ile şehittir. Kim son nefesinde iman selameti ve şehitliği Allah’tan(c.c.) dilerse yatakta ölse bile şehittir. Cenab-ı Hak ayağımızı, kalplerimizi kaydırmasın. Son anımıza kadar iman, Kuran hizmetinde çalışalım. Allah’ım(c.c.) bize şefkat ve merhametinle muamele et. Biz aciz, fakir ve zayıfız. Senin büyüklüğündendir ki bize merhametinle muamele et.

 Abisi Mehmet Tabanca Anlatıyor

Ailemizin Durumu / İlk Dönemlerimiz

Biz üç kardeşiz. Ailenin en büyüğü benim, benim 2 yaş küçüğüm kız kardeşimdir, 5 yaş küçüğümde 1955 doğumlu rahmetli İbrahimdir. 22.12.1950’ de Manisa’nın Turgutlu ilçesinde doğdum. 1950 ile 1966 yılları arasında, bir arayış içerisindeydim. Bu 15-16 senelik dönem benim hayatımdaki devrelerden birinci devreyi teşkil eder. 1965 yılında bir cuma günü Çakıcı camii’ne cuma namazı kılmaya gittim. Camide Süleyman Tunahan hazretlerine intisablı Süleyman hoca diye genç bir vaiz konuşuyordu. Konuşmanın etkisi ile beş vakit namazımı kılmaya karar verdim ve o günden sonra namazımı devamlı kıldım. Süleyman hoca benimle yakından ilgilendi Kuran-ı Kerimi, tecvidi öğretti. Eski usul arapçaya başladık emsileyi bitirdik, binaya geçtik. Bu ara hafızlığa başlattı. Beni değişik yerlerde yapılan hafızlık cemiyetlerine götürdü. Bu vesile ile Mehmet Emre, Harun Reşit Tüylü ve Hüseyin Bakır gibi Süleyman Efendi Hazretlerine bağlı meşhur vaizleri dinlemiş oldum. Ama ben o zamanlar onların Süleyman Efendi Hazretleri’ne bağlılıklarını bilmiyordum. Süleyman hoca hele sen sanat okulunu bitir, ben seni bir yere götüreceğim diyordu. Kaderimizde Risale-i nurları tanımak varmış. Bu birinci devremde elime Veysel Karani Haretleri’nin hayatı anlatılan kitap elime geçti.Bu kitabı okudum, o kutbun hayatı beni çok etkiledi. Manevi hayatımda ilk mürşidim, bu kitabın içinde anlatılan zatın halleri oldu. Zaten az konuşan biriydim, artık hiç konuşmamaya dikkat ediyor, az yiyor, az uyuyor ve devamlı nafile namaz kılıyor ve Kur’an-ı Kerim hatmi yapıyordum. Etraftaki yakın akrabalar ve komşular benim hallerime endişe ile bakıyorlar anneme: “Bu böyle giderse delirir.” diyorlardı. Bu devremde okuduğum kitaplar içerisinde ahirzamanda gelecek büyük zatları ve onların cemaatını duyunca ellerimi açıp dua ederdim: “Ya Rabbi eğer beni onların bulunduğu zaman dilimine yetiştirirsen beni de o cemaatın içerisine al.” derdim.

 İlk Tanışma Dönemi  :1966 yılında Ramazana üç gün kala bir pazartesi günü 3 kişi Çakıcı Cami’ine geldiler. Süleyman hoca ramazanda vaaz edecek o iki genci alıp evine götürdü, Erzurumlu bir zat “Vedud” ismine mazhariyet kesbetmiş o kardeşim karşıma oturup benimle tanıştı. Sonra kendisini tanıttı. Osman Aykut abinin fabrikasında çalışan bir işçiydi. O gün önce Peygamber Efendimi’zin (s.a.v.) devrini sonra diğer devirleri anlattı. Anlatırken hem ağlıyor, hem anlatıyordu. Ağlayarak anlatması beni çok etkilemişti. Meseleyi günümüze getirdi ve İzmir’de Fethullah Hoca var dedi. Hocam’ı ve talebelerini anlatmaya başladı. Hoca Efendiyi o şekilde anlattı ki ona karşı içimde müthiş bir merak ve heyecan belirdi. İçimde en kısa zamanda onu tanımak ve cemaati içinde bulunmak arzusu uyandı. O zat sözünü şu şekilde tamamladı. “Biz geceleri toplanır kitap okur, çay içer, sohbet yaparız istersen bu akşam seni götürebilirim.” dedi. Teklifini kabul ettim. Gittim sohbetine katıldım.

