Sayfa yükleniyor...
COMUHABER.COM - Çanakkale'nin En Güncel Haber Sitesi

İslamcılık Tartışmalarına Derkenar

İslamcılık Tartışmalarına Derkenar

Bu yazı tumhaber.com’dan alıntılanmıştır.

Son günlerde medyada, Ali Bulaç’la Mümtazer Türköne arasında başlayan ve bazı yazar ve düşünce adamlarının da katılımıyla devam eden İslamcılık tartışması henüz sonlanmış değil. Sonlanacağa da benzemiyor. Muhtemelen bir müddet gündemdeki ağırlığı zayıflar ama sonra tekrar başlar. Zira Osmanlı’da başlayan bu tartışma günümüze kadar devam eden bir süreci içeriyor. İslam kültür ve uygarlığına dayalı yeni bir dünyanın tekrar Müslümanlar tarafından kurulmasına -ah ama inşallah- kadar da devam edecektir. Böyle bir dünya kurulsa dahi belki yapılanların ne kadarının İslâmî olduğu ekseninde tartışma yine devam edecektir. Bugün ne kadarının İslâmî olması gerektiği ekseninde sürmesi gibi.

Aslında İslamcılık tartışmalarına direk olarak katılma niyetinde değilim. Daha doğrusu bu yazı, bu tartışmalara doğrudan katılma niyetiyle yazılmadı. Daha da doğrusu, bir köşe yazısından ziyade belki bir düşünce dergisinde bu tartışmaya dahil olarak ayrıntılı şekilde görüş aktarmak daha isabetli olabilir diye düşünüyorum. Bu yüzden burada, sadece konuyla alakalı birkaç noktaya işaret ederek bir derkenar/kenarkayıt/haşiye sunmak niyetindeyim.

Her şeyden önce meselenin çıkış noktasına bakmak gerekiyor. Yani Müslümanlık var iken İslamcılık niye bir siyasal ideoloji olarak dünya sahnesine çıkmıştır? Şüphesiz, bunda Osmanlı’nın ve onun şahsında İslam dünyasının Batı kültür ve uygarlığı karşısında geri kalması birinci etken. Bu noktada öncelikle Osmanlı’nın kurtuluşu için çeşitli düşünce akımları teşekkül etmişti. Batıcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülükle beraber İslamcılık bunlardan birisi idi. Osmanlı’nın içinde bulunduğu şartlar, belki farklı şekillerde de olsa, bir şekilde günümüzde de devam ediyor ki İslamcılık tartışmaları halen sürüyor ve İslam’ı bir siyasal ideoloji olarak ön plana çıkarma çabaları devam ediyor. Bu noktada bazı sosyologların, Osmanlı’nın dağılma sürecinin -maalesef- günümüzde de devam ettiği ve yaşadığımız birçok problem gibi PKK problemini de bu çerçevede okumamız gerektiği kanaatlerini yeri gelmişken -üzülerek- belirtmiş olayım.

Diğer bir mesele İslamcılık-Müslümanlık ilişkisidir. Bu ilişki, Müslümanlığın olduğu yerde İslamcılığın olup olmayacağı sorusunu beraberinde getirir. Şüphesiz Müslümanlık ilk planda İslam dinine inanmayı, ona bağlı olmayı ve ileri planda da onun gereklerine göre bir hayat yaşamayı ifade ediyor. İslamcılık bunun yanında/ötesinde İslam’ı çağın ve insanlığın dünyevî ihtiyaçlarına cevap veren ve özellikle de siyasal bir sistem olarak, en azından siyasal sisteme bir kaynak olarak, yaşanılan dünyaya bir alternatif şeklinde sunmayı içeriyor. Bu noktada, İslam düşüncesinde “umum-husus prensibi” dediğimiz çerçevedeki bir ilişki söz konusu. Yani her Müslüman İslamcı olmuyor, ama doğası gereği her İslamcı Müslüman olmak zorunda.

