İktidarcı İslamcılarda “terör ve şiddet” genetik mi?

İktidarcı İslamcılarda “terör ve şiddet” genetik mi?

Allah’ın adıyla

Son yüzyılda “siyasal İslamcı hareketlerin” İslam dünyasında belirgin bir renk ve yer edindiklerinde şüphe yok. Bu iktidar amaçlı siyasal İslamcı hareketlerin bulundukları coğrafya, toplum ve inanç yapısına göre şekillendikleri ve yerel farklılıklar taşıdıkları bir gerçek olmakla birlikte aralarında en üst düzeyde bir geçirgenliğin olduğu, gerek dünyaya dönük hedefleri ve gerekse hareket metotları itibariyle ana mantık ve mentalitede örtüşüyor oldukları da reddedilemez başka bir hakikattir.

Adalet eksenli değil iktidara sahiplenmeyi hedefleyen İslamcı hareketlerin gerek kendi coğrafyalarında verdikleri içsel mücadeleler gerek dış güçlere karşı yaptıkları mücadeleler ve gerekse birbirlerine karşı izledikleri yol, yöntem, taktik ve davranış biçimi her zaman şu soruyu kamuoyu nezdinde canlı ve tartışılır halde tuttu: “İktidarcı İslamcılık için terör ve şiddet karakteristik bir özellik midir?”

Zaman zaman gündemdeki etkinliği azalan bu soru, tekfirci terör tarafından ülkemizde işlenen son büyük cinayet olan “Ankara katliamı”ndan sonra yine kamuoyunun en tartışılır konularından biri haline geldi. Kamuoyu: “Şiddet iktidarcı İslamcılığın doğasında mı var? İktidarcı İslamcılık demek terör demek midir? Niçin iktidarcı İslamcı hareketler muhalif ve karşıtlarına karşı bu kadar vahşiler? “Cihad, cennet, huri” kavramlarını duyduklarında iktidarcı İslamcıların kahir ekseriyeti niçin histeri nöbetine tutuluyorlar?” sorularını yüksek sesle dillendirmeye başladı.

Bu sorular ve tespitler karşısında iktidarcı İslamcı kesimlerin savunması da hazır: “Asla İslam ile terör yan yana gelemez /anılamaz. Müslüman terörist olmaz.! İslamcılık barış ve sevgi hareketidir. Bu olup bitenlerin hepsi oyun, hepsi algı operasyonu. Bunlar hep dış güçlerin yabancı istihbaratların işi. Müslüman karıncayı bile incitmez.! Biz şöyleyiz, biz böyleyiz…”

Peki, hakikat nedir? Kamuoyunun yüksek sesle dillendirdiği soruların hakikat payı var mı yoksa bu tip İslamcıların söylediklerinin eksiği var fazlalığı yok mu? Bu sorunun doğru cevap ve analizi nedir?

Önce bir tespit yapalım: “Bugün yeryüzünde hiçbir coğrafyada olmadığı kadar İslam coğrafyasında kan dökülüyor, kutsallar çiğneniyor ve varlıklar talan ediliyor! Kahredici hakikat ise planlayıcılar kim olursa olsun tüm bunların kahir ekseriyetle “iktidarcı İslamcılar” eliyle yapılıyor olmasıdır!”

Şimdi can alıcı soruyu soralım: “Tüm bu cinayet ve zulümler, talanlar, tecavüzler, yağmalar; iktidarcı İslamcılar tarafından tamamen başkalarının dayatması ve zorlamasıyla mı işleniyor yoksa karakteristik bir özellik olarak mı?”
Sorunun çerçevesini tam çizebilmek ve künhünü tam kavrayabilmek için önce çok küçük ve sınırlı da olsa tarihsel birkaç vakıa ve tespiti mihenk noktası yapmalıyız. Zira iktidarcı İslamcılığın tarihsel serüveni ve karakterini kavramadan bugünkü sorunu çözümlemek mümkün değildir.

İktidarcı İslamcılığın tarihinde “nazik bir konu” olması ve ümmetin vahdetine zarar verebileceği endişesi ile Hz. Fatıma (s.a)’nın başına gelenleri hiç söz konusu etmeden iktidarcı İslamcılığın köklerini doğru kavrayabilmek için iki olayı örneklendireceğim. Bunların birincisi: Hz. Peygamber (s.a.a) tarafından; “Ben kimin mavlası isem Ali onun mevlasıdır” denilerek ümmete emanet edilmiş İmam Ali (a.s)’nin kendilerini “takva ehli” ve “İslam’ın merkezi” olarak gören iktidarcı İslamcı zihniyet tarafından “tekfir” edilerek mihrapta şehit edilmesidir ki, bu olay, İslam tarihinin “ilk intihar saldırısı”dır!

İktidarcı İslamcılığın tarihsel serüveni ve günümüz yansımasını doğru kavramak için mutlak olarak doğru çözümlenmesi gereken ana konu ise “Kerbela Vakıası”dır. Hz. Peygamber (s.a.a)’in pak Ehl-i Beyt (s.a)’i O’nun rıhletinin üzerinden henüz elli yıl geçmişken ümmetin sözde halifesi tarafından “dinde ve toplumda bozgunculuk yapma” iddiası ile on binlerce kişilik bir ordu ile muhasara edildi. Kadın, çocuk ve erkeklerin toplam sayısı yüz elliyi aşmayan bu kutsal topluluk, günler boyu bir çölde susuzluğa mahkum edildikten sonra “Allahu Ekber” nidasını slogan olarak kullanan İslamcılar tarafından “Aşura Günü” katledildiler! Başları bedenlerinden ayrıldı. Kesik başlar mızrak uçlarına takılarak tutsak edilmiş kadın ve çocuklar ile birlikte şehir şehir dolaştırıldılar, teşhir edildiler.!

Kabe’nin mancınıklar kullanarak Müslümanlar tarafından yıkılması, Medine’nin iktidarcı İslamcılar tarafından üç gün “can, mal ve namus” olarak mubah ilan edilmesi ve bir alimin ifadesi ile “tüm dünya milletleri en büyük zalimlerini getirse bizde onu götürsek, mutlaka biz kazanırız” diyerek tanımladığı Haccac ve onun gibiler de “Kerbela Vakıası”nın artçı dalgalarıdır…

Tarihin derinliklerinde kalmış tüm bu örnekleri niçin söz konusu ettik? Bu örnekleri dillendirmemizin sebebi şu tespiti delile dayalı olarak yapabilmek içindir: “İslam tarihinin başlangıcı maalesef terör ve şiddet ile kurgulanmıştır. Henüz İslam tarihinin ilk günlerinde en kutsal kişiliklerin katledilmesinde en kutsal yerlerin kutsiyetinin yok edilmesinde ve tüm İslami ve insani ilkelerin çiğnenmesinde bir beis görülmemiştir. Esas amaçları “iktidar, imkan, makam” olan bu cinayet ve zulümlerin sahipleri, her zaman dayanak noktası olarak ise sırtlarını “din”e dayamışlardır. Bir şekilde yaptıklarını meşrulaştıracak ve hatta kutsayacak söz ve fetvaları “din”e söylettirmişlerdir.!

Bin beş yüz yıllık bir derinliğe yaklaşan İslam tarihi maalesef daha ziyade yukarıda bahsi geçen anlayışa sahip iktidarlar eliyle şekillendiğinden ümmet hiçbir zaman “bu şiddet ve terör üzerine bina edilmiş anlayış ve zihniyet” ile yüzleşememiş, hesaplaşamamıştır. Bu boşluk, Müslümanlar içerisinde ana bir damarın her zaman bu inanç ve zihniyet ile şekillenmesi ve günümüze ulaşmasına sebebiyet vermiştir.