O gece yatsı namazını camide kılıp beni Osman Aykut abinin evine götürdü. Dersi Postanede çalışan Zübeyir abiyle çalışmış Üstadı ziyaret etmiş Cafer abi yapıyordu. Dinlediğim ilk ders 23 söz oldu. Artık benim için yeni bir hayat, yeni bir devir başlamıştı. Bu şekilde hizmeti tanıdıktan sonra İbrahim’i de bu işe alıştırdım.

Turgutluda genç olarak 5 vakit namaz kılan ikimiz vardık. Evimize yakın olan Çakıcı Camiinde namazımızı kılar bazen de müezzinlik yapardık. Rahmetli Osman abinin bahçe içinde bir evi vardı. Fabrikasında çalışan Mahmut isimli bir işçi orada kalıyordu.

Bizde her akşam o eve gider risale okurduk. Haftada bir gün pazartesi günleri risale dersi olurdu, dersi Cafer abi yapardı. 1968 senesinde okumak için İzmire gittim. Yazın dinlenme kampına İbrahim’i de götürmüştüm. Hem kampları hem Hoca Efendi hazretlerini görmüş hem de Fettah Camiinin yanındaki dershanede de bir miktar kalmıştık. Ben İzmire gidinceye kadar İbrahimin durumu fevkalade iyiydi. Ben okumak için İzmir’e gidince 1970 senesinde Turgutlu Lisesine solcu üç tane öğretmen gelmiş, lisedeki öğrencilere davalarını aşılamışlar. Önceleri İbrahime fikren tesir edememişler. Daha sonra peşine bir komünist kız takarak nefisten avlamışlar.

 

Boşluk, Arayışlar Dönemi

İbrahimin 3 sene lise hayatı ve bir sene de bitirdikten sonra 4 senelik komünistlik hayatı vardır. Bu dönemde benden hep kaçmıştır. Ben ne zaman Turgutlu’ya gitsem o eve gelmezdi. Evde marksist solcu kitaplarını görünce anneme dedim ki “Babama söyle bu kitaplar komünistlik fikrini aşılayan kitaplar, bu kitaplar içindeki paralar ya örgütten geliyor veya babamın kasasından alınıyor.” Babamın ve annemim yapacağı bir şey yoktu. Onlar bana yalvarıyorlardı, “Buna bir çare bul veya al bunu götür.” diyorlardı. O zaman benim de yapacak bir şeyim yoktu, elimden ancak dua geliyordu. Hem dua ediyor hem de hocam da dahil herkese dua ettiriyordum. İbrahim kahvelerde komünistlik propagandası yapacak kadar işi ilerletmişti. Fikirden kılık kıyafete kadar onların adamı olmuştu. Liseyi bitirmişti ama üniversiteye girememişti. Bir yıl boş gezmişti. Bir gün kimseye haber vermeden Turgutlu’ya gittim, sabah kahvaltısı yapılıyordu. Ben sofraya oturunca İbrahim kalkmak istedi, ben müsaede etmedim. “Ben senin abinim benden neden kaçıyorsun. Senin bir davan varsa anlat dinliyeyim. Ben davamı anlatayım sen dinle.” dedim. Sözümü dinledi sofradan kalkmadı.Biraz sonra babam sofradan kalkarken arkasındaki bardağı görmedi ayağı takıldı bardak kırıldı. “Annem Niye dikkat etmiyorsun!” dedi. Ben anneme, “men amene bilkaderi emine minel keder” kadere inanan kederlerden kurtulur, olacak ile öleceğin önüne geçilmez dedim. İbrahim itiraz etti: “Kader değil tesadüf eseri.” dedi. Ben İbrahime: “Senin gibi kimselere meseleleri anlatırken kaderden değil tevhidden girilir, kaderden çıkılır. Ama madem itirazın kaderden oldu kaderden girip tevhidden çıkacağım.” dedim. Tam 3 saat kaderden girdim tevhidden çıktım. Hiç ses çıkarmadan dinledi.

