ERDOĞAN’IN MİSYONU VE İSLAMCILIK (2)

Görsel

 

ERDOĞAN’IN MİSYONU

VE İSLAMCILIK (2)

 

Dr. Seyfi Say

 

28 Şubat Süreci’nin, hem Akparti’nin geldiği çizgi, hem bir cemaatin “dinler arası diyalog” söylemini faaliyetlerinin odağına yerleştirmesi, hem de geleneksel tarikat yapılarının ulusçu/ ulusalcı söylemlere ve partilere eklemlenmesi itibariyle, başarıyla sonuçlandığı inkâr edilemez.

28 Şubat Süreci’nde aktif biçimde kullanılmış olan aktör ve figüranların tasfiye edilmiş olması, söz konusu sürecin başarısız olması anlamına gelmez.

Bir operasyonda planlayıcı ve uygulayıcı olarak rol alanlar, bir araç olan operasyonun “amacını” benimsemek yerine, “operasyonun bizzat kendisini” amaç haline getirirlerse, operasyonun amacına zarar vermeye başladıkları için tasfiye edilirler.

 

* * *

 

Esposito’nun kitabının Financial Times’taki tanıtımında söylenenler de önem taşımaktadır:

 

Esposito’nun analizine göre İslam’ın Reformasyona ihtiyacı yok: Reformcular Müslüman dünyanın her köşesinde çalışıyor. Batının kendisinin değişmeye ihtiyacı var….

Esposito sorunun İslam’ın durağan olduğu ve ‘hiç Müslüman reformcu yok’ varsayımıyla yanlış yönlendirildiğine inanıyor. Yazar reformcu İslam‘ın uzun ve şöhretli geleneğinin yaşadığını ve olumlu durumda bulunduğunu belirtiyor, şu görüşü savunuyor: “Bugünün reformcularının sayı ve çeşitliliği sık sık gündeme getirilen bir soruyla saptırılıyor, şüpheli imalarda bulunuluyor. ‘Hiç Müslüman reformcu var mı?’ deniliyor. Daha az olmasını dilerdim, çünkü aralarından temsilci örnekler seçerken zorlanmazdım. (http://www.haberler.com/batida-konusulan-kitap-adalet-ve-kalkinma-partisi-haberi)

 

 

Prof. White’ın röportajının bütününe bakıldığında, elinden geldiğince objektif kalmaya ve veriler ne söylüyorsa ona göre konuşmaya çalışan bir akademisyenle karşı karşıya olunduğu anlaşılıyor.

Siyasal İslam’ın İflası (Metis Yayınları) kitabıyla tanınan Olivier Roy’un ise, İslâmcılık konusunu çok daha iyi bildiği ve analiz ettiği inkâr edilemez. Yirmi yıl öncesinden şunu söylüyordu:

 

İslamcılığın siyaset sahnesinden yok olduğu sanılmasın. Tersine, Pakistan’dan Cezayir’e kadar yaygınlaşıyor, sıradanlaşıyor, genel siyasal manzarayla bütünleşiyor, âdetleri ve çatışmaları belirliyor. Cezayir’de iktidara geleceğinden kuşku duyulmasın. Fakat başlangıçtaki hızını yitirdi. ‘Sosyal-demokratlaştı’.” (s. 11.)

 

Bugün Türkiye’de yaşanan da budur. Eski İslamcılar, sosyal demokrat hale gelmiş bulunuyorlar.

Kuşkusuz eski İslâmcılar, kendilerinin sosyal-demokrat olarak adlandırılmalarına itiraz edeceklerdir. Ama muhafazakâr demokratlıkları ile topluma olan bağlılıklarının toplamı, Avrupa’dan bakıldığında bir tür sosyal demokratlık olarak okunabilir.

Akparti’ye yönelik kapatma davası sırasında Avrupa’nın ona verdiği destek de bunun sonucudur.

Strasbourg’da ‘acil’ gündemle toplanan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişi ile ilgili bir rapor hazırlamış ve bu rapor, 3 ‘ret’ ve 3 ‘çekimser’ oya karşı 65 parlamenterin desteğiyle kabul edilmişti.. 6′ya karşı 65.

