AKP politikalarının, İttihatçılıkla ve Kemalizm’le benzerliğine bakıp da “AKP, İslamcı değil” demeyin. Çünkü İslamcılık da diğerleri de insanı ve adaleti değil devleti, gücü ve iktidarı merkezine alan, tepeden inme devlet gücü ile tek tip bir millet oluşturmayı amaçlayan birbirine çok benzeyen modern ideolojilerdir. İslamcılık bir din değildir ama olsaydı, tanrısı devlet olurdu!

Kemalizm, aydınlanmayı, moderniteyi ve pozitivizmi açıktan referans alırken, İslamcılık, İslami değerleri referans alıyor görünür. Ancak, bu sadece slogandadır. Zira, İslam’ın kişi irade ve hürriyetine, çoğulculuğa, herkesi olduğu gibi kabul etmeye, imanın Allah’la kul arasında bir tercih meselesi olmasına, adalete, liyakate, mazlumlarla dayanışmaya ve çevresine faydalı iyi insan olmaya verdiği önem, İslamcıların çok büyük çoğunluğu için teferruattır. İslamcıların iktidarı elde ettikten sonra bu değerleri hayata geçirmek yönünde bir gayreti bugüne kadar dünyanın hiç bir yerinde gözlemlenmemiştir. Slogana değil icraata bakılır!

Sadece İslamcılar değil mütedeyyin Müslümanlar da, İslam anlayışlarının siyasete bakan yönünü ciddi, detaylı ve sahici bir şekilde yeniden okumaya tabi tutmazlarsa, hepsinin sonunda geleceği yer, AKP’nin vardığı güç-iktidar-devlet merkezli, adaletsiz, tepeden inmeci, hoşgörüsüz, eşit vatandaşlığı pratikte yadsıyan, dine dayalı ayrımcılık yapan ve liyakati değil “sadakati” asıl kriter kabul eden yönetim modelidir.

Zira, Müslüman siyaset teorisi kendini yenileyememiş ve monarşilerin, saltanatın en iyi ya da ehvenişer sayıldığı dönemlerdeki hali ile kalmıştır. Müslüman siyaset teorisinin, iktidarın şiddetsiz el değiştirmesi ile ilgili babadan-oğula geçme dışında oturmuş ve hem metodolojisi ile hem de enstrümanları ile detaylıca tanımlanmış bir modellemesi yoktur. Mesela, muhtardan devlet başkanına, yönetici kadroların seçimle gelmesi caiz midir, vacip midir, farz mıdır?

Aynı şekilde, “emr-i bil ma’ruf”un fazileti söylemi dışında, İslam’da siyasal muhalefetin meşru olarak görüldüğü ve anayasal olarak aktör, kurum ve metotları ile formüle edilecek bir kıvama getirildiği ana akım fıkhî bir formülasyon yoktur. Yine, siyasi olaylarla ilgili karar alımında “istişare” denilen ama tamamen müphem ve muallak kalmış kavram da gerektiği gibi geliştirilip, hukuksal ve anayasal bir yetkinliğe ulaştırılmamıştır.  Yöneticiler herkesin fikrini hür bir ortamda adilane dinlese bile (ki bu çok nadirdir), son kararı kendileri mi verecektir?

İnsanların, kendilerine etki eden dünyevi ve siyasi konularda hür ve eşit bireyler olarak oylarının sayılarak karar alınması şart mıdır, teferruat mıdır? Yoksa, yönetici, lider, imam vs. “yukarıdan” gelen hakikatin tekelini elinde tutan kişi olarak kanaatleri dinlese de sonuçta tek karar alıcı olan kişi midir? Bu yöneticinin kararları ve performansı, hangi şeffaflıkta ve hangi siyasi metot, mekanizma ve enstrümanlarla ve kimlerce denetlenecektir? Başta “iyi” ya da “bizden” yöneticilerin olması yeterli midir?

Müslüman siyasetinin hedefi de, anayasal tasavvuru da, devlet-toplum-din ilişkilerine ve eşit vatandaşlığa bakışı da net değildir. Bu konularla ilgili İslam alimlerinin, düşünürlerinin çoğunluğunun üzerinde genel olarak mutabık kaldıkları temel kurallar yok. Yani, yapılan onca hamasete rağmen, bu alan neredeyse tamamen boş. Boş olunca da kafalarında acayip büyük ideolojileri ve kurtarıcı iddiaları olan ama bir kurumun, birimin, ünitenin ya da ülkenin başına gelince tiran kesilen Müslümanlar eksik olmuyor!

AKP fiyaskosu, keşke en azından insanlığın gelişimine ve toplumların kompleksleşmesine oranla Müslüman siyaset felsefesi ve teorisinin (eğer varsa!) çağın gerisinde kalmış olması gerçeği ile yüzleşmemize sebep olsa!


Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×