KAPAT

Türkiye vatandır, AKP İslamcıdır(ıı)

Türkiye vatandır, AKP İslamcıdır(ıı)
HABERLER YORUM
23 Temmuz 2015, Perşembe

İslamcılığın ortaya çıkardığı bazı tezahürleri İslamcılıktan saymamak sosyalizmin yaşadığı tecrübeleri andırıyor.

Sosyalizmin tarihinde benzer bir tutum Sosyalist Gerçekçilik olarak anılmıştı. Sosyalist edebiyatta asıl mesele tipik olanı yazmaktır, tipik olmayan geçilir diyordu bu akım. Çünkü sosyalizm esaslıdır, tartışmasız iyidir; sosyalizmin ciddi kusurları ise “atipiktir”, dolayısıyla sosyalizm olarak yazılmamalı veya kayda geçilmemelidir. Zhdanov, bu minvalde Sovyet kültüründeki tek çelişkinin iyi ve en iyi arasındaki çelişki olduğunu söylüyordu. İslamcılığın bazı tezahürlerini vahim kusurları nedeniyle İslamcılıktan saymama tutumu da İslamcı Gerçekçilik olarak adlandırılabilir.

Hâlbuki mesele doğru İslamcılık mı, yanlış İslamcılık mı veya İslamcılık bitti mi bitmedi mi sorusunda düğümlenmiyor. Mesele İslamcılığı aktif siyasete taşıyan zihniyetlerin getirdiği mutlak politizasyon önerisinin vahim sonuçları üzerine düşünmek ve sorgulama yapmaktır. İslamcılığın en büyük sorunu kendi özeleştirisini yapmamasıdır. Şurası çok açıktır ki; İslamcılık İslamcılığın geçmişiyle hesaplaşmamıştır. Hesaplaşmayı bırakın fikri üretimini durdurmuştur. Hesaplaşma olmadan herhangi bir revizyon mümkün değildir. Tüm dünyada İslamcılık adına işlenen insan hakları ihlalleri, hukuksuzluk, otoriterlik, militarizm ve daha bir dolu anti-demokratik uygulama üzerine kafa yormadan İslamcılık kendini yenileyemez. Bu hesaplaşmayı yapmadan hiçbir hamle ortaya koyamaz. İslamcılık önce demokratik özgürlükten yana olup olmadığına karar vermelidir. Demokrasi, uğranıp geçilecek bir durak mıdır? Yoksa gerçekten bir ideal midir?

