Britanyalı gazeteci Innes Bowen’ın 7 yıl çalışarak hazırladığı “Britanya İslamı’nın İçinde: Birmingham’da Medine, Trent’te Necef” isimli çalışmasını geçen hafta okuma imkânım oldu. Tecrübeli gazeteci, ülkedeki 1700 kadar camiye hükmeden belli başlı 7 büyük İslami grupla ilgili saha çalışması yapmış. AKP’nin de teşviki ile dünyanın farklı ülkelerine açılan İslami grupların, bu kitabı analiz etmesinde ve dersler çıkarmasında çok faydalar var.
  
Kitapta incelenen grupların hemen hemen hepsi, Britanyalı yetkililerle ve kamuoyu ile iyi ilişkiler kurmak istiyorlar. Hatta, “Britanya toplumuna karışmamalıyız” diyen gruplar bile buna önem veriyor. Bu grupların ya bu işlerle ilgili olarak kurdukları dernekleri var (bir açıdan Hizmet’in diyalog derneklerine benzeyen) ya da görevlendirdikleri kişiler var. Mümkün olduğunca objektif bir kitap hazırlamış olan Britanyalı gazetecinin bir şikâyeti şu: Bu grupların kendi dışlarındaki insanlarla kontak kurmak için görevlendirdikleri kişi ve dernekler dışındaki bireyleri ve kurumları, dış dünya için tam bir kapalı kutu, neredeyse  muamma. Farklı açılardan bilgi almaya çalıştığında, dönüp dolaşıp, PR için vitrine konulmuş bir kaç kişinin dışında kimseye ulaşamamış. Bu da soru işaretlerini arttırmaktan ve “acaba geri kalanlar radikal mi” şüphelerini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor.  
Dışarıya çok açık görüşlü, çoğulcu, demokrasiye olumlu bakan, diyaloga açık vs. görüntü veren bazı gruplar, kendi içlerinde farklı bir söylem tutturmuşlar. Hemen hemen hepsi, İslamcı bir iç sese sahip. Bunlardan bazıları mesela, Seyyid Kutub’un etkisi ile, kendilerine kucak açmış toplumları “cahiliyye” döneminde gördüklerini kendi aralarında konuşuyor ve bu toplumları en sert ifadelerle kötülüyorlar. Bazıları, terk etmek zorunda kaldıkları ülkelerine, onların liderlerine ve halklarına-kültürlerine toz kondurmazken, bütün kötülüklerin anası olarak Yahudileri ve Batılı ülkeleri görüyorlar.  

Bunlar, somut verilere dayalı eleştiriler olarak kalsa pek itiraz olmaz; Batılılar da bu tür özeleştirileri yapıyorlar. Ama dışarıya tam tersi bir mesaj verip, kendi aralarında korkunç komplo teorilerinden bahsetmeleri, İslamcı bir dil tutturmaları ve Batı düşmanlığı yapmaları, bu grupların samimiyeti ile ilgili derin şüpheler uyandırıyor. Irkçılığa varan, insanların kökenleri ile ilgili acayip tezler kuran, Müslümanların dışında herkesin tek bir küfür milleti olduğunu ileri süren korkunç söylemlerin hem bu dini grupların başını ağrıtacağı hem de İslam’ın bu ülkelerde sevilmesinin önünü tıkayacağı çok açık.
 
Kitaptaki, bir örnekte, istihbarat teşkilatının elemanı olarak dini bir grubun içine girmiş birisinin daha sonra yazdığı kitaptan naklediliyor. Bu muhbir, aralarına karıştığı kişilere radikal fikirler, cihadizm, şiddet vs. ile ilgili fikirler dile getiriyor. Allah’tan adamcağızlar, “cihad, şiddetle olmaz, sevgidir vs.” diyorlar. Bunu okuyunca, Türkiye’deki pek çok İslami grup aklıma geldi. Bu muhbir, bunların arasına karışıp, “Mason, Yahudi, ABD, Avrupa, Pakraduni vs” diye bir kaç anahtar kelime ortaya atsa, uluslararası sistemle ilgili çok detaylı fantastik ve distopik teoriler (!) dinleyecektir.  

Türkiye’de İslamcılığa mesafe almış bazı grupların bile iç dilleri kendilerinin farkında bile olmadıkları ölçüde İslamcıdır ve hatta radikaldir. İsrailiyat’in İslami bilgiye sızması gibi, Mevdudi’nin, Kutup’un, Eygi’nin, Harun Yahya’nın, F. Koru’nun ya Batı’yı tek tip bir hasım olarak gören ya da komplo teorilerini hakikatmiş gibi değerlendiren iddiaları, Türkiye’deki bazı İslami grupların iç dillerine sinmiştir. Bu gruplar, kendi iç dillerini dış dilleri ile senkronize hale getirmedikçe samimiyetsiz ve tehlikeli olarak algılanmaya devam ederler. 

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×