Sosyalist Enternasyonal’e mensup parlamenterler de AK Parti’ye destek vermekten geri kalmadılar. Türkiye’de yaşananları ‘yargı darbesi’ olarak gören Sosyalist Grup Başkanı Andreas Gross, Anayasa Mahkemesi’nin asla parlamentonun yerini alamayacağını söylemişti.

Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk de, kapatma davasına atıfta bulunarak, “Avrupalı sosyal demokratlar CHP’den utanç duyuyor” diye konuşmuştu.

Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakerelerini izleyen bir çalışma grubunun üyesi olan Sosyalist Partili Morgan Johansson da, yayınlanmak üzere Expressen gazetesine ve Türkiye’deki dostlarına gönderdiği “CHP, Sosyalist Enternasyonal’den atılmalı” başlıklı bir makale kaleme almıştı. Orada şunları söylüyordu:

AKP aşırı İslamcı olmaktan uzak, geniş görüşlü, farklı fikirlere saygılı bir parti; sosyal politikalar konusundaki görüşleri de sosyal demokrasiye yakın.

2007 yılında da, Alman Sosyal Demokrat Partisi, yayınladığı “21. Yüzyılda Sosyal Demokrat Dış Politika” adlı kitapta Avrupa’daki sosyal demokrat liderlerin yazdığı 47 makaleye yer vermişti. Türkiye mahreçli tek makale, Erdoğan’ın Avrupa Birliği ile ilgili bir yazısıydı.

“Sosyal demokrasi”nin, “nasyonal/ulusal/millî sosyalizm”, yani Nazizm ile bir akrabalığının bulunduğu da bir gerçek..

Erdoğan’ın Avrupa’dan “sosyal demokrasi” olarak görünmüş ve okunmuş olan “muhafazakâr demokratlığı”nın, “ulusal sosyalizm” ile kesişen boyutunu, sık tekrarladığı şu ifadelerde görmek mümkün: “Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak.” Bu, Naziler’in mottosunun uyarlanmış bir biçimi aslında: “Ein Reich, ein Volk, ein Führer: Tek devlet, tek halk, tek lider.

Asıl önemli olan ise şu: Erdoğan’ın “resmî ideoloji” ile herhangi bir sorunu yok. Tam aksine, onu tamamen içselleştirmiş durumda. “Ulusal sosyalizm”in “ulusal” boyutunu yansıtan söylemleri, bunun bir yansıması.

Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın Özal’dan farklı bir noktada durduğunu kabul etmek gerekiyor. Özal, “Atatürk tabu değildir” diyebilmiş bir isimken, Erdoğan’ın ikide bir “Mustafa Kemal”e gönderme yaptığını ve Atatürkçü meşruiyet algısını yeniden ürettiğini görüyoruz. “Muasır medeniyet seviyesi” lafı ve “2023 vizyonu” gibi laflarla sembolik mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor.

Bu nedenle, Erdoğan’ın Mısır’da laikliğin misyoneri olarak arz-ı endam etmiş olması, bir çelişki ya da tutarsızlık değildir.

 “Din milliyetçiliği, bölge milliyetçiliği ve etnik milliyetçilik adına üretilen siyasetlerin, son kullanma tarihi geçmiştir” cümlesi de Erdoğan’a ait.

Gerçek şu ki, Erdoğan 100 bin defa Davos çıkışı bile yapsa, yukarıdaki cümlesindeki “kusursuz cinayet”in kefareti olmaya yetmez.

Evet Erdoğan, “Din milliyetçiliği adına üretilen siyasetin son kullanma tarihi geçmiştir” gibi, aşağılayıcı  bir ifadeyi kullanabiliyor.

Belki Erdoğan için “kullanma” tarihi geçmiş olabilir, ama Müslümanlar için “inanma” ve “ideal olarak benimseme” hiçbir zaman bir süre ya da tarihe bağlanamaz.

Evet, bir mümin İslâmî idealleri kişisel olarak gerçekleştirecek güçte olmayabilir veya bunların belirli şartlar çerçevesinde gerçekleştirilmelerinin zor olduğunu düşünebilir, fakat yine de, bu ideallere karşı saygılı bir dil kullanmak zorunda olduğunu bilir. O ideallere yürekten bağlı olması gerektiğini anlar.

İslâm âlimleri “küfr”ü, “Şer’an tâzimi vacip olanı tahkir, tahkiri vacip olanı tâzim” olarak boşuna tanımlamıyorlar.

Böylece Erdoğan, bazılarına göre, sözde “din üzerinden siyaset yapmak”tan vazgeçmiş, “dindarlığı benimsemiş” oluyor, gerçekteyse, bu tutumuyla dindarlığı katletmektedir.

Bu tarz bir dindarlık yoktur ve olamaz.

Bununla birlikte, Erdoğan’ın bu konudaki söylemi ile eylemi arasında bir tutarlılık da mevcuttur. Erdoğan için “din milliyetçiliği”, “son kullanma tarihi geçmiş” bir şey olmasaydı, hıristiyan AB üyeliği hedefine böylesine kararlı ve katı biçimde kilitlenemezdi.

Erdoğan’ın, geçmişte din istismarı yaptıklarını, artık bundan vazgeçtiklerini itiraf ettiği de biliniyor (Kaynak:http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4370575_p.asp).

Bu itirafı, kendisi açısından bir özeleştiri kabul edilebilirse de, İslâm’la ilgili bütün talepleri ve başkalarına ait çalışmaları da “istismar” olarak görebilecek ve suçlayabilecek bir çizgiye doğru kaydığının işareti olarak yorumlanmaya müsaittir.

Şayet Erdoğan, geçmişte din istismarı yapmamış, ihlâsla dine hizmet etmiş olsaydı, bugün geldiği noktaya savrulmazdı.

Bütün bunların yanı sıra, Erdoğan’ın “din devletine inanmamak” gibi beyanları da oldu. Bu tür ifadelerin, İslamî bakış açısıyla değerlendirildiğinde itikaden tehlikeli olduğunu ayrıca söylemek, belki de lafı uzatmak olur.

Akparti’nin toplumsal, ekonomik ve hukukî nitelikte birçok olumlu gelişmeye ve zinanın suç olmaktan çıkarılması gibi olumsuz gelişmelere imza attığı bir gerçek olmakla birlikte, olumlu icraatın bedeli İslâmcılığın bitişi ya da İslâmî kavramların ve ideallerin aşağılanması olacaksa, gelinen noktanın bir müslüman için kabul edilemez olduğunu belirtmek gerekir.

Doğal olarak, Akparti’nin vaat ettiği “laik, kalkınmış ve demokrat” yaşamı ideal olarak benimseyenler için bu tespitin bir kıymeti yoktur, çünkü onlar için İslâmcılık zaten bitmiş demektir.

 

* * *

 

Önemli olan, hakkı savunmaktır. Ancak, tek derdi sözde “millîlik” ya da riyakârca “yerli”lik olanlar için bu, fazla bir anlam ifade etmez. Onlar için, “yerli batıl”, “yerli saymadıkları hak”tan daha değerli olabilir.

Böyleleri, millî ya da yerli putlara tapınmaya her zaman hazırdırlar.

Akparti-Cemaat savaşı ise, bir hak-batıl mücadelesi değil, dünyevî bir ganimet paylaşımı kavgasından ibarettir.

Bu kavganın, Türkiye’nin önünün kesilmesini isteyen çevreler tarafından manipüle edildiğini düşünmek için yeterince neden var. Ancak, “önü kesilen Türkiye”nin hedefleri arasında laikliğe aykırı nitelikte “İslamî idealler ve ilkeler” yer almıyor. Türkiye’, Atatürk’ün mirasına sadık kalarak, gerekirse dini de “kullanmak” suretiyle “küresel ya da bölgesel güc”e dönüşmeyi, zenginleşip kalkınmayı hedefliyor.

Evet, dini “kullanma” becerisi gösterebilirsiniz. Şimdi olduğu gibi tepe tepe kullanabilirsiniz.

Fakat, “ilahî yardım”, öyle “kullanılabilecek” bir şey değildir.

Bunu görecek, anlayacaksınız.

Fakat, ba’de harabi’l-Basra..

.

 

About these ads