KAPAT

DERİN İSLAMCILIK (I)

DERİN İSLAMCILIK (I)
HABERLER YORUM
5 Ağustos 2015, Çarşamba

İslamcılık kendi sahip olduğu sistem karşıtı radikalizm ile uyumlu olmayan bütün oluşumlara antipatiyle, en iyimser biçimde aşılmaz bir mesafeden bakmaktadır.

Cemaatlere de yönelen bu İslamcı antipatinin derin cephe tarafından görülmemiş olması imkânsızdır. Türkiye'deki Müslüman sivil oluşumların hepsi Sünni paradigmanın temel itikadî ve ahlakî dünya görüşü içinde hareket ederler. Bu oluşumların İslami dünya görüşleri geleneksel manada irfanîdir ve dayanışmayı, uzlaşmayı esas alırlar. İslamcıların ise (çoğunluğunun temelde ehl-i sünnet oldukları bilinmekle birlikte) İslam'a ilişkin önemli tartışmaları temellendirme ve gerekçelendirme biçimleri tarihsel Haricî, Mu'tezilî, Selefî hatta yer yer Şiî devrimci telakkilerle örtüşen (lafızcı, mealci, literalist) bir dil performansı içinde varlık gösterir. Bu düzey yerel özgünlükten yoksundur. Türkiye'de İslamcılığın en büyük sorunu Türkçe dilinde (o dilin Osmanlı Türkçesindeki zenginliğine yaslanarak) Kur'anî kavramlarla Türkçenin kaynaştırıldığı, kitlesel odağa sahip yerli başyapıtlar verememiş olmasıdır. Örneğin bilgi üretimi açısından Risale-i Nur külliyatının çok gerisindeler, oradaki semantik yoğunluğa, ıstılah becerisine yaklaşamıyorlar bile. İslamcılığın bir Gandi'si olamaz örneğin. Bunlar Türkiye'de konuşulmayan mevzulardır. Dil teorisi üzerine kafa yoran pek yoktur. İbn Arabi, harflerin (ve fonemlerin) ayrı bir ümmet olduğunu söylüyordu. Varlıkları ilahi kelimeler olarak görebilenler, özgün bir yerli dilin önemini kavrayabilirler. Kullandığınız dil varlıkla ilişkinizi kurar. Müslüman öznenin de evi dildir. Bu ise temelde Selefiliğe yakın olan bakış açısıyla kavranabilecek bir mesele değildir.

Türkiye'de derin devletin entrikaları

Kısa bir süre önce Mümtaz'er Türköne ve Ali  Bulaç'ın ‘Devletin İslamcıları' başlığı altında ele aldıkları önemli tespitler Altan Tan tarafından da teyit edilmişti. İçinden geçtiğimiz savaşçı kaotik dönem konunun ne kadar önemli ve Türkiye'de derin devletin entrikalarının ne kadar bitmez tükenmez olduğunu gösteriyor. Türk solunun ve Kürt hareketinin içinde de var olan bazı yapılanmaların İslamcılığın içinde olmaması düşünülemez. Ancak İslamcı hareket içindeki kimi aktörler çok daha önemli bir fonksiyonu üstlenebilecek bir potansiyele sahipmiş gibi ele alınmış olmalılar. O fonksiyon da derin devletin tasfiye etmek istediği tarikat ve cemaat yapılarını bitirme vazifesini üstlenmek olabilir. Bu tasfiye hamlesinin taşeronluğuyla ilişkili olarak İslamcılık ciddi bir ideolojik sorun yaşamamıştır. Çünkü İslamcılık zaten, tezahürleri itibarıyla inşacı ve ihyacı değil tasfiyeci bir ideolojidir. İslamcılar şu anda işbirliği içinde oldukları derin yapılar gibi, cemaat ve tarikatları yanlış İslam yorumu olarak kodladılar. Elbette bu tasfiye projesinde İslamcılığın kullanımı her yönüyle direkt değil endirekt, dolaylı, dolayımlı bir süreçtir. Zaten kimse o kadar amatörce çalışmaz. Konjonktürel gerilimlerin el vermesi gerekir.  Bu projenin hayata geçirilebilmesi için Müslümanların içinden bir oyuncuya ihtiyaç duyulmuştur. Tarikatlara ve ufak cemaatlere hiç görmedikleri kadar materyal destek ve patronaj ilişkisi sağlayıp onları İslamcı siyasete bağlayarak dönüştürme çabası (reküperasyon işlemi) İslamcılığın ana stratejisi olmuştur. Türkiye'de 1970'lerden itibaren cemaat ve tarikatlara yukarıdan bakan, küçümseyen onları çarpık İslam gibi işaretleyen hatta İslamcı uyanışın önündeki engeller gibi gören, aslında halktan veya geniş toplumdan kopuk bir İslamcı damar gelişti. Geldiğimiz noktada ise eski vesayet rejiminin seçkinleriyle İslamcı seçkinler arasında kendiliğinden cemaat ve tarikat antipatisi üzerinden garip bir ortaklık noktası oluştu. Aslında bu işbirliği daha önce bir kısım modernist İlahiyat ve devletçi Diyanet cephesiyle kurulmuş bir koalisyondu zaten. Ama siyasette de bir ortak bulunabileceği düşüncesi AKP'nin üçüncü döneminde kristalleşti. Yakın zamanda bazı İslamcıların ‘Milli orduya kumpas kuruldu' söylemiyle başlayan ve Aydınlıkçı İşçi Partisi'nin ‘Cemaatlerin kökünü kazıyacağız' retoriğini kullanmasıyla devam eden süreç (İP temsilcisinin İslamcı medyada boy göstermesiyle devam eden süreç) bu kristalleşmenin sonucudur.  