Burada, Müslümanlığın olduğu yerde İslamcılığa gerek var mı sorusu anlamını yitirmiş (mi) oluyor (?). İslamcı değilim ama Müslümanım demek anlamlı oluyor mu? Bunu şöyle izah etmek mümkün olur sanıyorum: Aslında hepimizin cins ismi olan Müslümanlık bu anlamda özel ismimizdir. Yani öncelikle hepimiz Müslümanız. Bu bizim temel kimliğimiz, kişiliğimiz. Bunun yanında hepimizin Müslümanlığımızın yanında ayrı özelliklerimiz ve bu özelliklerimize dayalı isimlerimiz var. Hanefî, Şâfiî, Maturîdî, Eş’arî, Nakşibendî, Kadirî, Nurcu, Süleymancı, selefî, hatta tarafsız, meşrepsiz, tarikatsız, cemaatsiz, vs. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunların hepsi Müslümanlığımızın içinde, Müslümanlığımıza bağlı olan ve ona alternatif olma iddiası taşımayan isimlerimiz. İslamcılığı da bu bağlamda düşünmek gerekir. Yani İslamcılık Müslümanlığın içinde bir olgudur, ona alternatif değildir, çok bilinen haliyle İslam’ın siyasal yönünün ön plana çıkarılmasıdır.

Bu noktada, biraz daha farklı bir söylem geliştirmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Öncelikle içinde yaşadığımız Türkiye ve dünya şartlarında bir büyük ümidimin ve ancak bunun sonucunda bir büyük üzüntümün olduğunu belirtmeliyim. Ümidim şudur: Bugün dünya, büyük bir ekonomik ve siyasal bir kriz içerisinde. Komünist blokun çökmesinden sonra kapitalist blok da aslında çöküşün eşiğinde. AB ülkelerinin birer birer konkordato ilan etme noktasına gelmeleri bunu gösteriyor. Amerika da aslında kesinlikle eski Amerika değil. Yükselme görüntüsü veren Çin’in ve Uzak doğunun durumu da o kadar iç açıcı değil. İslam dünyası ise malum, perişan bir halde. Türkiye bu noktada geleneksel İslami yapısından kaynaklanan avantajla her şeye rağmen ekonomik olarak dünya ülkeleri arasında öncelikli bir yere sahip. İşte bu noktada, Müslüman aydınlar ve entelektüeller olarak İslam’ı, siyasal bir proje olmasının ötesinde, “bütünüyle bir medeniyet projesi” olarak günümüz insanının istifadesine sunabilmeli ve “yeni bir kültür ve uygarlığı, kısacası yeni bir dünyayı” Müslümanlar olarak bizler kurabilmeliyiz, diye ümit ediyorum. İslamcılığı, “Müslümanlığın içinde ve uzantısı olarak, siyasal İslamcılığın daha da ötesinde böyle bir medeniyet projesi” olarak düşünüyorum. Bunu yaparken de İslam’ı bütün yönleri ve boyutlarıyla bir bütün olarak algılıyorum.

Ancak bu noktadaki üzüntüm şudur: Müslümanlar, öncelikle Türkiye’de bunun yanında İslam dünyasında o kadar olumsuz bir yapılanma içindeler ki, dünyanın bugünkü durumunun gerektirdiği ortamda İslam’ı bir medeniyet projesi olarak sunabilme becerisinden uzaklar. Oysa potansiyel olarak buna fazlasıyla sahipler. Çünkü -maalesef- Müslüman guruplar ve cemaatler, birlik ruhundan uzak, hala birbirlerine karşı kadrolaşma peşindeler. Oysa Müslümanlar tez elden aralarındaki çekişmeyi bırakıp, birbirlerini ötekileştirmeden İslam’ı insanlığın istifadesine sunmalılar. Mehmet Akif’in, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” sözü de bunu öngörüyor. Eğer bu fırsat da kaçacak olursa bir daha Türkiye’nin, İslam dünyasının ve insanlık aleminin belini doğrultması zor olacaktır. Bundan gerçekten büyük bir endişe ve üzüntü duyuyorum.

İslamcılık tartışmaları ekseninde bir diğer mesele de yukarıda söz edilen düşünce akımlarının birbirine alternatif olarak düşünülmesi ve sanki biri olursa diğerinin olmaması gerektiğinin kabul edilmesidir. Yani, ya Osmanlıcı/bugün Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak Anadolucu/Türkiyeci, ya Milliyetçi, ya Batıcı, ya da İslamcı olmak gerekiyor. Oysa hem Türkiye’nin bütünlüğünü; hem ırk üstünlüğü anlamında değil ama, İslam’daki “en yakınını sevme ve önce ona yardım etme” prensibinden hareket etme anlamında Milliyetçiliği; hem batılı hayat standartları ve batılı insan hakları bağlamında Batıcılığı; hem de siyasal bir ideolojinin ötesinde bir kültür ve medeniyet projesi olarak İslamcılığı savunmak mümkün değil midir? Bunlar mutlak anlamda birbirine alternatif midir, biri olunca diğeri olmamak zorunda mıdır?

Son olarak İslamcılık-Müslümanlık ilişkisi bağlamında İslamcıdan önce Müslüman olunması gerektiği üzerine vurguda bulunmak istiyorum. Zira Kur’an’da “Ey iman edenler iman ediniz” (Nisa 4/136) buyrularak Müslümanların adeta yeniden Müslüman olmalarını emreden ve insanın kanını donduran müthiş bir ayet-i kerime bulunmaktadır. Bir başka ayette “İman ettik demekle bırakılacağınızı mı zannettiniz?” (Ankebut 29/2) buyruğu ile ahlâkî/etik ve amelî/pratik planda Müslümanlığımızın gereğini sergilememiz gerektiği çok açık bir şekilde ihtar edilmektedir. Bunun İslam’daki ıstılâhî/terim karşılığı “takva”dır. (Allah’tan hakkıyla korkarak dinin gereğini en samimi şekilde yaşamak). Bu olmadığı içindir ki bazı insanlar Müslümanlardan/İslamcılardan korkmaktadırlar. Çünkü bazı Müslüman cemaatlerin, idareci oldukları yerde insanlara zulüm ve haksızlık yaptıkları görülmektedir. Kadrolaşma adına haksızlıkla, hile ve desiselerle hak etmedikleri makam ve mevkileri elde ettikleri, hiçbir vefa ve minnet duygusuna sahip olmadıkları, hocalarına, arkadaşlarına ve en yakınlarına kolayca ihanet ettikleri müşahede olunmaktadır. Bazı Müslümanların bu durumda olmalarından -üzüntü hafif kalır- azap duyuyorum. Oysa bu yapılanlar başta İslam’ın kendisine yüzde yüz aykırıdır. Bu noktada da Muhammed İkbal’in “Kabahat İslam’da değil Müslümanlardadır” sözünü hatırlatmak istiyorum.

O halde İslamcı olmadan önce hak ve adalet ölçülerine uyan, elde ettiğini sahtekarlıkla değil hakkıyla elde eden ve zulümden ve haksızlıktan kesinlikle uzak kalan takva sahibi bir Müslüman olmamız gerekir. O zaman İslam’ı bir medeniyet projesi olarak insanlığın istifadesine sunabilir, o zaman insanlığın kurtuluşuna katkıda bulunabilir, o zaman asıl manasıyla İslamcı olabiliriz. O halde Müslüman olmakla beraber İslamcı olacaksak, böyle bir Müslüman ve böyle bir İslamcı olmamız gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir Müslüman/İslamcı profilinden kimsenin korkmasına gerek yoktur. Zira insanlığı kurtaracak olan bu özelliklere sahip nitelikli Müslümanlardır. Bunlar, hem kendileri gibi olanlara hem de kendilerinden olmayanlara hak ve adalet ölçülerini uygulayacak olanlardır.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

ÇOMÜ Haber 11 Mayıs 2016, Çarşamba