 Çözülme Dönemi : Benim Sözüm bitince dediki; “Bu işler anlatmayla olmaz eylem yapmak lazım eylem.” dedi. Ben dedim ki: “Biz inandığımız dava için günde 5 defa eylem yapıyoruz namaz kılıyoruz. Siz kaç defa yapıyorsunuz.” dedim. Bir şey diyemedi. Daha sonra hacılar ve hocaların eksikliklerinden bahsederek İslama dil uzatmaya kalktı. “Bir dakika dedim. Şu anda yeryüzü üzerinde İslamı tam yaşıyan insan sayısı azdır, sen İslamı öğrenmek istiyorsan kitaplara müracaat edeceksin. Peygamberler ve veliler dışındaki insanların hataları olabilir onların hataları İslama yüklenemez.” dedim. Sonra meseleyi üniversiteye girme meselesine getirdim. “Üniversiteye girmek istemiyor musun?” dedim. “İstiyorum” dedi, “O halde niçin üniversite hazırlık kursuna gitmiyorsun deyince çok pahalı.” dedi. Ben de taşı gediğine koyarak “Ucuz yer var ama sen gelmezsin” dedim. “Neresi” dedi. “Fettah camiinin avlusundaki bir odayı sınıf haline getirdiler, bu sene orada üniversite hazırlık kursu verecekler.” dedim. Oda “Niçin gelmiyeyim ben gavurmuyum.” dedi. Kendisine kaldığımız yerin adresini verdim, bekliyeceğim dedim. Ben o zaman şirinyerdeki ilk dershanede kalıyordum. Arkadaşlara İbrahim’in gelme durumu var gelince sizlerden ilgilenmenizi rica ediyorum dedim. Bir gün kapı zili çaldı, açtım baktım İbrahim kafası önde, boynu bükük ve eli boş karşımda duruyordu. Hemen içeri aldım. Annem ve babam benim yanıma geleceğine inanmadıkları için kendisine ne para ne de eşya vermemişler: “Abin gelsin ona veririz.” demişler. O sene aynı dershanede kaldık. Bir sene kursa devam etti. Arkadaşlar ilgilendiler. Hem risale hem de vaazlarla beslendi o sene kendisini toparladı.

Ne İdi Ne Oldu? : O sene kendisinden bir şey istedim. “Ne zaman Turgutlu’ya gitmek istersen beraber gideceğiz.” dedim. Maksadım kendini toparlayıncaya kadar komünist arkadaşlarından uzak tutmak idi. Daha sonra serbest bıraktım, her Turgutlu’ya gidişinde o eski arkadaşlarını bulup onları İslama davet etti. Kahve kahve dolaşıp eskiden komünistlik anlattığı o yerlerde daha sonra İslamı anlattı. O senenin yaz aylarında bir gün sabah namazını kılmış tam yatacaktık, Gürbüz abi (Paşa) geldi. İbrahim’i aldı Savaştepeye götürdü. İlk defa hizmet başlıyacaktı. İsmi Mustafa olan öğretmen bir abiyle hizmeti başlattılar.

Bir kış günü kendisini ziyarete gittim. Kaldığı dershanede şartlar zordu. Kendisine sezdirmedim ama içimden: “Bu hayat seni tam pekiştirir.” dedim. O sene orada çok güzel hizmetler oldu ve hizmet orada tuttu.

