Dini devletten korumak...

Dinin sivil kalması mümkün mü?

ÖZEL HABER
HABERLER PAZAR
8 Haziran 2014, Pazar

Baskıcı laik zihniyetten bunalan muhafazakâr toplum, uzun yıllar iktidarda ‘dindar’ görmenin hayalini kurdu. Bugün hataları örtmek adına verilen fetvalar, Meclis kürsüsünden yükselen dinî söylemler ise beklenen güveni vermiyor. Serüvenin vardığı nokta ‘Devletin dinî kimliği olmalı mı?’ tartışması.

“Türkiye’de maalesef din istismarına açık söylemlerle siyaset yapıldı. Hatta biz de zaman zaman bu hataya düştük. Ama artık durum değişti; siyasette dinin istismarı kırmızı çizgilerimizden biri.”

    Başbakan Tayyip Erdoğan iktidara geldikten iki yıl sonra, 2004 yılının Mart ayında söylemişti bu sözleri. On yıl sonra Türkiye aynı Başbakan’ı Soma’da 300’den fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan ihmaller zincirini ‘kader’ diye anlatırken dinledi. Tepki çeken açıklama acılı insanları teskin edeceğine daha da kızdırmıştı. Hatalarla yüzleşmek yerine dini duyguların arkasına sığınmayı eleştiren onlarca yazı kaleme alındı. “Pekâlâ önlenebilir felaketlerin ıstıraplarını din dilinin müşfik ve sıcak atkısına sarıp sarmalayarak yatıştırmaya çalışanları affedemiyorum.” diyen yazar Ahmet Turan Alkan da rahatsızlığını dile getirenlerdendi. Devletin, halkın inancına saygılı olmaktan başka sinyal vermemesi gerektiğini yazan Alkan, ‘devlet dinini, siyaset tarihinin en berbat, en can acıtıcı icadı’ olarak tanımlamıştı.

    Din istismarı nedeniyle tepki çeken açıklamalardan biri de Gezi olaylarının yıldönümünde tekrarlanan sözlerdi. Camide içki içilmesiyle ilgili iddialar bizzat caminin imamı tarafından geçtiğimiz yıl yalanlanmıştı. Ancak bu yıl da Başbakan, “Başörtülü kızlarımıza, camilerimize saldırdılar.” diyerek polis müdahalesinin haklı olduğunu savundu. Toplum bilimciler, iktidarın bu tavrının artık dindar camiada bile kızgınlık oluşturduğu görüşünde.

    Türkiye’de dindarların selahiyeti ilk kez bu kadar güçlü eline alabildiği dönemde yaşananlar ‘Siyasal İslam öldü’ yorumlarına neden oluyor. Kimileri de Siyasal İslam’ın Erbakan döneminde miadını doldurduğunu bugün ölenin Post-İslamizim olduğunu savunuyor. Zira Milli Görüş döneminden sonra dindarların büyük çoğunluğu ümidini daha ılımlı söylemlere sahip, muhafazakâr kimlikli devlete bağlamıştı. Ancak bugün dindar camia ilk kez bu kadar sesli dile getirilen bazı sorulara cevap arıyor: Din devlet tekeline girerse istismar kaçınılmaz mı? İnancını özgürce yaşamak için devlet dindar olmak zorunda mı? Yoksa herkesin hakkını yasal güvence altına alan seküler yapı daha mı sağlıklı?

Tecrübeler, kaygıları haklı çıkarıyor

Söz konusu sorgulamalardan biri de Sosyolog Ali Bulaç’ın ‘Din Siyasete Karışırsa’ yazısı. Bulaç, bu çeşit bir yönetim biçimine karşı itirazların gerekçelerini şöyle sıralıyor: İslam ülkelerindeki ‘berbat’ dini yönetimler, dinin siyasette istismar edilmesi, kendini din dışı kimlikle tanımlayanların baskı yaşama kaygısı. Ayrıca iktidarın algısına göre yorumlanan dinin veya resmen seçilmiş mezhep görüşünün diğer dini yorumlar üzerinde baskı kuracağı endişesi var. “Dindar siyasetçiler ve kadrolar iktidara geliyor ama ne kendilerinden beklenenleri ne topluma vaat ettiklerini yerine getiriyorlar.” diyen Bulaç, sayılan kaygıların hiç de boş olmadığını vurguluyor ve Müslüman bilginleri insanların korkularını gidermeye davet ediyor.

Türkiye özelinde yürütülen tartışmaların vardığı ortak nokta ise ülkedeki laiklik algısı. Buna göre Fransa’dan devşirilen ve dine sadece siyasette değil, toplumsal hayatta da hayat hakkı tanımayan laikçi zihniyet varılan noktanın sorumlularından. Çünkü buna tepki olarak doğan İslamcı muhalif akımlar dini söylemleri vitrine çıkarırken içeriği dolduramıyor.

    Aslında Türkiye’de devlet henüz dinle barışık değilken, 1998 yılında Taha Akyol söz konusu endişeleri dile getirmişti. Bir röportajında, “Devlet eliyle dinin toplumsal alandan tasfiye edilmesi biçimindeki bir yapılanma ve siyasi kültür, kendi muhalefetini de devlet eliyle dinin topluma egemen kılınması biçiminde üretir.” diyen Akyol, jakobenizmin dünyanın her yerinde dinin siyasileşmesine yol açtığını anlatmıştı. Barışmanın yolunun ise toplumsal alanın demokratik, sivil ve liberal bir alan olduğunu kabul etmekten geçtiğini... Türkiye’nin Fransa’dan kopyaladığı ideolojinin orada şiddetli gerilim ve rejim sorunlarına sebep olduğunu anlatan Akyol, şöyle devam ediyordu: “Liberal ve muhafazakâr modernleşme modellerinde ise, mesela İngiltere, ABD ve kuzey ülkelerinde bu din-devlet çatışması yaşanmamıştır.” Bu tespitlerden yıllar sonra kurulan AKP de liberal-demokrat iddialarıyla yola çıktı. Ancak dışlanan dindarların güç yarışında bayrağı taşıyan bir savaşçı gibi algılandı.

 

Devlet din adına hareket ederse dini ve devleti çürütür

Yazar Mücahit Bilici de Taha Akyol gibi Türkiye’de dinin baskı altında kaldığını hatırlatıyor: “Bu yüzden muhafazakârlar devletin din-leşmesinin iyi bir şey olacağı varsayımıyla hareket etti.” diyen Bilici gelinen noktayı şöyle özetliyor: “Nasıl ki Kemalizmin laiklik balonu patladı, şimdi de İslamcılığın İslami devlet balonu patlıyor.”

    Bilici, İslam’da devlete ilişkin temel etik ve siyasî değerlerin olduğunu belirtiyor. Ancak bunun İslam devleti şeklinde adlandırılamayacağını ekliyor. Türkiye’nin bugünkü durumu için, “İslam adına siyasetin adileşmesidir. Dindar olmak yolsuzluğa engel olmayabiliyor veya adalete yetmeyebiliyor.”

diyen Bilici, devletin dine hizmeti, demokratik talep üzerinden yapması gerektiğini savunuyor. Yoksa din hak din olduğu veya yönetici bunun halk için doğru olduğuna inandığından değil. Çünkü ona göre devlet din adına hareket etmeye başladığı anda hem dini hem de devleti çürütür.

    Sosyolog Uğur Kömeçoğlu ise kültür ve manevî değerlerin üreticisinin devlet olmadığını hatırlatıyor. Bu durumda devlet eliyle verilmeleri de beklenemez. Din, kültür gibi olguların sivil alanda gelişmesi gerektiğini söyleyen Kömeçoğlu, Türkiye’de devletin küçülmesinden yana. Bürokrasinin sadece halk için çalışması gerektiğini savunan Kömeçoğlu’na göre modern zamanlarda devlete kutsal bir anlam takıştırmak yanlış. Kutsandığı ve ona sorgulanamaz anlamlar atfedildiği zaman ise devlet bir menfaat ve sömürü aygıtı haline geliyor. “Bazıları diyor ki kadim Türk devlet geleneğinde sivil bir kesim ön plana çıkarsa devlet onu budar. Bu tamamen vahşilik, ilkelliktir.” diyen Kömeçoğlu, bunun zamanın ruhunu okuyamamak anlamına geldiğini düşünüyor. Bugün sıkça dile getirilen ‘cemaatler işine baksın, hayır yapsın’ ifadelerine karşı ise şu yanıtı veriyor: “Sivil toplum basitçe hayırseverlik değil. Aynı zamanda ekonomidir, medyadır, eğitim ve siyaset demektir. Din ve kültür de orada neşvünema bulur.”

Öte yandan Türkiye’de sivil toplumu istemeyenlere dikkat çekiyor ve, “Bu kesim herkesi seçmen ve partizan kategorisine indirgemek istiyor. Sivil alanı tümüyle politize ederek egemenlik kurmak hiçbir topluma fayda getirmez.” görüşünü savunuyor.

 

Dinin müşfik yapısı güçle ve iktidarla çelişiyor

Dinin devlet elinde iktidar aracı haline dönüşmesinin tek suçlusu olarak iktidar gösterilmiyor elbette. Vaktinde iktidarı ‘dindar’ görmek isteyen ve bunun için çalışanlar bile en büyük hatanın AKP’de değil, buna zemin hazırlayanlarda olduğunu söylüyor. Yıllarca sağ camianın yayın organlarında yöneticilik yapan Gazeteci Levent Gültekin de bu görüşü savunanlardan. Zira bugün devlete dindar kimliğini yüklemenin iktidarın olduğu kadar onu başa getiren toplumun da hatası olduğunu düşünüyor.

    “Aslında biz muhafazakârlar düşünmeden hareket ettik.” diyen Gültekin, dinin devletle, iktidarla bir araya geldiğinde nasıl yakıcı bir hal aldığının tarihteki örneklerini hatırlatıyor. Bu durumu ise dinin daha müşfik ve merhametli bir yapıyı kabul etmesine bağlıyor. Buna rağmen muhafazakârların iktidarda dindar insan görmek istemesini ise Bilici ile aynı sebebe bağlıyor; dışlanmanın etkisiyle bazı şeyleri hesaba katmamak. Ona göre gelinen noktada sorgulanması gereken şey adalet için iktidarı hedeflemenin doğru olup olmadığı. Bunun yerine değerlerin toplumsal olarak yaygınlaştırılabileceğini savunuyor Gültekin: “Çünkü dindar kesimin kendine amaç edindiği dürüstlük, adam kayırmamak, haksız kazanç edinmemek gibi değerleri solcusu da laik olanı da ister.”

    Bundan sonra yapılması gereken dini söylemler değil, ortak insanî değerler üzerinden hareket etmek derken meselenin açarını da “Din her insanda başka pratik bulup farklı algılanıyor.” diyerek izah ediyor. Dinin kimin eline geçerse onun karakterine büründüğünü savunurken Gültekin, “Tarihte genelde yakıcı bir hal almış. Şimdi de benzerini yaşıyoruz.” diyor. Kanıtı ise eskiden dindarlara karşı duyulan saygı ve hüsnüzannın kaybolması. Şu sözleriyle açıklamasına devam ediyor “Türkiye’de dindarların ilk kez bu kadar ‘vitrine’ çıktı.Üzerimize şöyle bir projeksiyon tuttular ve pislik aktığını gördüler. İnsanlar artık kaba saba çatışmacı ve başkasının hakkını yiyebilen bir dindar profili çiziyor.” Ancak bunun sadece AKP’nin değil cemaatler de dâhil bütün toplumun sorunu olduğunu vurgulayan Gültekin’e göre Türkiye, İslamcılığı yanlış yorumladı. Gelinen noktada ise yapılanın İslam ile uyuşmadığını fark etti. “Dindarlığı öğretmek kimsenin işi değil, devletin de.” derken son olarak şunu ekliyor Gültekin: “Ben başkasına dindarlığı anlatamam. Ancak iyiliği emreder, kötülükten sakınmasını söylerim.”

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.