İSLAMCILIK HAYATI POLİTİKLEŞTİRİRSE…

İslamcılık hürriyetperver siyasi gelenekten hiçbir şey öğrenmemeye kararlıysa otoriterizme, militarizme veya otokrasiye kendini mahkûm eder. Bu mahkûmiyet ise İslamcılığın kendi kendini bitirmesi demektir. Mesele insan türünün esas sorunu olan varoluşsal sorunlara İslamcılığın zirve siyaset yoluyla çözüm üreteceğini sanmasıdır. Mesele İslamcılığın hayatın her alanını politikleştirme çabasıdır. Tümüyle politikleşmiş bir yaşam, siyaseti sıfır toplamlı bir oyuna indirger. Tümüyle politikleşmiş bir yaşamda siyaset tümüyle savaştır, karşı tarafın tümüyle yok edilmesini gerektiren bir savaş, velev ki karşı taraf ihlaslı Müslümanlar olsun. Eğer bu aşırı politize varoluşun yanında değilseniz, karşısındasınız demektir ve eğer karşısındaysanız sizi kişisel ve ekonomik olarak yok etme hakları vardır. Bu hakla dini/ahlaki kriterler kolaylıkla politik güç kriterine yenik düşürülmekte ya da iktidara tâbi kılınmaktadır. Dini olsun, seküler olsun, kadim değerler dünyası da siyasetin onayladığı düzeyde var olabilir ancak. İslamcılığın bu fiillerinde hukuksuzluk veya ahlaki sorun mu var? Size izin verecek bir dini-politik otorite bulursunuz (veya o zaten ortaya çıkmaya hazırdır, gelir içinizi rahatlatır). İnsan hayatında politize edilmemiş tek bir nokta kalmaz. Sanki insan eşref-i mahlûkat değil de politik bir türdür. Yaşam ve ölüm bile siyasallaşır. Siyaset her şeyi kapsayarak azgınlaşır, hayatın en önemli meselesine dönüşür. Siyaset ile Varoluş arasındaki sınır ortadan kalkar. Yalnızca siyasi davranan iktidarlar hiçbir şekilde dinin bütün ideallerini taşıyamazlar. Aslında afaki olmak gereksiz, çünkü tüm bunlar deneyimlendi. Sudan'dan Körfez ülkelerine, Suudi Arabistan'dan İran'a, Afganistan'dan Pakistan'a kadar her yerde türlü biçimleriyle İslamcılık ideolojisi, İslam'ın ideallerini temsil edemedi ve taşıyamadı (ve taşıyamıyor). Elbette İslam dünyası modern dönemde yoğun bir siyasi tecrübe tanıdı. Tüm bu tecrübelerin gereksiz ve haksız olduğu düşünülemez. Siyasal İslam bilincinin ortaya çıkardığı mirasın önemi inkâr edilemez. Ancak Müslümanların bütün hayati dinamiklerini “Politika” üzerinden tanımlamak o siyasetin bozulmasına yol açıyor. Her şeyi politikanın emrine amade etmek İslam adına savunulacak bir tavır değildir. İktidarın kazanılan ve kaybedilen bir yönetim unsuru olduğunu İslamcılar kabullenemiyorlar. Bir kere iktidara gelince ilelebet iktidarda kalmalıyız ve bu yolda her şey mubahtır gibi düşünüyorlar. AKP üçüncü iktidar döneminde tam da bunları yapmak istediği için parti üst yönetimi 2011'den beri daha az değil, daha çok İslamcı siyasete girmiş, bir anlamda İslamcı siyasete geri dönüş yapmıştır. Kısacası AKP eskiden görece bastırdığı İslamcı karakterini üçüncü döneminde ortaya çıkarmıştır.

Hâlbuki Müslümanlar tarih boyunca, içinde bulundukları her coğrafyada, çeşitli kültür havzalarında oldukça farklı ve zengin sivil organizasyonlar ortaya çıkarmışlardır. Bu sivil oluşumlar Müslüman toplumun ilmi, ahlaki, entelektüel ve zihni birikimi üzerinde her zaman siyasi güçlerden daha etkili, daha kalıcı, daha kapsamlı ve daha müspet rol oynamışlardır. İhvan, çağdaş dönemde bu müspet role iyi bir örnektir. İhvan zaman zaman siyasete bulaşsa da yok edilmesi mümkün olmayan sivil sosyal bir muhalefet sergiliyordu. Ama İslamcı siyasete ve iktidara girmeleri sağlandı ve işte bu şekilde önleri kesildi. Tarık Ramazan, bu süreci mükemmelen izah etmişti. AKP'nin sahip olduğu İslamcı iktidar ideolojisinin de İhvan'ı bitiren süreçte parmağı vardı. Hizmet hareketine de ‘gel partini kur, siyaset yap' denilmesinin sebebi bellidir. Her sivil muhalefete aynı öneriyi getirmelerinin bir diğer sebebi İslamcıların gerçekten de başka bir zihinsel haritaya, başka bir toplumsal muhayyileye sahip olmamalarıdır. Bilinçler politikayla maluldür. İslamcılık içinde eğitimsiz bir aktör, hiç kitap okumuyor olsa bile dava adamlığında öne çıkıp ilme yıllarını vermiş bir âlime hakaret edebilir. İslamcılığın en büyük handikabı ulemayı bertaraf etmesidir. Eğer İslamcılık geleneksel ilimleri yıkıp onun yerine bir şeyler koyabileceği entelektüel bir donanıma sahip olsaydı bir yere kadar devrimci bir ideoloji olarak kabul edilebilirdi. Ancak ne ciddi bir felsefe teorisi ne siyaset teorisi ne de alternatif olarak sunabileceği ciddi bir iktisat teorisi vardır. İslamcılar bir Marx gibi ekonomi politiği okuyan iktisat teorisyenleri çıkaramadılar. Batı-düşmanlığı ya da Batı-karşıtlığının ötesine geçen bir birikim ortaya koyamadılar. İnsanların mutlak bir siyasi iktidar edinmeden, siyasete dâhil olmadan, ulusçuluk modelleri dışında, kendi idealleri etrafında bir araya gelerek dünyayı daha mamur, daha medeni, daha yaşanır hale getirebilecekleri düşüncesinden gittikçe uzaklaştılar. Siyasi irade olmadan hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğine, hiçbir toplumsal problemin çözülemeyeceğine inanmak nedeniyle bugün çok uzun soluklu toplumsal değişim ve dönüşümlerin (belki nesillerle çabalanacak değişim ve dönüşümlerin) ilimden yoksun bir siyasi güçle mümkün olduğunu düşünme noktasına geldiler. İşte bunun adı da siyasal işlevselciliktir ve bütün düşünme ya da akıl yürütme modellerine, farkında olmasalar da sızmış ve sinmiş durumdadır. Hâlbuki bu, hem yerel hem küresel planda, sıfır toplamlı bir oyuna yenik başlamaktan öte bir anlam taşımayacaktır. Yirmi birinci yüzyılda bu yerel ve küresel siyaset oyununun artılarını devşirsek bile, siyasal işlevselcilikle hükmedilen, geleneğini, tarihselliğini, sosyalliğini, kültürünü kaybetmiş, kendi Geist'ını ve sezgiselliğini yitirmiş, başarısız kopyalamacılıklarla beyhude uğraşan ve şahısların ömürlerini boşuna tükettiği bir toplum olmaktan kurtulamayız. İslamcılık eğer yoğun bir özeleştiriyle ciddi bir revizyona gitmezse dünya otoriter ligine üçüncü sınıf kompartımandan katılıp İslam'ın imajını berhava etmek ve insanlığı İslam'dan uzaklaştırmak dışında başka bir sonuç vermeyecektir.     

İSLAMCILIĞI GÜNÜMÜZDE KİM TEMSİL EDİYOR?

Son derece normatif ve ütopik bir anlatı oluşturmak yani İslamcılık adına hiç yaşanmamış olanı savunmak, öte yandan dünyada İslamcılık adına halklara yaşatılan acı tecrübelere karşı gözünü kapamak tümüyle ideolojik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım dini değildir. İslamcılık, İslam'la özdeş değildir. Müslümanlık, İslamcılıktan daha kapsayıcı bir kavramdır. Her zaman İslamcı olmayan kalabalık bir Müslümanlık potansiyeli mevcuttur. İslamcılar bu sosyal gerçekliği görmek istemezler. Bu potansiyelin izafiliğini unutuverirler. İslam'ı İslamcılıkla özdeş sanırlar.

Bugün gelinen noktada ise tam bir özne problemiyle karşı karşıyayız. Öznesi olmayan bir hareket olamaz. İslamcılığı günümüzde kim temsil ediyor? Tanımlar bazen iki türlü ağ gibidir. İslamcılık tanımları da benzerdir. Ya çok sıkı dokunmuş bir ağ ki yukarıdan attığınız çoğu şey ağa takılır, yere düşmez, bu durumda tanım çok fazla şey tutar, çok şey barındırır. İkincisi, delikleri büyük dokunmuş bir ağ ki üstüne ne atsanız çoğunluğu itibarıyla yere düşer, yani tanım çok az şey tutar, çok az şey barındırır. Ali Bulaç, 2012'deki İslamcılık tartışmalarını başlattığında modern dünyada İslam adına hangi oluşum varsa (tarikatler, cemaatler vb.) hepsinin İslamcılık altında toplanması gerektiğini öne sürmüştü ya da bütün oluşumların “aslında” İslamcı olduğunu iddia etmişti. Eleğin altına hiçbir şey düşürmeyen, sık dokunmuş bir tanım ağı yapmıştı. Adeta bütün aktif Müslümanlar İslamcıydı. Belki de Ali Bulaç, İslamcılığın Türkiye'de tükendiğini görüyordu ve bu nedenle diğer oluşumların İslamcılığı tutup kaldırmasını istediğinden tanımı genişletiyordu. Bu da iyi niyetli bir çabaydı aslında. Ama kabul görmedi. Çünkü yapay, sosyal gerçeklikten uzak, soyut bir revizyon düşüncesi sürece hâkimdi.

*Süleyman Şah Üniversitesi

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
Sonraki Haber