Kardeşim İbrahimin Üniversite Dönemi : İbrahim İzmir iktisat fakültesini kazanmıştı. Üniversite tahsiline başlamıştı. Hoca Efendi hazretleri onun İstanbulda hizmet etmesini istiyordu. İsmail Büyükçelebi İstanbulda bulunuyordu. İbrahim’i götürdüm İsmail hocama teslim ettim. Şehremin de Veysel Çevikkan abinin dükkanının karşısındaki ilk dershaneye yerleştirdim. İbrahim İzmir de okuyor ama İstanbulda ikamet ediyordu. İmtihan zamanına bir ay kala geliyor. Derslerine çalışıp imtihanlara giriyordu. Bu durumu annem ve babam bilmiyordu. Onlar onun İzmirde dershanade kaldığını zannediyorlardı. İbrahim İstanbulda kaldığı süre içerisinde hem İstanbul’un içerisinde hem de İstanbulun çevresindeki illerde hizmet etti. Hizmetin o ilk günlerinde hem esnafın hem de talebelerin gönlünde taht kurdu. Şimdi o günlerde İbrahim’i tanımış ne kadar esnaf ve talebeler varsa ondan hep övgüyle bahsedip, o farklı diyorlar. İbrahim hareketliydi, cevvaldi, yumuşaktı. Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu. Sempatik tavırlarıyla karşısındaki rahatlatırdı. Vefa onun vazgeçilmezlerindendi. En ücra köşelerdeki unutulan veya aranmayanlarla irtibat kurar onları tekrar hizmete kazandırırdı. İnsanlardan bir insan olarak yaşamayı tercih eder, beklentilere girmezdi. Onun gayesi kendisine tevdi edilen vazife neyse onu hayatının gayesi bilir, her şeyini ona göre ayarlardı. Çok kısa hayatı içerisine uzun zamanda yapılabilecek işleri sıkıştırmıştı. İstanbul’daki hayatı için oradaki abilere ve talebelere ve mutlaka İsmail hocama sorulsa benim bilmediğim yönleri tesbit edilebilinir. Mutlaka benim bilmediğim farklı yönleri ortaya çıkacaktır.

İstanbul - Bursa - Ankara : İbrahim daha sonra Bursa’ya gönderildi. Orhan Gazi yurdunda müdürlük yaptı. Askerliğini bitirdi ve Bursa’daki Remzi abinin yeğeniyle evlendi. Bu evliliğinden çocuğu Heysem dünyaya geldi. İbrahim’in vefatında Heysem 7 aylıktı. İbrahim en son Ankara’ya getirildi. Yeni vazifesi Ankara’da oturup Türkiye çapında işlere bakacaktı.

Etlik’te bir ev tuttuk. Bursa’dan taşındı. Yeni vazifesinde canla başla çalışıyordu. Ankara içinde ve dışında yeni kimselerle tanışıyor devamlı onların hizmete adapte olmalarını sağlamaya çalışıyordu. En son çevreye kaza yaptığı renault arabasıyla gitti. Bir ay olmuştu. Bir gün hanımı bizim hanımı arayıp yanında birkaç gün kalmasını istemiş. O gün arabamla bizimkileri götürdüm bıraktım. O zaman ülkerin lojmanlarında kalıyordum. Dönerken evin anahtarını hanımda unutmuştum. Almak için döndüğümde İbrahim’in geldiğini gördüm. O gece bende onlarda kaldım. Geç vakitlere kadar oturduk, bir aylık yolculuk ve koşuşturma onu bir hayli yormuştu. Gittiği yerlerdeki hizmetlerden ve tanıştığı kimselerden anlattı. Ertesi gün ben işime gittim, o salona kendisini kapatmış bütün gün Hoca Efendi hazretlerinin vaazlarını dinlemiş.