Cemaat ve tarikatlardan hazzetmeyen siyasal İslamcı ideolojinin derin devlet için son derece kullanışlı hale getirilmesi kolay bir proje değildir. Ama 2011'den itibaren düğmeye bastılar ve hiçbir zaman bulamadıkları kadar kullanışlı bir enstrüman elde ettiler. Baştan beri cemaat ve tarikat gibi yapılardan hoşlanmayan İslamcı kanat AKP'nin üçüncü döneminde egemen duruma geldi. Üç türlü strateji izlendi. 1) Köklü dindar oluşumları ihale dünyasına çekerek sıcak finans kapitale yar ettiler, iş ve rant kapılarını açarak kendilerine biat ettirdiler. 2) Tümüyle kendilerine bağlanmayan oluşumları ikiye bölerek manipüle ettiler. 3) Bu iki stratejiyle boyun eğdirilemeyen Hizmet hareketi gibi oluşumları kendilerine düşman bellediler. İslamcı ajanlar tartışmasını basitçe bazı İslamcıların istihbarata devşirilmesi gibi okumamak lazım. Bu da olabilir ancak asıl mesele cemaat ve tarikatlara karşı derin devletle ideolojik bir örtüşmenin oluşmasıdır ve birilerinin diğerlerine göre daha kullanışlı, daha katalizör bir işlev üstlenmesidir. Bir başka deyişle, hem İslamcı olmaya devam edip hem de bazı cemaatlerin bitirilmesinde rol üstlenmekte bir mahzur görmeyecek kişi ya da kişiler bulunmuştur.

Resmî din, resmî ideoloji ve İslamcılık

Aslında derin devletin (isterseniz Ergenekon'un deyin) ya da istihbarat ekseninin seçkinleriyle İslamcı seçkinler arasında bir işbirliği noktasının oluşmasına çok şaşırmamak lazım. Bu türden ilişkilerin Türkiye'de bir soyağacı (şeceresi) vardır. Sanırım İslamcılarla devlet düzeyinde en erken ortaklık İslam'ın folk biçimleri (popüler İslamî ethos) karşısında gelişmiştir. Aslında popüler dinin veya halk dininin yalnızca pragmatik, gizemli, mistik, batıl ve hurafe olduğunu varsaymak çok dar bir dinsellik kavramlaştırmasının sonucuydu, fakat bu varsayım kurumsallaşmış resmî dinin bu konuya ilişkin modernist/aklîleşmiş yaklaşımlarıyla uyumludur. Bu konuda resmî din, resmî ideoloji ve İslamcılık örtüşmektedir. Türkiye'de resmî din kurumunun ve ilahiyatçıların yorumları çoğunlukla gelenekleri veya halk inanışlarını animistik bulur ve bu konuda laikçi çizgiden çok farklı bir duruş sergiledikleri söylenemez. Tümüyle batıl ve hurafe alanına hapsedilmiş bir halk İslâmı hakkında Şerif Mardin “Bu konuda seçkin [laik] tabakanın radikalleriyle onlara karşı çıkan dinciler arasında çok belirgin bir fikir birliği oluşmuştur.” diyordu (“Cumhuriyet Devrinde Volk İslâmı” adlı çalışmasında). Popüler dindarlığı en az “laikler kadar küçümseyen ilerici dindarlar, bu durum karşısında laikler kadar şaşırmışlardır. Zira zaman zaman karşılarına [volk İslâm'da] dinin hiç tanımadıkları biçimleri çıkmıştır.”  Mardin'e göre “dini ciddiye alan veya almayan kimseler, halk inançlarının [heterodoks tasavvufi imgelem de dâhil olmak üzere] kendi içinde anlamlı bir tür olduğunu kabul etmemişlerdir. Bunun için yalnızca hurafeden bahsetmişlerdir.” Şerif Mardin halk İslâm'ına muhalefet konusunda Cumhuriyet devrinde “Seçkin tabakanın radikalleriyle onlara karşı çıkan dinciler arasında çok belirgin bir fikir birliği oluşmuştur.” derken neyi kastetmiştir kavrayabilirseniz bugün İslamcıların cemaatlerin kökünü kazımak isteyenlerle niye iş birliği yaptığını dolayımlı da olsa soykütüksel çözümlemeyle anlayabilirsiniz. Mardin'e göre Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan halk kültürü ve seçkinler kültürü arasındaki mesafe seçkinlerin –bunlar dine önem veren kimseler olsa bile– halk İslâm'ını, halk inanışlarını sadece kural dışı saymalarıyla sonuçlanmıştır. Bu noktada amacım resmî din yapısının karşısına popüler halk dindarlığını koymak ve ona övgüler dizmek değildir. Bu türden normatif iddiaların ötesinde C. Lévi-Strauss'ta örneğini gördüğümüz türden derinlikli araştırmaların, C. G. Jung'daki gibi bir kişi-ötesi bilinçaltı sembolizmine yönelik çalışmaların bizde eksik olduğunu fark etmek lazım.

İslamcıların (görüşlerinde Selefi yüzeysellik hâkim olduğu için) cemaat ve tarikat karşıtı derin devlet refleksleriyle aynı kulvara girdikleri söylenebilir. Şu an istihbarî bağlamda görünen ortaklık konjonktürel bir tezahürdür belki ama belirttiğim gibi, Türkiye'de bir soyağacı vardır tüm bu ilişkilerin ve işbirliklerinin. Soyağacı analizi şu anda dile getirilen bir sorundan yola çıkarak, söz konusu sorunun geçmişine yönelik bir çözümleme süreci izlemek ve bu süreçten elde edilenleri şimdiki zamanda anlamlı hale getirmek üzerine kuruludur. İkinci bir yazıyla devam edeceğim.  

*Süleyman Şah Üniversitesi

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir