MENU

search
Back

İslamcılık şiddet ve Selefileşen AKP

Batıdan gelen ideoloji dalgası, İslam coğrafyasına karşı ideolojilerin doğmasına yol açtı. Bunların başında İslamcılık geldi. Müslüman teorisyenler, “Batıdan tayin edilmiş iktidarlar”a karşı ezilenlerin ve mazlumların ideolojisi olarak İslamlıcılığı savundu.

İslamcılık şiddet ve Selefileşen AKP

NOKTA HABER | Maaz İBRAHİMOĞLU

Militant Islamist fighters wave flags as they take part in a military parade along the streets of Syria's northern Raqqa province June 30, 2014. The fighters held the parade to celebrate their declaration of an Islamic

Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan El Benna, Muhammed İkbal, Seyyid Kutub, Ali Şeriati başta olmak üzere pek çok aydın İslamcılığın gelişmesine katkıda bulundu. Muhalefet pozisyonundayken geniş halk kitlelerinin ve “sessizlerin sesi” olan İslamcılık, asıl imtihanını iktidara gelirken yaşadı.

İslamcıların iktidarı

3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olmasıyla İslamcı söyleme sahip olan pek çok insan kendini aniden iktidarda buldu. O güne kadar İslamcılar demokrasi ve özgürlük eksenli söylemlerini korumuşlardı. Ahmet Davutoğlu’nun “Komşularla sıfır problem” diye ana hattını çizdiği “Stratejik Derinlik” ve onun dinamosu olan Türkiye İslamcılığı, dış politikada da sürekli barış ve hoşgörü söylemlerini dile getiriyordu. Ancak 2009 seçimlerinde sonra iktidar olmakla yetinmeyip bizzat muktedir olduğunu belirten Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti, “hoşgörü”den uzaklaşıp “tahammül” kavramlarına vurgu yapmaya başladı. Bu işin fetva makamı koltuğuna Hayrettin Karaman getirildi. İçpolitikadaki değişim dışpolitakada kendini daha sert gösterdi.

Arap Baharı çıkmazında İslamcılık: SELEFİLİK, ŞİDDET VE İKTİDAR

2010 yılında Arap Baharı diye başlayan olaylar silsilesi, İslamcılığın şiddetle ve İslamcıların da İslam'la sınavında bir turnusol kâğıdı oldu. Mısır’da iktidara gelen Selefi kökenli Müslüman Kardeşler, ülkeyi darbeye sürükleyen hikayenin aktörü oldular. Devamında Mısır'da şiddetsiz gün geçmez hale geldi. Müslüman Kardeşler'in devrilmesiyle birlikte AKP hükümeti ve Türkiye’deki İslamcılar büyük çelişkiler göstermeye başladı.

A supporter of Muslim Brotherhood's presidential candidate Mohamed Morsy kisses his picture during a celebration of his victory at the election at Tahrir Square in Cairo June 24, 2012.  REUTERS/Suhaib Salem (EGYPT - Tags: POLITICS CIVIL UNREST) ORG XMIT: SJS11

Müslüman Kardeşler ve Şiddet

AKP'nin Ortadoğu'daki partneri Müslüman Kardeşler, vakti zamanında çeşitli şiddet eylemlerine başvurmuştu. Suriye'de bulunan Müslüman Kardeşler grubunun 1963 darbesinden sonra faaliyetleri yasaklandı. Muhalefette önemli işler yapan Müslüman Kardeşler, daha sonra Hafız Esad'ın katliamlarıyla karşılaştı. Baas rejiminin baskıcı uygulamalarıyla mücadele eden Müslüman Kardeşler, 16 Haziran 1979'da Halep Topçu Okulu'nun askeri öğrencilerine yönelik saldırı düzenledi. Söz konusu saldırıda 83 kişi hayatını kaybetti. Selefiliğin şiddetle imtihanı devam etti ve yine düğüm Suriye'de atıldı. Çünkü Suriye’de tıkanan Arap Baharı’yla çıkmaza giren AKP ve İslamcı aydınlar, Esad’in gitmesi için her türlü şiddetin üstüne İslamcılığın cihat kılıfını sermekten çekinmedi. Fakat bu noktada İslamcı aydınlar kaba hatlarıyla ikiye ayrıldı. Özellikle şiddete mesafeli ve İslam coğrafyasında barışın yolunu müzakere ve diplomaside gören İslamcılar, AKP’ye muhalif bir konuma geçtiler.Devletin yaptığı siyaseti gönüllü ya da gönülsüz destekleyen pek çok İslamcı nefer ise iktidarın şiddetine İslamcı ve dinsel argümanlar taşıdı.

AKP'nin ve İslamcı aydınların Suriye savaşındaki öngörülerinin baştan sona yanlış çıkması, Mursi'nin devrilmesinden sonra Sisi'ye aldıkları tavır, buna zıt olarak Yemen'de Husilere karşı ise Sisi'nin safında yer almaları Selefi İslamcılığı iyice çıkmaza soktu. Pek çok insan AKP'ye ve AKP'nin her hareketini destekleyen İslamcıların yaptıklarına "Kafa Vehhabi, gövde Selefi" yorumları yaptı. Ancak AKP'nin İslamcılığı sadece Vehhabi- Selefi yorumlarla kalmadı. AKP ve Erdoğan'ın uygulamaya çalıştıkları siyasete önemli oranda "Şii kültür kodları" da eklemlendi. Özellikle Mısır ve Yemen'de Sunnilerle hareket eden, Suriye'de Esad karşıtlığıyla Vehhabi-Selefi anlayışla siyaset yapan Erdoğan, İran için "ikinci evimiz" cümlesini kullandı. Artık Siyasal İslam'ın taşıyıcısı konumunda olan AKP ve İslamcı neferleri, dün "kara" dediklerine ikinci gün "ak" diyecek kadar pragmatist politikalar uyguluyordu. Bu pragmatizim Selefi anlayışın en bariz özelliğiydi. AKP sünni bir yapılanma olmasına rağmen fiili uygulamalarıyla Selefi kodlar taşımaya başladı böylece.

SELEFİLİK VE AKP

2 bin militanla Türkiye IŞİD’e en fazla katılımın olduğu ülke konumunda. IŞİD’in ve El-Nusra’nın pek çok şehirde ofisler kurduğu, çay bahçeleri ve kitabevleri işlettiği ve buralar üzerinden eleman devşirerek Suriye’ye savaşa yolladığı biliniyor.

erdo

Burada ortaya çıkan yeni durum; Selefiliğin Anadolu topraklarında yayılmaya başlaması oldu. Aslında bu, selefi radikalizminin Türkiye’de yerleşmek için ilk denemesi de değil. 80’li yılların başında yükselen petrol fiyatları ile zenginleşen Körfez ülkeleri İslam dünyasına selefilik ihracına başlamış ve bu amaç uğruna Türkiye’de de selefiliği yayma çalışmalarına girişmişlerdi. O yıllarda kendine hiçbir taban bulamayan selefiliğin son yıllarda Türkiye’de kendine taban bulmaya başlaması ve bunun AKP iktidarı döneminde gerçekleşiyor olması AKP’nin İslami kimliği ile Selefiliğin yayılması arasında bir bağ kurulmasına yol açıyor. Oysa resim göründüğünden daha karmaşık. AKP’nin koyu muhafazakârlığı ile selefi radikalizm, aslında birbiriyle iyi geçinebilen ideolojik çizgiler değil. Buna rağmen Türkiye’nin selefi radikalizm ile AKP iktidarında tanışmasının analiz edilmesi gerekiyor.

Ani dindarlaşma

El-Kaide ve benzeri örgütler üzerinde yapılan çalışmalar bu örgütlerin saflarına katılan kişilerin ciddi bir dini birikime sahip olmadıklarını gösteriyor. Yani genel kanının aksine bu örgütlerin üyeleri uzun yıllar İslami bir hayat yaşadıktan sonra zaman içinde radikalleşerek silahlı mücadeleye katılan kişiler değiller. Aksine örgüt üyelerinin çoğunun yaşamı incelendiğinde bohem sayılacak bir hayat yaşadıkları, dini bir eğitime sahip olmadıkları gibi dinin kurallarına hayatlarında yer de vermedikleri görülüyor. Bu kişiler genellikle aşama aşama değil ani bir şekilde dindarlaşıyor, gerekli dini birikime sahip olmadan hayatlarını değiştirmeye karar veriyorlar. Tam da bu safhada radikal örgütlerin radarına takılıyorlar. Yeni bir hayata geçmek için bir şeyler yapmak fikrinde olan bu gençler, kendilerinin dini bir birikimi olmadığı gibi çevrelerinde de kendilerine yol gösterecek kimseler olmadığından radikal örgütlerin onlara sunduğu eylem planının cazibesine kapılıyorlar. Türkiye’de de Diyarbakır saldırısını gerçekleştiren IŞİD üyesi genç bu prototipe uygun bir profil çiziyor.

here-come-the-iran-backed-shia-militias-after-isis-takes-iraqs-ramadi

Yerel dini yapılar zayıfsa

Bu militan profiline uygun olarak radikal selefiliğin güç kazandığı toplumların genel olarak yerel dini yapıların güçlü olduğu değil, bilakis dini geleneğin bir şekilde kesintiye uğradığı toplumlar olduğu gözleniyor. Bu da El-Kaide ve türevi örgütlerin neden eski Sovyet coğrafyasında bu kadar hızlı yayılabildiğini açıklıyor. Aynı zamanda son yirmi yıla damgasını vuran Kafkasyalı savaşçılar olgusu da bu zemin üzerinden anlamlı hale geliyor. Balkan coğrafyası selefi radikalizmin ikinci yayılma alanını oluşturuyor. Ancak selefiliğin yayılması açısından Bosna Hersek ile Arnavutluk arasında Türkiye için de önemli dersler içeren ciddi farklar göze çarpıyor. Bosna Hersek’te 90’lı yıllarda yaşanan trajedi aslında bu ülkeyi radikalizm tehdidine daha açık hale getiriyor.

Üstelik Arnavutluk ile kıyaslandığında Bosna’da dini hayatın çok daha güçlü olduğu söylenebilir. İşte tam da bu dini hayatın gücü, selefi radikalizm açısından Bosna’yı Arnavutluk’un gerisine itiyor. Özgürlükler konusunda diğer sosyalist ülkelere göre daha ılımlı olan Yugoslavya döneminde Bosna’nın yerli İslami geleneğinin bir şekilde varlığını koruyabildiği ve bu yerli İslami yapının ülkede selefi yayılmacılığını frenlediği söylenebilir. Oysa Enver Hoca yönetiminde kendini dünyanın ilk ateist ülkesi ilan eden Arnavutluk’ta dini yapıların neredeyse kökü kazındı ve yerli bir dini birikimin devamlılığı engellendi. Bu da komünizm sonrası dönemde Arnavutluk’u selefi radikalizmin yayılması için verimli bir zemin haline getirdi.

AKP'nin hatalı politikaları Selefiliği yükseltti

Aslında bu kıyaslama bize 80’li yıllarda kendine taban bulamayan radikal selefiliğin niçin bugünlerde Türkiye’de daha rahat zemin bulabildiğinin de ipuçlarını veriyor. Radikal selefi örgütler dini bir birikimin olmadığı toplumlarda daha başarılı oluyorlar. 80’li yıllarda Türkiye’de kendisine alan arayan bu hareketler Türkiye’nin yerli geleneksel dini grupları tarafından dışlandılar ve tutunamadılar. Bugünse alanı boş bulmuş görünüyorlar. Türkiye’deki geleneksel dini yapıların, tarikat ve cemaatlerin 90’lı yıllardan itibaren yaşadığı çözülme, selefi radikalizmine ihtiyaç duyduğu boş alanı bırakmış görünüyor. Bu konuda ilk darbe aslında AKP iktidarından önce 28 Şubat sürecinde vurulmuştu ve pek çok dini grubun faaliyet alanı daraltılmış, toplumdaki etkisi sınırlandırılmıştı.

Ancak Türkiye’deki dini yapılara yönelik öldürücü darbe AKP iktidarının kurumsallaştığı son beş yılda vuruldu. AKP iktidarı Türkiye'nin geleneksel dini gruplarıyla girdiği patronaj ilişkisi sonucunda ülkedeki bütün dini yapılanmaları siyasetin payandası haline getirdiği gibi bu hareketlerin en önemli özellikleri olan nesil yetiştirmekten uzaklaşmalarına ve birer rant aracına dönüşmelerine yol açtı. AKP dini grupları ya imkanlar sunarak devletleştirdi ya da yoketti. Dindar nesil yetiştirme hayali ise dini cemaat ve tarikatlardan alınıp parti ve devlet kontrolündeki TÜRGEV vari yapılara ve imam hatip okullarına havale edildi. Bu da Türkiye’deki İslami hareketleri özgün kılan, onu dünyadaki muadillerinden ayıran en büyük özelliğine darbe vurdu.

Shiite fighters known as Houthi gather at a street in Aden, Yemen, Thursday, April 2, 2016. Yemen's Shiite rebels and their allies fought their way through the commercial center of Aden on Thursday and seized the presidential palace on a strategic hilltop in this southern coastal city, security officials said. (AP Photo/Wael Qubady)

Zira Türk İslamcılığı dini eğitimi ve dindar nesil yetiştirilmesini devlet eliyle değil kendi geleneksel kanalları yoluyla başarmış ve bu sayede devlet ile sert bir çatışmaya girmeden faaliyetlerine devam edebilmişti. Oysa AKP iktidarı ile bu dini yapılar devlet ile eklemlenmeye başladı. Başlangıçta devlet desteği gibi görünen bu ilişki, süreç içerisinde dini grupların devlete karşı otonomilerini yitirmesine yol açtı. Böylelikle AKP ile dini gruplar arasında karşılıklı desteğe dayalı olan ilişki zamanla dini grupların AKP’ye biat etmesi talebine evrildi. Devlete eklemlenme ve hükümet güdümüne girme süreci aynı zamanda dini yapıları asli gündemlerinden saptırdı.

AKP alanı Selefilere boşalttı

AKP’ye biat etmeyen gruplar ise, başta Gülen cemaati ve Çarşamba cemaati olmak üzere, siyasetin saldırısına uğradılar ve muhafazakâr çevrelerde itibarsızlaştırıldılar. Sonuç olarak ülkede dini eğitim ve dindar nesil yetiştirme misyonuna sahip olan sivil yapılar çözülmeye uğradılar. Son olarak dini yapıların yurtdışına artan ilgileri de Türkiye içerisinde meydanın boş kalmasına yol açtı. AKP hükümetinin bir yandan dünya liderliği söylemi, öte yandan Gülen cemaatine alternatif kendi kontrolünde cemaatler oluşturma projesinin sonucu olarak bugüne kadar sadece yurt içi ile ilgilenmiş olan dini gruplar birden bire kendilerini dünyanın dört yanına dağılmış buldular. Ancak Gülen cemaatinin yirmi beş yıllık bir süre içerisinde yavaş yavaş gerçekleştirdiği dünyaya açılma hamlesini siyasal desteğe de güvenerek bir iki yıl içerisinde başarmak isteyen (ya da başarmak zorunda bırakılan) dini yapılar Türkiye’deki alanı boş bıraktılar.

İşte bu boşluktan yaralanan IŞİD ve Nusra gibi yapıların Türkiye’de kendilerine ilk kez zemin bulabildiklerini söyleyebiliriz. AKP’nin cemaat ve tarikatlarla kurduğu patronaj ilişkisinin bir başka sonucu da ahlaki muhalefetin yöneleceği bir zeminin kalmaması oldu. Radikal hareketler genel olarak toplumda yaşanan ahlaki çözülüşe bir tepki olarak ortaya çıkar ya da bu tepkiden beslenirler. 13 yıllık AKP döneminde yaşanan iktidarın yozlaştırıcı etkisi ve başta yolsuzluklar olmak üzere ortaya çıkan ahlaki çözülme radikal bir muhalefetin zeminini oluşturuyor.

Dahası AKP’nin bütün İslami hareketleri patronaj ilişkisi ile susturmayı başarması, susturamadıklarını sindirmesi sonucunda bu ahlaki tepki kendini ifade edecek meşru bir alan bulamıyor. Normal şartlarda daha sert bir İslami söyleme sahip yapıların (örneğin Haksöz dergisi çevresi gibi) ahlaki tepkiyi yansıtan birer adres olmaları beklenebilirdi. Ancak bu yapılar da AKP'nin güdümüne girdikçe İslamcı çevrede doğacak ahlaki tepkinin kendini ifade edeceği bir mecra kalmadı. Şu an biriken ama kendisini temsil edecek adresten yoksun olan İslamcı ve ahlaki bir tepkinin varlığı kolaylıkla gözlemlenebiliyor. Böyle bir tepki illa da IŞİD’e akacak diye bir şart yok ancak bu tepkinin selefilik için uygun bir zemin oluşturduğu da bir gerçek.  Bütün bu gelişmeler sınırımızın öbür yanında yaşanan iç savaş ortamı ile birleştiğinde selefi radikalizmin yayılması kaçınılmaz oluyor. Ancak AKP iktidarı İslamcı söyleminden ötürü değil İslamcı oluşumları ya bünyesine kattığı ya da yok ettiği için selefiliğin gelişmesine zemin hazırlıyor.

İslamcı yazarların bölünmesi

İslamcılık üzerinde kafa yoran birçok aydın Mısır'daki olaylar ve Suriye’de kronikleşen savaşla iki cepheye savruldu. Hamza Türkmen, Rıdvan Kaya, Hakan Albayrak, Yusuf Kaplan, İsmail Kılıçarslan, Hayrettin Karaman gibi yazarlar, iktidarın neredeyse bütün yaptıklarına İslamcılık söylemiyle argüman taşıdılar. Ancak Ali Bulaç, Ahmet Faruk Ünsal, Ayhan Bilgen, Altan Tan gibi aydınlarsa iktidarın politikalarının yanlış olduğunu, İslamcılığın bir muhalefet ideolojisi olduğunu belirterek, İslamcıların iktidarı ve devleti kutsayan söylemlerini eleştirdiler. Mümazer Türköne, Cengiz Çandar, Şahin Alpay gibi yazarlarsa İslamcılık ideolojisinin devleti yedeğine alır almaz şiddet ürettiğine dikkat çekti. Hatta bu üçüncü kategorideki yazarlar, Erdoğan ve IŞİD'in arasındaki çöküşün paralel olacağına dair şerhler koydular.

AKP'nin ustalık döneminde sürekli gündeme gelen İslamcılık ve şiddet konusunu aydınlar iki noktada değerlendiriyor. Yazarlara göre Türkiye içindeki siyasette iktidarın kutuplaştırıcı dili üzerinden öne çıkan İslamcılık, tüm muhalif ve AKP'li olmayanlara yönelik "söylemsel şiddet" ve "nefret söylemi"yle yol almaya devam etti. Özellikle televizyonlara ve gazetelere sürekli çıkan iktidarın İslamcı yazarlarının Alevilere, Kürtlere, kadınlara, eşcinsellere yönelik kullandıkları kibirli dil, AKP'nin içteki siyasetinde şiddeti kutsayan önemli argümanlara dönüştü.

rtr3ipnq

AKP, IŞİD ve 'camide adam toplama'

İç politikadaki "şiddet dili" ve devletin kolluk gücünü kullanarak kitlelere uygulanan fiili AKP şiddeti, dış politikada içine silah sevkiyatlarının da karıştığı daha yüksek bir doza çıktı. AKP artık dünyada her yerde radikal İslamcı örgütlerin destekçisi olmakla suçlanıyor. Doç. Dr. Güneş Murat Tezcür ve Sabri Çiftçi'nin yaptığı çalışma da bu tezi destekliyor. İkilinin araştırmasına göre Türkiye'den IŞİD'e katılanların sayısı oldukça yüksek. Söz konusu çalışmalarında bu örgütlere katılım ve AKP arasındaki bağlantıları değerlendiren yazarlar şu önemli dipnotlara yer verdi: “AKP’nin tabandaki destekçilerini memnun etmek ve daha dindar bir toplum geliştirmek amacıyla İslamcı kuruluşların gelişmesine destek vermesinden ötürü, genel olarak, sivil aktivizm alanını çok genişletmiş olmasıdır.

Ve bu tür aktivizmin artışı, AKP’ye bir meydan okuma oluşturmadıkları ölçüde, o tür kuruluşların hoşgörüsüz ve özel gündemlerini serbestçe izleyebilmeleri sayesinde, radikalleşmeyi kolaylaştırmıştır. (Söz konusu) Süreç Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarı artan biçimde tek elde toplamasıyla hızlanmıştır. Basın özgürlüğü sürekli olarak kısıtlanmış, yargı bağımsızlığı çiğnenmiş ve güvenlik güçleri göstericilere karşı orantısız güç kullanmışlardır. Demokratik işlevsellik için merkezi önem taşıyan kurumlar erozyona uğrarken, İslamcı eylemcilik pek az engelle karşılaşarak, gelişmesini devam ettirmiştir. Gerek kurumsal (kayıtlı kuruluşlar) ve gerekse enformel (tartışma grupları, sokak toplantıları, kahve grupları, cami grupları) tipteki İslamcı eylemcilik yaygınlaşmıştır. Türkiye’deki saha çalışmamızda, cihadçı unsurların AKP’nin sağladığı özgür sivil alandan yararlanarak tartışma grupları oluşturduklarını, kitapçı dükkanlarını toplumsal merkezlere dönüştürdüklerini ve camilerde adam toplama işi yaptıklarını tespit ettik..."

"İslam’ın siyaseti’ değil, ‘siyasetin İslam’ı"

"Siyasal İslam’dan Geriye Ne Kalacak?" yazısıyla tartışmayı alevleyen Mümtaz'er Türköne'ye göre Siyasal İslam proje mantığına dayanıyor: “Toz-duman arasında batan nesnenin, Türkiye’nin yaklaşık yarım asırlık Siyasal İslam projesi olduğu kolay fark edilmiyor. Ortaya çıkanlardan ilki şu: ‘Siyaset’ ve ‘İslam’dan meydana gelen bu terkip, ‘İslam’ın siyaseti’ değil, ‘siyasetin İslam’ı’; yani bir iktidar projesi imiş. İslam toplumlarında ilk defa yaşanan ve kader tayin edici bir tecrübe olduğu için, yaşadıklarımızdan çok önemli sonuçlar çıkacak. Devlet İslam’ı ile sivil İslam arasında zorlu bir karşılaşma sürüyor. Devlet katındaki İslam, hükümet ile birlikte pek parlak durumda değil."

"Şiddet siyasal İslam'ın içinde kuvvetli bir damar"

AKP ve İslamcılık ideolojisinin şiddetle ilişkisini değerlendiren diğer önemli isim ise yazar-akademisyen Ümit Kurt: "Tarihsel olarak baktığımızda silahlı mücadeleyi ve şiddet eylemlerini temel siyasal strateji olarak belirleyen militan İslamcılığın kökenleri 1928 yılında Mısır’da kurulan Ihvanü’l Müslimin (Müslüman Kardeşler) ve 1952’de Ürdün’de kurulan Hizbüt-Tahrir gibi örgütlere kadar gider. Dolayısıyla İslam’ın özsel olarak şiddete meyilli bir fikriyat ihtiva ettiğini söylemek doğru olmaz. İslamcılığın örgütlü bir hareket haline gelmesi ve bilhassa kapitalizme ve Batı medeniyetine yönelik eleştirileri şiddeti bir siyasal strateji olarak benimsemesini de beraberinde getirdi. İslamcılık ve şiddet arasında doğrudan bir rabıta yoktur." Ancak siyasal olmasından dolayı İslamcılık ideolojisininin şiddeti bir damar olarak içinde barındırdığına vurgu yapan Kurt, "İslamcılık son derece zengin bir literatüre sahip siyasal bir ideoloji ve fikriyattır. İçinde farklı kollar, ideolojik perspektifler ve yaklaşımlar barındırır. Dinin temel prensiplerini siyasal bir hedef doğrultusunda değerlendirip ve bu hedefe ulaşmak adına şiddeti meşru bir araç olarak tanımlarsanız, İslam’ın da bu şiddeti içkin olarak bünyesinde barındırdığı sonucuna varırsınız. Sistem karşıtlığı etrafında şekillenen devrim fikri, mevcut düzeni değiştirmek adına şiddet savunusu siyasal bir ideoloji olarak İslamcılığın içinde her zaman kuvvetli bir damar olarak varola geldi" diyerek İslamcılık ve şiddet arasındaki ilişkiyi vurguluyor.

İslamcılar devleti tercih etti

İslamcı fikriyatın önemli isimlerinde olan Ali Bulaç, değişimi İslamcıların iktidara gelmesiyle açıklıyor. "Din-u devlet arasında İslamcılar" adlı yazısında Bulaç, "Bu devletin tarihi köklerini, kodlarını bilmeyen eski İslamcılar din-u devletle karşı karşıya kaldıklarında 'devlet'i tercih ettiler, çünkü zanlarına göre devlet gücünü korursa din korunacak. Okullara Kur'an ve Siyer dersinin konulması, 'dindar nesil' projesiyle imam hatiplerin yaygınlaştırılması hikmet-i hükümet yapan devletin yeni zabitine verdiği rüşvettir. Eski çamlar bardak oldu, eski İslamcılar da bir yere kaybolmadı, devleti yücelten muhafazakar-milliyetçiler oldu" diyerek İslamcıların din ve devlet kıyasında dini ikinci sıraya koymalarının kabul edilemez olduğuna dikkat çekti. İslamcıların iktidara geldikten sonra birçok noktada devleti tuttuklarına dikkat çeken Bulaç, devletin pek çok İslamcıya "ajanlık teklifi"nde bulunduğuna da vurgu yaptı. Birçok İslamcı yazarın devlette ikbal uğruna İslama aykırı hareket ettiklerini belirten Bulaç, "Tam zaaf içinde iken devlet İslamcılarla kuvvet buldu, ayağa kalktı. Bu doğru. Ama bunların yaptıkları İslam'a aykırı. Ben bunlara 'eski İslamcı' diyorum. İslamcılığın sorunları çok büyük" diye yazdı.

mucahit

"AKP ve IŞİD'in çöküşünün paralel olacak"

Siyasal İslam'ın çöküşünü erken haber verenlerden yazar Cengiz Çandar, "Acaba, ‘siyasal İslam’ın ‘sonu’na mı tanıklık ediyoruz. Acaba, ‘siyasal İslam’ uluslararası sistem bakımından ‘kullanım süresi’ni doldurmuş bir proje midir?" diyerek Erdoğan'ın bitişiyle beraber bu projenin de artık "kullanım süresi"nin dolduğuna dikkat çekiyordu. Çandar, "IŞİD ile AKP elbette ki aynı şey değiller. Hatta, bırakın IŞİD ile AKP’yi, IŞİD ile an-Nusra –ki, an-Nusra IŞİD tarafından kurdurulmuş yani içinden çıkmış sayılan bir örgüt- bile aynı şey değiller. Ne var ki, aynı olmasalar da, 'Siyasi İslam türevi' olmak bakımından 'hısım-akraba kuruluşlar.' İktidara gelme aracı olarak tasarladıkları yollar ve yöntemler ve yönetim tarzı anlayışı bakımından farkları, IŞİD ve Selefi ideolojik kökenden gelen benzeri şiddet kullanan yapılar ile Müslüman Kardeşler arasında çok önemli bir farka işaret ediyor kuşkusuz" diyerek AKP ve IŞİD'in çöküşünün paralel olacağını ifade etti.Ipek Universitesi Siyasal Bilgiler Fakultesi Dekani, Ortadogu uzmani Prof. Dr. Gokhan Bacik 

"İslamcılık, Müslüman'ın bencilliğidir"

İslamcılık üzerinde kafa yoran Taraf Gazetesi yazarı Mücahit Bilici ise İslamcılığa en sert ve somut eleştirileri getirenlerden: "İslamcılığın dünyaya yönelik motivasyonu zati değil tepkiseldir. Öfkelidir ama takvası eksiktir. Belki de o eksiklikten dolayı öfkelidir. Dışarıya öfke, her zaman içerideki eksikliği göze görünmez kılar... Evet, İslamcılık, Müslüman’ın bencilliğidir. Baştan sona dünyevidir. Daha net karşılığı Müslümancılık olan İslamcılığın hakikati 'Müslüman milliyetçiliği'dir. Bu bencilliğin ekonomik tezahürü Müslümanların menfaatinin, başarısının temin edilmesi gayretidir. Politik tezahürü ise Müslümanların başarılı olması ve devlet sahibi olması gibi taleplerdir. İslamcılığın tezlerinin tamamı dünyevi olarak meşrudur. İslamcılık modern dünyada meşru bir dünyevi ideolojidir. Çünkü diğer dünyevi kimliklerle aynı şeyleri ister: Başkasına ezilmeyelim, bizim de gücümüz olsun, bizim de devletimiz olsun, dünyada hâkim olalım, ilaahir..."

"İslamcı derin devlet"

İslamcılığın devlete eklemlenerek Erdoğan'la bittiğini ilan eden Mümtazer Türköne, "Demek ki her dönemde bir tür 'derin devlet' oluyormuş, İslâmcı derin devlet de dinî referanslarla pamuklara sarıp sarmaladığı alanda mermi veya bomba yerine daha güçlü bir silahı, yani parayı iktidarın emrine veriyormuş. 'Vatan tehlikede ise hukuk bir teferruattır' sözü ile 'dine dindara hizmet eden bir iktidarın -yolsuzluk dahil- yasalara aykırı her fiili caizdir' fetvası arasında ne fark var" diyor. Türköne, "İki tür İslâmcılık: Erdoğan ve IŞİD" başlıklı yazısında ise IŞİD gibi örgütlerin sadece Müslüman olanlara savaş açtığını ifade ettikten sonra AKP'nin de İslami cemaatlerle mücadele ettiğine dikkat çekerek paralelliği vurguluyor. Türköne'ye göre savaşı önce diğer İslami gruplara açmak selefilerin de belirgin özelliklerinden: "IŞİD ile AK Parti politikaları veya Erdoğan'ın İslâmcılığı arasında yakınlık kuranlar, şiddetin doğurduğu keskin farkı gözden kaçırıyor.

Erdoğan İslâmcı mı? Kesinlikle öyle. Peki uzlaşmaz ve uyuşmaz fark nerede? Birinin şiddeti meşrulaştırmak için taktığı eldiven, berikinin elinde politikanın kirinin-pasının bulaşmasını engellemek için duruyor. Neticede her ikisi de eldiven, yani bir araçtan ibaret. Türkiye'de İslâmcılık devleti yedeğine aldı; ancak peşine taktığı devlet gemisinden transfer ettiği yakıtla, yani meşruiyetle yoluna devam etti. Bir korsan teknesinin, heybetli bir savaş gemisini yedeğinde götürmesini gözünüzde canlandırmayı deneyin. Fark derin, ancak söz konusu İslâmcılık olunca mekanizma benzer şekilde işliyor. İslâmcılar ellerine geçirdikleri gücü, evleviyetle Müslümanları itaatlerine almak ve diğer İslamcı grupları yok etmek için kullanıyor. Ne diyebilirsiniz, adam İslâmcı ve devleti yönetiyor, Müslümanların bu güce karşı koymaları, diğer İslâmcıların eleştirmesine nasıl izin verir? İslâmcılık bir yanda devletin zirvesinde koruma zırhları arkasında görünmez oluyor; öbür tarafta kendi tercihi dışında bir inanç ve ideoloji türünün yaşamasına izin vermiyor..."

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Gökhan Bacık: İSLAMCILIK HERŞEYİ MEŞRULAŞTIRABİLİR

- İslamcılık ve şiddet arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Uygulamada "İslamcılık şiddettir" veya "İslamcılık şiddete bulaşmaz” önermelerinin ikisi de yanlış. Pratikte şiddeti normal bir yöntem olarak gören İslamcı yapılar var. Ancak asıl sıkıntı teoride. İslamcılık, yüksek bir meşrulaştırma refleksine sahip. Dava için her şeyi meşrulaştırabildiği için İslamcılığının özünde “ertelenmiş bir şiddeti meşrulaştırma” yaklaşımı bulunuyor. İslamcı siyaset de en azından dış politika “bir vakit gelir silahlı yöntemler de kullanılır” şeklinde düşünür. Şiddet denilince örgüt terörü akla geliyor. Ancak Türkiye’de bile İslamcı siyaset dış politikada ilginç örnekler sundu. Kökenden beri İslamcılık şiddet ile bağını açık kuramsal olarak reddetmemiştir.

Neden IŞİD değil de DAEŞ?

- İslamcıların El Kaide, Nusra gibi şiddet uygulayan örgütlere "İslami Direniş Grupları" demesini nasıl okumak lazım? Gerçekten bunlar İslami midir? İslamcılık üzerinden bu şiddetin kaynağında ne var?

Bu ideolojik ortaklığın sonucu. Aslında utanç verici bir durum. Ancak ideolojik nedenlerle saf İslamcılık, Nusra’yı bile reddedemez. İslaminin ne olduğunu bilmiyoruz. İslami olan nedir bugün cevapsız bir sorudur. Kafa kesen de, dinler arası diyalog yapan da bunun İslami olduğunu söylüyor. Türkiye toplumu bile sorunlu. El Kaide gibi en büyük en kanlı saldırılarını Türkiye’de yapmış bir yapıya tepki verilmedi. İslamcı, başka bir İslamcı grubu reddetmiyor. Çok sıkışırsa “Bu ABD’nin Batının maşasıdır” diyor. İşin özünde şu var.

Şuna karar vereceksin: Adam öldüreni ne yapacaksın? Türkiye de bazı İslamcıların IŞİD konusunda bile söyledikleri ibret vericidir. Çocukların televizyon izleyeceği zamanlarda bile bu yapıyı “terörist değil” canım diyerek konuşanlar oldu. Zaten İslamcıların ısrarla DAEŞ demesinin kökeninde de bu ideolojik buhran var. - İslamcılığın İslama uygun olmayan pratik ve teorikteki şiddet argümanlarını nasıl görüyorsunuz?

Ne İslamın kurucu metinlerinde ne ikincil metinlerde ne 20. yüzyılda İslami düşünceyi formülüze edenlerde İslamcılık kavramı vardır. İslamcılık yeni bir düşünce tarzı. Anladığım kadarı ile iman ve küfür mücadelesi gibi bazı dinsel kavramları yeniden yorumluyor. Bunun en tipik örneği cihat kavramı. Bu yeniden yorumlama Müslümanlara “bir savaşta oldukları” düşüncesini veriyor. İslamcılık bir kısa yol olduğunu düşünüyor. Yani bu kadar teknolojik ve ekonomik geriliğe rağmen sihirli bir kısa yol İslamcılara dünyayı yönetme imkanı verecek gibi. İslamcılık felsefi kökenlerinden dolayı şiddet kullanan İslamcı diğer örgütleri tamamen inkar edemez, eleştiremez.

Yolsuzlukla anılmayan İslamcı iktidar yok

- "İslamcılık bir muhalefet ideolojisidir" diyenler var. İktidarı elinde bulunduran ülkelerdeki İslamcılara baktığımızda nasıl bir dejenerasyonla karşılaşıyoruz?

Dünyada HAMAS dahil İslamcı olup da ekonomik yolsuzlukla anılmayan bir örnek olduğunu düşünmüyorum. Meşrulaştırma kapasitesi yüksek olduğu için her şeyi İslami ilan edebiliyorsunuz. Türkiye’deki tartışmalara bakın. Kur'an ayetlerine dayanarak akrabaları torpille atamanın savunulması bile yapıldı. Hatta ciddi analizlere gerek yok vasat karikatür düzeyine indi. Dünyada toplumsal meşruiyeti, iç sözleşmeyi temiz bir siyaset ile barışçı olarak kurup ayakta kalan bir tane İslamcı örnek yok. İslamcılık iktidarda iken bir paylaşım mekanizmasına dönüyor. İslamcılık ayrıca yasama, yürütme ve yargının bir elde toplandığı “anakronik bir kadı” modeli öneriyor. Yönetenler her şeye karar versin denildiği için zamanla mahkeme, polis hatta parlamento lüzumsuz görülüyor. Bir tür patalojik imamet teorisi bu. İmam var her şeye o karar versin. Dünyada HAMAS dahil önemli İslamcı liderlerin hepsi çok zengindir. Sorsanız “lider bunu dava için topluyor” denir.

İslamcıların en zayıf entellüktüel hareketi: Erdoğanizm

- Siz Erbakan, Türkeş gibi adamların aynı zamanda "dava adamı" gibi imajlara sahip olduklarını yazdınız. Burada "metafizik koltuk"tan bahsettiniz. Bu nokta AKP ve Erdoğan üzerinden İslamcılığın çıkmaza girdiğini söyleyebilir miyiz?

Çıkmaza girdiğini kabul ederim. Ancak Erdoğan’ın da üzerinde oturtuğu bir manevi koltuk var. Pek çokları için Erdoğan seçilmiş birisi. Erdoğan şu anda Milli Görüş gibi bir şey var etmeye çalışıyor. TÜRGEV gibi şeyler bunun göstergesi. Ancak temel sorun şu: Erdoğan çekirdekte bir ideoloji üretemiyor. Bir kurucu metin yazamıyor. O nedenle yüksek gerilim ile siyaset yapmak zorunda. 13 yıl geçmesine rağmen bir Erdoğan merkezli epistemoloji yok, dava metni yok. Erdoğan sonrası her şey unutulabilir. Hatta üzülerek söylemek lazım bir Erdoğancılık varsa bunun kurucu metinleri komplo teorileri. Muhtemelen Türkiye örneğinde dünyadaki İslamcı hareketlerin en zayıf entelektüel örneğini izliyoruz. Bunu İslamcılığın televizyonlardaki savunucularından anlarsınız. Bunların çoğu İslamın kurucu metinlerine referans bile veremez.

Ortalık paçoz İslamcılığa kaldı!

- Sivil alanın bittiği yerde siyasal İslamın başladığını kabul edersek İslamcılık ne kadar sivil ve anti-şiddete alan açabilir?

Türkiye örneğinde bu “yüksek İslamcılığın”, “paçoz İslamcılığı” tasfiye etmesine bağlı. Bugün Türkiye İslamcılığı içinde yüksek ve paçoz örnekleri arasında bir çatışma var. Her şeye rağmen Türkiye’de İslamcı hareket kaliteli seçkin beyinlere sahip. Bunlar da nedense etkisiz veya susuyor. Ortalık paçoz İslamcılığa kalmış halde sanırım. Kullanılan dil, hakaretler, troller bunun göstergesi. Bu iç kavgayı kim kazanacak? Bu ayrım sadece İslamcılıkta da yok. Nurculuk içinde de böyle yüksek ve paçoz ayrımı oluştu mesela. Kelime oyunları, komplo teorileri, Batı düşmanlığı ile kalabalıkları etkilemenin kolaycılığını benimseyen paçoz yorumlar epey öne çıktı, hem de her harekette. Eğer Türkiye’de İslami hareket paçoz yorumuna devam ederse işimiz zor. Yüksek İslamcılık geri dönerse işimiz kolay. Çünkü paçoz yorumun entelektüel tahammül kapasitesi sınırlı, hemen kavga etmek küfür etmek istiyor.

NOKTA HABER | 

Sonraki