KAPAT

DERİN İSLAMCILIK (III)

DERİN İSLAMCILIK (III)
HABERLER YORUM
7 Ağustos 2015, Cuma

İslamcılar iktidarın sunduğu geniş dünyevî nimetler karşısında ruhen çok donanımsız yakalandılar.

Daha doğrusu nefis karşısında tasavvufî ya da irfanî geleneğe dayalı erdem ve ruhsal fazilet merkezli korunma sistemleri yetersizdi. Üstelik manipüle edebilecekleri finans kapitalin büyüklüğü karşısında adeta şoka girdiler. Halk tabiriyle ne oldum delisi oldular ve züccaciye dükkânına giren fil misali, yıktılar kadim değerleri eylediler viran. Güç, kuvvet, ihtiras, kibir, makam, mansıp, şöhret, para, zenginlik, yatlar, katlar, lüks tüketim, lüks dekorasyon, yazlıklar, kışlıklar, arabalar, uçaklar gibi büyük hazlar, büyük zevkler karşısında ayakta durabilecek babayiğitler azdır. Aslında devletin bu sınırsız imkânları sağlayan bir enstrüman olma işlevini değiştirme vaadinde bulundular. Fakat devletin enstrümanları onları değiştirdi. Özel sektör-devlet ve rant kaynaşmasını, derin devlet-medya ortaklığını, devletin emeksiz ve haksız kazanç kapısı olmasını (ve de rüşvet kapısı olmasını) bitirmeleri bekleniyordu. Ama iktidar onları bitirdi. Bunlar büyük travmalara yol açabilir. İslamcılığın nefsin istekleri karşısında sıyanet altında bulunarak kendisini muhafaza etme gücü cemaat ve tarikatlara göre çok daha zayıftır. Nefsin bu ayartmaları nedeniyle Sufi geleneğin tarihi içinde devleti büyük nefsin cisimleşmiş hali gibi gören yorumlar ortaya çıkmıştır. İslamcılık ruhen tefessüh karşısında işte bu türden koruyucu bir yorum donanımından yoksundur. Nitekim Nefis ve Enaniyet galip geldi. Ene büyük bir gayya ve girdap oldu onlar için. Kibirle “Siz kim oluyorsunuz” çığırtkanlığı başladı. Şarkın dingin irfanî teyakkuz yaklaşımının yerine geleneksel baskıcılığını ve otoriterliğini “siyaset etme biçimi” olarak benimsediler. Devlet ekonomik rantın en büyük kaynağı olarak görüldü. Bu nedenle devletin istek ve arzular dünyasını kışkırtan cazibedârlığı karşısında çabucak yenik düştüler ve maalesef gittikçe halktan uzaklaşan devlet kurgusuyla seçkinler sınıfına girmekte tereddüt etmediler.

Türk tipi İslamcılığın kendi kendini kandırdığı da oldu. Şimdi biz bu “finans havuzlarını” helal-haram her yöntemle oluşturmazsak bu paracıklar kâfirlerin elinde dolaşacak, düşmana yarayacağına bize yarasın, geleceği de düşünmeliyiz öyle değil mi, din adına kullanırız gibi tümüyle sağdan yanaşan şeytanî mantığın kötücül oyununa geldiler. Bu basit tağutî akla karşı çıkacak kadar irfanî donanımları yoktu. İşte en donanımlısı bile bu sapmalar karşısında halen daha Mecelle'ye başvuruyor, hâlbuki bugün Mecelle'yle bir kasabayı bile yönetemezsiniz.

İslamcılık gençler arasında entelektüel ve kültürel ağırlığını kaybedip gittikçe maddeci lümpen bir ideolojiye dönüşmeye başlıyor. Yeni İslamcı gençlik Seyyid Kutup ve benzerlerini okumuyor. Yoldaki İşaretler, Dolar İşaretleri'ne dönüştü çünkü. Neo-liberal düzenle yoğun işbirliği ve tüketim ideolojisini egemen kılmaları İslamcı kültürü AVM ve Rezidans kültürüne, hiçbir şey üretmeden ihale rantlarını yemeye itti. Eski İslamcılık söylemleri lafazanlık olarak kaldı. Herkes ikbal peşine düştü. Dünyayı Türkiye'den ibaret sanıyorlar. Türkiye'de iktidar olmanın her şeye yeteceğini düşünüyor ve kapalı devre bir sistem kuruyorlar. Bu türden bir İslamcılığın ne Doğuda ne Batıda dostu olmaz. Ellerinde faizsiz bankacılık dışında kapsamlı bir iktisat teorisi ve ekonomi politik de olmayınca materyalist sapmalar kaçınılmaz oluyor.

Müslüman toplumların sorunları hukuksuzluk, yolsuzluk, kuralsızlık, yoksulluk ve eğitimsizliktir (Türkiye'de bile insanlar sadece 7,5 yıl eğitim almaktadır ortalama olarak), insana yatırım yapmamaları ve bunlara bağlı olarak gelişen demokrasi problemleridir. İslam dünyasının sorunları İslamcılıkla çözülmediği gibi daha da derinleşmiştir. Türkiye'de daha başka bir patoloji yaşandı. AKP iktidarı altında kapitalist süper tüketim nesnelerinin dolaşımını içeren maddi süreçler, İslam dinini kullanan yeni bir hayat tarzı üretti. Bu maddeci ideoloji İslamcı meta fetişizmine dönüştü, çünkü çarpık bir muhafazakâr bilincin neo-liberal haz ve tüketim düzeniyle bağdaşmasını sağladı. En genel anlamda, Türk tipi İslamcı düşünceyi belirleyen dünyevîlik ve maddeciliktir artık. Süslüman dedikleri kurguyu eleştirmeleri olan biten karşısında çok güdük bir hayıflanmadan ibarettir. Liberal kapitalist yaşam, kadını erkeğin yanında zaten bir süs unsuru (ornament) haline getirmektedir. Bu düzen kadını ontolojik olarak erkeğe iliştirilmiş bir ek (ilave bir süs) durumuna indirger. Orta, üst sınıf lümpen İslamcı gençler Müslüman genç kadının bu salt süs imgesinde ciddi bir sorun görüyorlar mı acaba?

Aslında baştan beri hadisten, tefsirden, kelamdan hakiki manada anlayan azdır. Bugünkü İslamcılıkta siyaset adamları âlimlerin yerini almıştır. Âlimleri Peygamberlerin vârisleri gibi gören geleneği yıkıyorlar ve ne doğuyu ne batıyı bilen hamasî eğitimsiz siyasetçi karizmasının belirleyiciliğine inanıyorlar. Bu ise beraberinde düşünce alanında bir çölleşme, çoraklaşma getiriyor. Bu türden ilimsiz bir İslamcı meşrulaştırmanın kendisi, dışlayıcı ve toplumu bölücü eylemin kaynağını oluştururken, toplumu sadece siyasi temsil formlarında temellendiriyor.

Son yıllarda Türk tipi İslamcı yazarların Carl Schmitt referansları çoğaldı. Olağanüstü durumun sürekliliği, istisnanın egemenliği, diktatörlüğün hukuki temeli, savaş koşulları, politik teoloji vs…  O anki konjonktürlerine ne uygunsa onu alıyorlar. Liberalist fikriyata düşman olan Carl Schmitt'e tam ters çizgide duran liberal düşünür Karl Popper'a eskiden referans verenler çoktu. Foucaultcu iktidar eleştirileri de çok yaygındı. Muktedir olunca unutuldu. Hatta Feyerabend'e, Lyotard'a, Baudrillard'a ve benzerlerine gönderme yapıyorlardı. Hâlbuki geleneği bilmeyen salt mukallit tutumlardan özgün bir eleştiri çıkması imkânsızdır. Öğretmenlere hürriyetperver Karl Popper'ın bir kitabını tavsiye eden, eğitimle ilgili başka bir gruba Pink Floyd dinlemelerini telkin eden Nabi Avcı özgürlükçü entelektüel birikimine ihanet edercesine Milli Eğitim Bakanlığı'nı hür teşebbüs karşısında bir cendere haline getirme planlarına alet oluyor. Aklını bu işlerde kullanıyor. İnsan bu metamorfoza üzülüyor elbette.

Hâlbuki toplum tümüyle politik bir bütün değildir. Zaafların da etkisi oluyor bu süreçlerde. Daha önce de ifade etmiştim. Temsiliyete bağlanan yasallık ve meşruiyetler, tenkit edilemeyen bir siyasi alan savunması kurarak seçimle gelenlerin sınırlandırılamayacağı fikrini kabule şayan kılıyor. Bazı İslamcı entelektüelleri böyle bir siyasete bağlayan anlam dünyası inancımızın siyasetle garanti altına alındığı “Zannına” bağlı olarak logosun Hıristiyanlıktaki gibi kutsallaştırılmasını ve yine hayattan koparılmasını andırıyor. Göklerdeki Tanrı ve yerdeki muktedir insan tasavvuruyla benzerlik arz ediyor. “Biz beşeri egemenlik alanındayız kıstaslarımız farklı olabilir” gibi son derece gayri İslami fikirler üretiyorlar. İslamcılık o kadar mutlak profan politik bir hale geliyor ki, Haricî bir din düşüncesi ile salt bu dünyacı kapitalist hâkimiyet saplantısı arasında sürekli bir ilişki tesis etmeye başlıyor. Bu ise medeniyet tasavvurunun bitişi demektir. Hatta Tanrı tasavvurunun hayatla, siyer felsefesiyle, nebevî duruş ve ahlakilikle bağlantısını koparmak demektir. Maalesef bu söylenilenleri anlayabilecek kapasitede bir siyasi lider kadrosu yoktur İslamcıların. Anlayabilecek olan yazar ve entelelektüellerin kahir ekseriyeti da makam, teşkilat asabiyesi ve statü ile peylendiği için, kula kul olma noktasında mevcut çoraklaşmadan sorumludurlar.

Aşkınlığın hayattan, zühtten ve ahlak alanından koparılması öyle bir siyasi ilahiyat üretiyor ki, iktidara endeksli bir varlık düşüncesi hakikati sadece şimdiki zamanla ve burada bulunuşla sınırlayıp Tanrı'yı salt isme indirgiyor, adeta sıfat ve fiillerinden tecrit edilmiş bir isim tasavvuru etrafında din düşüncesi medeniyet düşüncesinden koparılıyor. Bu öyle çarpık bir siyasi aşkınlaştırma üretir ki aşkınlığın yalnızca etikle bağlantısı koparılmaz, aşkınlık hegemonik bir siyasi simgeye dönüştürülür. “Ne var ki bunları sorun ediyorsunuz” diyebilirler rahatça. Hâlbuki teklif ettikleri Makyavelist siyasi akletme biçimleri ne itikadî, ne amelî, ne akidevî olarak dinin kabul etmeyeceği şeylerdir. 15. Yüzyıl'ın Müslüman Kürt âlim, şair ve mutasavvıfı Mella Ahmed-i Cezirî gibi kendi nefsini yerden yere vuran ve aşkla yanıp tutuşan bir İslamcı lider hayal edemeyiz. Çoraklaşmanın sebebi budur. Buyurun: Zanim perîşan î ji dil - Yürekten perişansın biliyorum / Bê hed biêşan î ji dil - Hadsiz acılar içindesin biliyorum / Teşbîhê bûryan î ji dil - Büryan gibi lime lime yüreğin / Bi l-lah ne insan î Mela / Billahi insan değilsin Mella.

Çoraklaşma kaçınılmaz çünkü siyasi tenzih modeli hiçbir teşbihe (müteşabih yoruma) yer bırakmaz. Bir başka deyişle onto-politik tutum onto-teolojik tutumla birleşir. Bu bileşimin dışında kalan her şeye akıl-dışı, ruhçu, bâtıni, cemaatçi yaftası yapıştırılır. Bu yeni Haricî eğilim nedeniyle varlıkta sereyan ve yayılma, tesir, tasarruf, teşbih ve temsil düşüncesi ortadan kaldırılır. Her şey kupkuru bir araçsal akılcılığa mahkûm edilir.

Aslında Tanrı ve vahiy değil Politik olan kutsanıyor. Emre itaat ve otorite yüceltiliyor. Politiğin Kutsanması yoluyla hukuk ve sivil toplum iktidarın yürütme erkine tabi kılınıyor. Bu sistem kuşkusuz varlığı politik tecrübenin elde ettikleriyle sınırlayan ve Tanrı tasavvurunu müsemması olmayan bir isimle hayattan izole eden statü ve madde merkezli bir sistemdir. Mümkün varlıkla Vâcib Varlık arasındaki ilişkiyi koparan söz-merkezci (logo-centric) bir tasavvurdur. Hep ikilik üreten kartezyen bir tasavvur. Hayatla, ahlakla kurulan bu madde-leştirici ilişki Varlık'ı ve ahlaki değerler sistemini değersiz-leştirerek dışımıza iter. İslami erkle özdeş olduğu düşünülen bir iktidarı ayakta tuttuğu müddetçe politik söz ve fiilleri ahlakın, hukukun ve insan haklarının kriterlerine tabi tutmaya gerek olmadığı imajı yayılır. Bu imajı dini inanç dünyası değil “kuvvet arzusu”, “statü aşkı” ve “bu statüye ilişkin geniş imtiyazlar isteği” pekiştirmektedir. Bu anlamıyla Türkiye'deki İslamcılık ilk defa seküler ve rant temelli kapitalist modele, ahbap çavuş, eş-dost (crony) kapitalizmine yatkın hale getirilmiştir.

*Süleyman Şah Üniversitesi

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir