“İslam kardeşliği”nden “ümmetin vahdeti”ne

Türkiye İslamcılığı ve özel olarak Milli Görüş hareketi, sağın geri kalan öznelerinden farklı olarak, Kürtlerin ve Kürt sorununun varlığını hiç inkâr etmedi. Ancak meseleye bakışını da, çözüme dair önerilerini de belirleyen şey İslam oldu.

İslamcılara göre Kürt sorununun nedeni, Yirminci Yüzyılın başlarından itibaren, “birleştirici bir kimlik” olarak Müslümanlığın yerine seküler Türk ulus kimliğinin ikame edilmesiydi. Seküler uluslaşma süreci derinleştikçe Kürt sorunu da derinleşmiş, ulus-devletçi anlayış Kürt sorununu doğurmuştu.

Dahası, İslamcılar kendileriyle Kürtler arasında bir “kader birliği” olduğunu iddia ediyorlardı ve bunun da kökeninde bir “ortak düşman” vardı; Kemalist rejim, hem İslamcılara hem de Kürtlere büyük bir zulüm uygulamış, Cumhuriyet dönemi boyunca onları mağdur etmişti.

O halde yapılması gereken belliydi: Mazlumlar ve mağdurlar, Kemalizme, vesayet rejimine, Batıcılığa karşı bir araya gelecek, seküler ulus anlayışı zayıfladıkça, Kürtlerle Türkler “İslam kardeşliği” çatısı altında bir arada yaşamanın imkânlarını geliştireceklerdi. Kürt sorununu etno-politik bir mesele, yani Kürtlerin statüsüzlüğünden kaynaklanan bir mesele değil, “ümmet” fikrinin zayıflaması üzerinden okuyan İslamcılık, çözümü de “ümmet”te bulmuştu yani.

Çözümü hayata geçirmek ise 2013’ten itibaren AKP’ye nasip olacaktı. Devletin Öcalan’la görüşmeye başladığının resmen ilanının ardından, o yılın Newroz’unda, Öcalan olanca pragmatizmiyle “bin yıldır İslam çatısı altında birlikte yaşayan Türk ve Kürt halkları”ndan söz ediyor ve “çözüm”ü işaret ediyordu. Sürecin ideolojik altyapısının AKP tarafından hazırlandığı, Öcalan’ın da stratejik-pragmatik nedenlerle buna destek verdiği görülebiliyordu. İki halk İslam kimliği üzerinden “barışacak” ve Türkiye yeni-Osmanlıcı perspektife uygun bir şekilde bölgenin emperyal gücü olacaktı.

Süreç esnasında, AKP bölgeye yönelik İslamizasyon politikalarını derinleştirdi, tarikat ve cemaatlerin önü açıldı, Kuran kursları yaygınlaştırıldı, din adamları devreye sokuldu, Hizbullah palazlandırıldı vesaire. Bir de PKK silah bırakırsa istenilen elde edilmiş olacaktı ama olmadı, yol haritası başarıya ulaşmadı.

Niye? Çünkü, ilk başta da söylediğimiz üzere Kürt sorunu etno-politik bir sorundu, bir statü sorunuydu ve etno-politik meseleler ancak etno-politik bir perspektifle çözülebilirdi. Yol haritasından bir çözüm çıkmayacağı ve sürecin iktidarı zayıflatırken Kürt siyasi hareketini güçlendirdiği görüldüğünde ise masa devrildi ve şiddet yeniden temel enstrümana dönüştü.

Burada ironik olan ise şuydu: Rejim açısından “çözüm süreci”nin ve “barış”ın anahtarı olarak görülen dinselleşme, savaşın da üzerine oturtulduğu eksen oldu. Savaşın kitleler nezdindeki meşruiyeti, geçmiştekinden farklı olarak salt milliyetçilik üzerinden değil, milliyetçilikle İslamcılığın birbirini besleyen, güçlendiren işbirliği üzerinden kuruldu.

Buna göre, ortada yedi düvele karşı verilen bir savaş vardı, barikatların gerisinde Sırp sniperlar, Rus generaller bulunuyordu, İsrail gizli servisi, Suriye gizli servisi, İran gizli servisi, Amerikalılar, İngilizler, Almanlar hepsi bir arada “yeni Türkiye’’ye savaş açmışlardı ve aslında orada ümmet savaşıyordu. Zaten “Reis”de birkaç gün önce yaptığı bir konuşmada, ölen güvenlik görevlilerinin “ümmetin vahdeti” adına öldüğünü söylemekten çekinmedi. Çözüm masasında sağlanamayan İslam kardeşliği, tankla tüfekle sağlanacaktı demek ki!

İktidarın çatışmaların yeniden başlamasının ardından İslamcı söylemine eklediği milliyetçilik ve militarizm, MHP’nin altını hızla oydu ve erime sürecini başlattı. AKP diğer sağ partilere yaptığı şeyi şimdi MHP’ye yöneltiyor, milliyetçiliğin de asli sahibi ve taşıyıcısı olduğunu söyleyerek, MHP’nin varlık nedenini ortadan kaldırıyordu.

Bugün MHP tam da bunun krizini yaşıyor. İktidar, siyaseti bütünüyle dost-düşman eksenine indirgediği ve “Ya bizdensin ya onlardan” söylemini güçlü bir şekilde pratiğe dökebildiği için MHP yönetimi de ne yapacağını bilemiyor ve elde “terörle mücadeleye destek” adı altında, “devlet ve millet adına kendini feda eden parti” imajına oynamaktan başka bir seçenek kalmıyor.

Peki bu bir işe yaracak mı? Şüphesiz ki hayır. Bir yandan parti içi muhalefetin basıncı, öte yandan iktidarın MHP’yi yutma/marjinalleştirme hamlesi MHP açısından dönüşü olmayan bir yola girildiğini gösteriyor. Yargıtay’dan “Kurultay yapılamaz” kararı çıksa bile, bu saatten sonra MHP’de ve Türk sağında birtakım kırılmalar yaşanacağını, bunun da “rejim değişikliği” sürecini doğrudan etkileyeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek bulunmuyor.

Yazarın Diğer Yazıları