KAPAT

Kürt sorunu karşısında İslamcıların şiddetle imtihanı

Kürt sorunu karşısında İslamcıların şiddetle imtihanı
HABERLER YORUM
19 Ağustos 2015, Çarşamba

Bugünkü İslamcılık toprağın üstünde ama kökleri kalmamış bir yumruya benziyor. Sosyo-kültürel kodları zayıf, topluma nüfuz edemiyor, müspet bir ahlaki tesir icra edemiyor. Yarı-entelektüel, yarı-ilmi bir kibir dışında muhayyel duruyor çok şey. Kökü kalmamış bir yumru nasıl bozulursa o da içten içe bozuluyor.

Hele Kürt taban üzerinde HDP'nin ideolojisi İslamcılık ideolojisinden daha fazla tesir icra ediyor.

Devleti sadece kendi politik çıkarlarına alet ederek suistimal edenler için Nietzsche “Bunlar birçokları için tuzak kurup ona devlet diyen yıkıcılardır: kitlelerin üstüne bir kılıç ve yüzlerce hırs asarlar” diyordu.

İslamcıların kahir ekseriyeti siyasetteki yolsuzluk karşısında imtihanı kaybettiler, şimdilerde yepyeni bir imtihanla karşılaştılar: “Şiddetle imtihan”. Seçimlerin AKP'nin istediği sonucu vermemesi ve bu nedenle bölgenin kan gölüne dönmesi karşısında İslamcıların “dilsizlik” tavrını benimsemesi dikkatlerden kaçmıyor. Kavmiyetçilik asabiyesini şiddetle köpürtmek bu ekolle büyük bir tenakuz oluşturmaktadır. Şiddet eleştirisini kaybetmiş bir İslamcılığın modern siyasetin sorunlarına çözüm getirmesi mümkün değildir. “Biz tasavvufu da benimseriz” diyen İslamcı akademisyenler samimi iseler şiddetin egemen kılındığı şu günlerde neden irfanî ve savaş karşıtı bir politik konum üretemiyorlar? Neden seçimlerden sonra ‘Hayır sulhtadır' çağrısında bulunamadılar? Neden Bediüzzaman gibi cebir ve şiddeti tümüyle reddettiği halde milyonları arkasından sürükleyebilmiş barış öncülerinin dilini benimsemiyorlar? Neden şiddet karşıtı düşüncenin temel dinamiklerini yakalamış bir Martin Luther King gibi liderler çıkaramıyor özellikle Kürt kökenli İslamcılar? Neden King gibi şiddet bir karanlıktır, karanlığı karanlıkla yok edemezsiniz diyemiyorlar ve savaş trampetlerine alkış tutuyorlar? İslamcı akademisyenler halen daha anakronik biçimde Said Halim Paşa'dan dem vuruyor, ancak 2015 Temmuz'u itibarıyla şiddetperver usullere dayelik eden bir İslamcılığa [veya] en iyi ihtimalle “siyasal şiddet” karşısında sükût eden bir İslamcılığa şahit oluyoruz. Belirli bir iktidara meşruiyet sağlamak, yine belirli bir siyasi söyleme imtiyaz tanımak için üretilen şiddet yanlısı dili kabullenmeleri, konumlarını zedeliyor. “Ne mutlu şehit ailesine” söylemi karşısında insan ister istemez ‘bu mutluluğu sizin aileleriniz hiç tatmıyor' diye düşünüyor. Ama İslamcılardan ses yok.

DAHA KAÇ KİŞİNİN ÖLMESİ GEREKİYOR?

“İslamcılık aslında Sufileri kucaklar” gibi bir itirazla şeklî (zahirî) ortaklıklardan hareket edip üst kavramsal tasniflere ilişkin analitik düşünceyi bile göremeyip tartışmayı siyasete alet etmek, akademik unvanlı köşe yazarlarının birikimlerinin sorgulanmasına yol açıyor. Bırakınız şiddeti, karıncayı bile yanlışlıkla ezmekten çekinen, bu nedenle ayak bileklerine küçük bir zil takan derviş ruhlu insanların tasavvuf ekollerini İslamcılık dairesine dâhil etmek için retorik geliştirenler, şiddete muhalif Sufi söylemde ihlaslı iseler siyasetin kan istediği bir dönemde şiddet karşıtı bir ruh ve gönül dili geliştirmeliydiler. Bu nasıl bir tasavvuf savunması ki, şiddeti siyaset olarak kullanan odakların derin enstrümanları karşısında tek kelime edemiyorlar? İslamcılık derviş ruhlu bir siyasi lider üretemiyor, işte bütün mesele buradadır. Şu anda 1) Derin yapılar 2) Yandaş medya 3) Komprador işadamından oluşan garip bir ittifak, akan kanı siyasete kanalize etmeye çalışıyor. ‘Tasavvuf, İslamcılığın içindedir' diyenler ise bu din dışı şiddet yöntemlerine ses çıkaramıyor. Yok ederek çözme stratejisinin çözüm olmadığını bilmiyorlar mı? Şiddetin daha büyük şiddet üreteceğini anlamak çok zor olmamalı.

Her geçen gün artan acılarla yürekleri dağlanan ve perişan olan ailelerin ıstırabı karşısında neden çıkarcı bir siyasetin parçası oluyorlar? Madem evlatlarımızı feda etmeye hazır olanların peşinden gidiyorlar, mademki şiddet ile böylesine içli dışlı bir dil kullanıyorlar, rica ederiz ilimden, irfandan, tarikat yolundan bahsetmesinler. Türk tipi İslamcı siyasetin ikbali için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor? Bu ölüm yangınını körükleyen, sadece çıkar merkezli davranan siyasetten nasıl kurtulacaklar? Ölümden böylesine yüceltici bir üslupla bahsetmek, ölümle rakseden keskin siyaseti taçlandırmak İslamcılığa yakışmıyor. Dillerini bu şekilde kurgulamalarını “Reelpolitik bunları gerektiriyor” tarzında çarpık müdafaa yapmalarını “son din” nasıl kabul eder? Yandaş İslamcıların şiddetle imtihan esnasında kullandıkları dil “bizim kaybedecek bir şeyimiz yok” diyenlerin dili olabilir ancak. Sırtında yumurta küfesi taşıyanların rikkatinden nasiplenmeyenlerin üslubu bu şekilde tezahür ediyor. Mülayemet ve merhametten uzak duranlar tasavvufu nasıl kucaklayacak?

Ne zaman Kürt sorunu karşısında şiddet yegâne araç gibi kullanılmaya başlıyor, işte o zaman derin İslamcılar da hemen “siyaset tüm kurumlarıyla bir şiddet tekelidir” der gibi konuşmaya başlıyorlar. En kritik dönemde eleştiri yapacaklarına “kontrollü ve şartlı olduğu takdirde merkezî siyasetin şiddeti kabul edilir” tarzında düşünen vesayetçi akla sığınıyorlar. “Siyaset şiddet yoluyla da kotarılır” düşüncesine savrulmuş bir İslamcılık, kan gölünde bir sorun görmeyen buz yürekli politik stratejistlerin düşüncelerine ses çıkaramıyor. İslamcılık Kürt sorunu bağlamında oluşan şiddet sarmalına destek olmamalıydı. İslamcı akademisyenler mademki irfanî-sufî ekollere de râm olduklarını söylüyorlar, öyleyse neden “şiddetin siyasi tarihte işe yaradığı” yönündeki iddiayla Kürt sorununu savaşarak çözmeye çalışan ufuksuz siyasetçilerin değirmenine su taşıyorlar? Niye şiddetle imtihanı kaybetme noktasındalar? Neden “siyaset şiddetten arındırılamaz” gibi bir tezin savunucusu oldular? Şiddetin siyasetteki işlevselliğini, hem de normatif biçimde savunmak hangi dinî/irfanî ekolle telif edilecektir? Yeri gelince Muhammed İkbal hem İslamcı hem Sufiydi diyeceksiniz, yeri gelince tam bir Selefi gibi konuşacaksınız, yeri gelince şiddeti meşrulaştıracaksınız, yeri gelince bir derviş, bazen bir Haricî gibi meseleleri ele alacaksınız, ilâ ahir hiçbir sağlam metodolojiniz olmayacak, üstelik bir metot ve disiplin dâhilinde hizmet edenlere de iki-üç tane çarpık ve sınırlı gözlemden yola çıkarak protestan gibi yaftalar yapıştırma kolaycılığına düşeceksiniz. Sonu yoktur siyasete göre şekil almanın. Sonu yoktur devletin üniversitelerine ve yandaş medyaya yaslanarak masum insanları karalamanın. Siyaset bile bu kadar omurgasızlığı kaldırmaz. Resmî ideolojinin piyonu haline gelmek bu kadar kolay olmamalıydı.

Kürt sorunu dâhilinde çabucak “siyasi tarih şiddetin tarihidir” retoriklerine sığınmaya çalışmak İslamcılık adına kabul edilebilir mi? Seçim sonuçları istediğiniz gibi olmadı diye “siyasetin şiddetten arındırılamayacağı” yönünde yazıp çizmek birdenbire bu kadar cazip gelebilir mi? İslamcılar siyasetin şiddet-dışı olma koşullarını zorlamak gerektiğini savunacaklarına tam tersi bir duruma destek veriyorlar. Tek başlarına iktidar olamadıkları için şiddet dışı siyaset etme biçimini bir iki ayda unuttular. Hâlbuki şiddet, içkin biçimiyle tahmin edilemez, öngörülemez olana açılır, bu da nihaî planda eylemin siyaset dışı kalmasına yol açar. İslamcılar aslında müspet siyaseti öldürüyor, birbirlerini siyasetin dışına itiyor ve şu anda Kürt sorununda yapıcı politikalar yerine şiddetin dilini hâkim kılıyorlar. Hâlbuki yapılması gereken bir an önce sulh ve çatışmasızlık ortamını tesis etmek ve daha fazla sayıda annenin ağlamasını engellemektir. Zira salt güvenlikçi savaşçı yöntemlerle Kürt sorununun 40 senedir çözülemediği ortada.

*Süleyman Şah Üniversitesi

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
Sonraki Haber