Ölümünü Hissetti mi? : Perşembe günü işten sonra evlerine gittim. Bir ara fotoğraf makinası getirerek: “Abi benim çocuklarla fotoğrafımı çeker misin?” dedi. “Ne olacak?” dedim. “Anneme göndereceğim” dedi. “Ne gerek var Kurban bayramında gideceğiz.” dedim. “Olsun sen çek lazım olur” dedi. Oğlu Heysemi kucağına bizim çocukları çevresine aldı, o şekilde fotoğrafını çektim. Daha önce hanımına namaz kılarken ve Heysem’le birkaç poz çektirmiş. Bayramda Bursa’ya gittiklerinde fotoğraf makinasını kayın pederinden almış. “Hanımı ne yapacaksın bunu?” deyince “Sen karışma o bana lazım.” demiş. Sonradan anlıyoruz ki bu fotoğraflar hayatının son kareleri olacakmış. Çekilen bu son fotoğraflarda ölüm yüzünden okunuyor. Cuma günü hanımı, oğlu ve baldızını alarak Bursaya gitmek için renault arabasıyla yola çıkıyor. Önce emniyet kemeri bağlıymış, mola verdiklerinde bacanağı “Yusuf beye telefon ediyor, akşam arkadaşları topla çay içelim.” diyor. Yola devam ederken emniyet kemerini takmayı unutuyor. Sivrihisar’ı geçtikten sonra yoldaki kamyonu solluyor yolun sağına yanaşırken mucura saplanıyor. Arabanın dengesi bozulunca direksiyon hakimiyeti kayboluyor. Araba şarampola yuvarlanıyor. Oğlu 7 aylık Heysem en uzağa düştüğü halde hiçbir şey olmuyor. Baldızına bir şey olmuyor. Arabanın içinde hanımı ve kendisi kalıyor. Hanımı altı ay hastanede kaldı tedavi gördü. İbrahim kafasından aldığı darbeyle vefat etmiş. Hastahaneye kaldırmışlar.

Ülker’e telefon edilmiş, İbrahim kaza yaptı hastahaneye kaldırıldı fakat ölümü bildirilmemiş. Genel müdür Hilmi bey beni çağırdı, kazayı bildirdi. Yanıma sekreteri Recep beyi ve bir araba vererek bizi kaza mahalline gönderdiler.

Bir taksi alıp Receple birlikte kaza mahalline gittik. Hastahaneye vardık, Recep hastahanenin dışında oturan nöbetçi doktora bugün kaza yapan arkadaşın abisi ziyarete geldik deyince hiç beklemediğimiz ve hazır olmadığımız bir cevapla “Morgda mı ziyaret edeceksiniz?” dedi. Ölümünü düşünmemiştik, haber beni derinden sarstı, fenalık geçirdim bana sakinleştirici iğne yaptılar.

Cenazeyi Götürme : Ertesi günü Ankaradan Turgutluya gelen arabalarla konvoy halinde cenazeyi Turgutluya götürdük. Kabristanın yıkama yerine beni götürdüler ben kendime gelememiştim. İbrahim’in cenazesi kadar hiçbir akrabamın cenazesi beni bu derece sarsmamıştı. Yıkanma esnasında dışarıda beklerken arkadaşlar bana moral vermeye çalıştılar, ikaz etmek istiyenlere karşı Vehbi hoca isyan etmiyor bağırıp çağırmıyor karışmayın dedi. Yıkandıktan sonra içeriye girdik, başından aldığı darbe neticesinde kanamayı tampon yaptıkları halde durduramamışlardı. Kanın durdurulamamasını şehadetine bir emare kabul ettim. Cenaze namazı Turgutlu’nun en büyük camisinde kılınmıştı

H

oca Efendi Cenazeye Katıldı

Turgutlu böyle bir cenaze namazı herhalde görmemişti. Türkiyenin değişik şehirlerinden onu tanıyanlar vefa borcu olarak akın ettiler. Bizim ve İbrahim için en büyük lütuf Hoca Efendi Hazretlerinin en büyük vefalının cenazeye bizatihi iştirak etmesiydi. Cenaze gömülürken kefeninin baş kısmının kanlı olması onun şehadetine alametti. Cenaze gömüldükten sonra Hoca Efendi hazretleri evimize taziye için teşrif ettiler ve İbrahimin ölümü için “Yerini dolduramayız.” dediler. Daha sonra taziye için Yasin bey ve Nevzat Ayvacı bey geldiler.Yasin bey: “Gel bir şehid abisine sarılayım.” deyince: “Şimdi bunu nereden çıkardın dedim. Biz şimdi Hoca Efendinin yanından geliyoruz” deyip Hocamın söylediklerini bana anlattılar. Cenaze gömüldükten sonra İbrahim Kocabıyık Yasin-i şerifi okurken Hocamın müşahedesiyle İbrahim kabirden çıkıyor sırtındaki cübbesi başındaki sarığı ve elindeki kılıcıyla etrafı süzdükten sonra semaya doğru yükselip kayboluyor. Bundan Hoca Efendi Hazretleri onun şehadetine hükmediyorlar.

 Gördüğüm Rüyalar

 Cenaze gömüldükten sonra benim gördüğüm ilk rüyamda Turgutlu’daki evimizde salonda tek başıma oturuyordum. O anda İbrahimin ölümünü düşünüyordum kapıdan içeri girince rüyada olduğumu da bilmediğim için şaşırdım: “İbrahim sen ölmedin mi” deyince “Ne ölmesi abi ben basit bir trafik kazası geçirdim dedi. Onunla ilgili çok rüya gördüm ama her rüyamda abi ben ölmedim demiştir. Bunlar onun şehadetine alamettir çünkü şehitler kendilerinin öldüklerini bilmezler; “Onlar hayatlarının devam ettiklerini zannederler.” Halamın kızının gördüğü rüya da manidardır. Sizin evinizde Annenle beraber oturuyorduk. Söz İbrahim’in ölümünden açılmıştı ki kapıdan içeri telaşlı bir şekilde girdi. Abi sen ölmedin mi deyince ne ölmesi kardeşim Hoca Efendi bana yeni bir vazife verdi benim şimdi yeni talebelerim var onlara hocamın vaaz kasetlerini almaya geldim diyerek kasetleri aldığı gibi gitmiş. 

Kabe’de Bir Ev

Baldızım Seyyide Hanım’ın gördüğü rüya ve yakazalarda da manidardır: Ülkerdeki lojmanlarda kalırken bir gece saat 02.00 veya 03.00 sularıydı. Bizim yattığımız odanın yanındaki odada baldız yatıyordu, baldızın bağırışıyla ben ve hanım uyandık. Sabah kahvaltısında “Gece niçin bağırdın.” diye: “Sorunca uyanıktım uyumaya çalışıyordum İbrahim kapıdan içeri girdi eliyle 3 dedi onu görünce korktum bağırdım.” “Bu üçün hikmeti acaba nedir? dedi zamanı gelince ortaya çıkar dedik. Daha sonra iki defa rüyasında görür. Son rüyada gelir derki: “Abla benim şimdi Kabe’ye yakın bir yerde evim var istersen seni de yanıma alayım.” der. O da: “Yok yok benim daha ölmeye niyetim yok.” der.
Kapının Zilini Çaldı : Kazadan 6 ay sonra İbrahimin hanımı hastahaneden çıktı. Ziyaret için Bursa’ya ben, hanım ve baldız üçümüz gittik. Garajdan bizi Elif hanımın dayısı Remzi Yurtsever abi aldı. Garajdan eve giderken ben görülen rüyaları ve yakazaları anlatınca o burda daha enterasanını yaşadıkı diyerek şu olayı anlattı: “Elif hanımın hastaneden çıktığı gün geç vakitlere kadar insanlar ziyaret ederler. Herkes gittikten sonra evin sakinleri yatarlar. İbrahimin bacanağının kız kardeşi henüz yatmamıştır. İçerideki odada kitap okumaktadır. Dış kapının zili çalar. Bacımız kapıya doğru yanaşır, kim o der dışarıdan bir ses: “Ben İbrahim Elif’i almaya geldim” der. Bacımız korkar kapıyı açmaz odasına gider zil yine çalar, gideyim kapının deliğinden bakayım diyerek kapıya doğru gitmeye başlar. Kapıya yaklaşınca birden İbrahimi cübbe ve sarığıyla haşmetli bir şekilde görünce bir çığlık atar ve bayılır. Bağırışla uyananlar bacımızı ayıltırlar ve sorarlar o da gördüklerini anlatır ve korkudan dolayı bağırıp bayılmıştır. İbrahim kısa süreli hayatına çok şeyleri sığdırdı. Çok hareketli hızlı bir hayatı oldu. Çok insanların kısa sürede sevgilerini kazandı.