Emperyalizm ve siyonizm, İslam dünyası için birçok kirli hesap ve planın sahibi olabilirler. Ancak esas problem bu değildir. Esas problem, bu kirli hesapların taşeron ve figüranı olmak isteyen bir ana akımın İslam dünyasında mevcut ve hazır durumda olmasıdır. Bunlar, kendinden olmayanı “öteki” gören ve “öteki” olarak telakki ettiği herkesin “can, mal ve namus”unu helal gören bir zihniyettir. Bu anlayış, “öteki”ne karşı işlenecek her türden cinayet ve zulmü “din”e dayanarak “cihat” adıyla meşrulaştırmış ve hatta kutsamıştır.!

Bu esas problem kadar büyük ikincil bir problem daha vardır ki, bu: “Bunlar gibi olmayan ancak bunlara sempati ile bakan ve esas doğru ve takva olanın bu yapılanlar olduğunu düşünen” daha büyük bir topluluğun varlığıdır.
İslam dünyasındaki terör ve şiddetin esas müsebbibi bu zihniyet, bu zihniyetin müntesipleri ve olup bitenlere sempati ile bakanlardır. “İslam esenlik ve barış dinidir! Müslümandan terörist olmaz!” gibi yuvarlak ve genel ifadeler bu büyük, kader belirleyici meselenin üzerini örtmekten başka bir şey değildir. Tarihsel ve düşünsel korkunç bir derinliğe sahip böylesine büyük bir mesele ise yok kabul edilerek veya yokmuş gibi davranarak çözülemez.!
Son olarak ise “peki, meselenin çözümü nedir?” sorusuna cevap arayalım.

İslam dünyasının bütününü ve geleceğini ve hatta insanlığı ilgilendiren böyle bir meselenin çözümü için kafamızı kuma sokma geleneğinden vazgeçmeliyiz. Meselenin varlığı ve künhünü kabul etmeliyiz. Şöyle ki: “İktidarcı İslamcılığın ana bir damarı ilk günden bu yana şiddet ve terör içermektedir. Hatta bu şiddet ve terör eğilimi genetik karakteristik bir hal almıştır! Maalesef korkunç bir virüs hükmündeki bu zihniyet “inanç ve fıkıh” külliyatını da derinden etkileyerek kendine buralarda yer edinmiştir. Dışsal güçler, terör ve şiddet olayları için planlayıcı ve kullanıcı olsalar bile esas tetikçiler her zaman Müslümanlar içerisinden çıkmaktadır!” Bu birincisi.

İkincisi: “Dün Kerbela’da İmam Hüseyin (a.s) ve yarenlerini katleden zihniyet bugün İslam dünyasını ateşe vermeye devam ediyor! İslam dünyasını kan ve gözyaşı deryasına çevirmiş bu zihniyet ve müntesiplerinden kurtarmak için bu zihniyet ile yüzleşmeli ve müntesipleri ile mücadele etmeliyiz. Tarihi doğru okumalı meselenin çerçevesi ve künhünü tam kavramalı ve kimlik tespitini kâmilen yapmalıyız.”

Tüm İslamcılık iddiasındaki yapılar, cemaatler, tarikatlar, siyasiler, etkin ve yetkin şahsiyetlerin tümü “imkan, iktidar, makam” hırsı dolayısıyla pragmatik ve makyavelist davranmaktan vazgeçmeliler! Genelde tüm Müslümanlar ama özelde öncül durumda olan yukarıda bahsi geçenler, “mezhepçilik ve kavmiyetçilik”ten uzak durmalılar..! Yoksa bu “genetik” hastalık İslam dünyasını ateşe vermeye devam edecek!

 

Muntazar Musavi / Rasthaber

Öğeyi Oyla
(2 oy)
Bu kategoriden diğerleri: « Hepimiz katilleri tanıyoruz!

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

AD1