 Annesi Remziye Tabanca Anlatıyor 

Aile köklerimiz yıllar öncesinden çok temiz bir sülaleden geliyordu. Büyük dedelerimiz Hasan Fehmi ve Ali Dede çiftçilik ile uğraşır. Çok temiz insanlardı. Biraraya gelip Kuran okurlardı.Eşim Ali amca’nızın babası fakirleri çok gözetirdi. Kurban Bayramları’nda fakirler bitinceye kadar birkaç kurban keser hepsine dağıtırdı. Babaları helal kazanca ve helal paraya çok dikkat ederdi. Alın teri ile çalışır, gece börek açar gündüz satardı. Lokma dökerdi. Çocuklarını helal kazanç ile yetiştirdi. Babası Ali Tabanca oğlu İbrahim’in ölümünden iki yıl sonra kanserden vefat etti.

 İbrahim bebekliğinde ve çocukluğunda çok uslu idi. İlk, orta ve liseyi Turgutlu’da okudu. Sonraları çok hareketli oldu. Büyükle büyük küçük ile küçük olurdu. Ağabeyi Mehmet ile beraber camiye gider, Kuran ve ezan okurlardı. Çakıcı Camii’nin hocası Süleyman hoca’dan ders okurlardı. 

İki kardeş sevimli kumrular gibiydi. Bir ara lisede okurken bir bocalama ve tereddüt dönemi geçirdi. Onunla bozuk öğretmenler ilgilenmiş. Kısa süreli bir bocalama yaşadı. Babası İzmir’de okuyan büyük ağabeyine eve geldiği zaman ”Kardeşin ile ilgilen ”dedi. Bir ay beraber kaldılar. Daha sonra İzmir’e de gittiler. Tekrar eve geldiklerinde İbrahim’in yüzünü nurlanmış olarak gördüm çok sevindim. Ben onları küçüklüğünden beri abdestsiz ve namazsız hiç emzirmedim. Daha sonraları babaları okumaları konusunda onlara yardımcı oldu. Hatta ”Okumak isterlerse okusunlar, ben ceketimi satarım onları okuturum.” dedi. Mehmet Abisi 18 yaşında Osman amcaları ile tanışarak hizmeti tanımış oldu.

Mutlaka Hediye İle Gelirdi

Üniversite yıllarında da hizmeti biliyordu. Liseden sonra çocuklarım devamlı gurbette kaldı. İbrahim yazıları bir defa okurdu onu anlardı çok ders çalışmazdı. Zihni açık birisiydi. Az bir çalışma ile sınıfını geçerdi. Üniversite Bursa İşletme bölümünü kazandı. Daha sonra oradan mezun oldu, diplomasını aldı geldi. Bursa’da ve İstanbul’da da çalıştı. İbrahim’in çok hareketli bir yapısı vardı. Bir gün akşam ezanı sırasında arkadaşları ile geldi. Ben ona hasretle sarıldım. Bayılmışım beni zor ayılttılar: “Seni görmeye geldim dedi, bir gece kalır ziyaret eder, tekrar dönerdi. Benim yanıma gelirken hiç boş gelmezdi. Şu Kabe resmini bana o getirdi. Namaz kıldığım seccadeyi o aldı. Küçük bir hediye dahi olsa boş gelmezdi.

Oturarak Kestirme

Ben oğullarımı hizmeti tanıdıktan sonra hiç yatakta yattıklarını görmedim. Yataklar hiç bozulmazdı. Kitap ellerinde divanın üzerinde okuyarak, oturarak kestirirlerdi. Ben onu öldükten sonra rüyamda damatlık yeşil elbisesi ile çeşme başında gördüm. İkinci olarak 7-8 yaşlarındaki sevimli şekli ile çocukluğundaki gibi masum halinde gördüm. Babası onun ölümünde hiç isyan etmedi. Ben üzülmeyeyim diye içine atardı, yanımda hiç ağlamadı. İbrahim ablası ile çok şakalaşırdı. Temizlik gibi konularda çok takılırdı. Daha sonraları: “Ablamı çok özledim.” dedi. “Meğer onu ne kadar çok seviyormuşum.” dedi. Ablası geldiğinde onun dizinde yatardı. Sonradan çok sevgi gösterdi. Acaba dedim ölümü yakın olduğu için mi böyle yapıyordu. Ben cenazesi geldiğinde yanına gittim. Yüzünü gördüm elimi sürdüm, orada biraz ağladım. Bana Arkadaşları “Sabırlı olun” dedi. “Onun acısını kalbimize gömüyoruz.” dediler.

Gizli Gizli Ağladım :

“Ben ise 4 yıl boyunca gizli gizli ağladım. Devamlı gurbette oldukları için sanki gelecekmiş gibi geliyor bana. İnsan öldüğüne inanamıyor. Son görüşmemizde ”Anneciğim falan yerdeyim geliyorum.”dedi. Biz de evde sarma sarıyorduk. “Sarma işini bırak abime gideceğiz.” dedi. Sarmayı sarmadan bıraktık, üzerini kapattık, abisine gezmeye gittik.
Derici Kemal Abi Anlatıyor
İbrahim 1976 senesine kadar sıkıntılı bir dönemden geçer. Sol grup içinde yer alır, onlarla birlikte duvarlara yazı yazar, onlarla birlikte gezer. Daha sonra abisi onunla ilgilenir. İzmir İktisat fakültesi’ni kazanır. Okuyarak orayı bitirir. İbrahim çok sempatik ve cazip bir insandı. Düzeldikten sonra üniversite yıllarında iman ve Kuran dersini çok iyi anlamıştı. Belki onun dersinden ve sözlerinden şeytan etkilenmezdi. O karşısındaki insan ateist, dinsiz dahi olsa etkilenir, konuyu çok güzel anlatırdı. İkna ederdi.Kendisinin kızılay’da mali müşavirlik bürosu vardı.

 Buna rağmen ilçeleri gezer, ziyaret ederdi. Ankara’dan Eskişehir’e doğru yola çıkar,çeşitli ziyaretlerde bulunur. Sivrihisar Eskişehir Yolu üzerinde araba ile giderken yolun kenarındaki mucur yığınına çarparak yoldan çıkarlar. Arabada hanımı, kendisi ,6 aylık oğlu Heysem de vardır. Kendisi olay yerinde ruhunu teslim eder. Hanımı yaralanır, çocuğu Heysem’e hiçbir şey olmaz.

 İnsanda tahkiki, gerçek iman varsa onun zerreleri bile nuraniyet kesbeder. İlay-ı Kelimetullah yaparken ölen kişi şehittir. Ateş, su, deprem, trafik kazası vb gibi olaylarda ölenler imanı, inancı olması şartı ile şehittir. Kim son nefesinde iman selameti ve şehitliği Allah’tan(c.c.) dilerse yatakta ölse bile şehittir. Cenab-ı Hak ayağımızı, kalplerimizi kaydırmasın. Son anımıza kadar iman, Kuran hizmetinde çalışalım. Allah’ım(c.c.) bize şefkat ve merhametinle muamele et. Biz aciz, fakir ve zayıfız. Senin büyüklüğündendir ki bize merhametinle muamele et. Bu tür acılar 20-30 kadar vardır. Bunlar bizim ciğerimizi yaktı. Başka birisi rüyasında Efendimiz(sav)i görür. İbrahim Tabanca’nın başını okşar. Bir kişi daha vardır. Peygamberimiz der ki ”Sizden bir yiğit daha istiyorum”der. Bu hadiseden 4-5 saat sonra Muğla taraflarında Dr.Abdurrahman da vefat eder.
Turgutlu Mezarlığındaki Kabri

 

 

1 Yorum »

  1. Hasan diyor ki:

    bir düzeltme.
    Sayın yönetici anasayfadaki fotoğraf İbrahim Tabanca’nın Abisini fotoğrafı herhalde bir yanlışlık oldu. Düzeltmenizi rica ediyorum…
    Saygılarımla..
    Allaha Emanet olun.

    comment-bottom

RSS yorumlar için tıklayınız. TrackBack URL

Yorum ekle