Bugun...


İslamcılık Tartışması ve DAIŞ
Bu kısa yazıda İslamcılık tartışmasına girecek değiliz. Ancak İslam ve Müslümanların tebrie ve takdiri namına bir şerhin düşülmesinde fayda görüyorum. İslam dünyasında cehaletin yaygınlaşması, münkir ve münafıkların müdahaleleri neticesinde yapay bir kısım ürünler yerli mal gibi piyasaya sürülüp, Müslüman evlatları aldatılmış, İslam toplumunun ahenk ve intizamı bozulmuştur. Bugün İslamcılık eleştirilerinin önemli bir kısmı buna ilişkindir ki, bunu hormonlu İslamcılık olarak nitelemek mümkündür.

facebook-paylas
Tarih: 20-02-2016 00:13
İslamcılık Tartışması ve DAIŞ
+ -

İslamcılık kavramı konusunda farklı tanımlar var. Bazılarına göre her Müslüman aslında İslamcı iken, bazı tanımlara göre ise hakiki anlamda Müslüman olmak İslamcılık’a mesafeli olmayı gerektiriyor.

Tüm tanımların doğru tarafları var. Ancak neredeyse hiçbiri tümü temsil etmiyor. Bu nedenle İslamcı kavramını tümden kabul veya reddetmenin doğru olmadığını düşünüyorum.

Şayet İslamcılık, İslam’ın sosyal ve siyasal mesajını yaymak ve yerleşmesine çalışmak ise her Müslüman aynı zamanda İslamcı’dır. Çünkü İslam ahlak, ibadet ve siyasetiyle bir bütündür.

Şayet İslamcılık hangi niyetle olursa olsun, dini kullanarak siyasi alan açmak, güç devşirmek ve seküler ideolojileri dini makyajlarla taklid etmek ise, bu Müslümanlıktan ayrıdır. Bu, yapay ve hormonal bir girişimdir. Müslümanlık her türlü yapaylık ve dış müdahale barındıran hormonal şekillenmeden uzaktır.

İslam Kur’an’la vazedilmiş, Hazreti Peygamber Müslümanlığın ne şekilde yaşanacağını model hayatıyla göstermiştir. Yine İslam’ın mütekâmil manada nasıl yaşanması gerektiği ehl-i beyt imamları başta olmak üzere mezhep imamları, müctehidler, müceddidler ve meşayih tarafından ortaya konulmuştur.

Bu kısa yazıda İslamcılık tartışmasına girecek değiliz. Ancak İslam ve Müslümanların tebrie ve takdiri namına bir şerhin düşülmesinde fayda görüyorum. İslam dünyasında cehaletin yaygınlaşması, münkir ve münafıkların müdahaleleri neticesinde yapay bir kısım ürünler yerli mal gibi piyasaya sürülüp, Müslüman evlatları aldatılmış, İslam toplumunun ahenk ve intizamı bozulmuştur. Bugün İslamcılık eleştirilerinin önemli bir kısmı buna ilişkindir ki, bunu hormonlu İslamcılık olarak nitelemek mümkündür.

Hormonlu İslamcılar’ı oluşturan kişi, grup, cemaat, örgüt ve partilerin önemli bir kısmı doğal/mecrasında bir Müslümanlıktan uzaktır. Bir kısmı tamamen yapay şartlarda ortaya çıkarılmış hormonal ürünler iken, bir kısmı ise düşmanlarının negatif etkileriyle kimyası bozulmuş olanlardır.

Bin dört yüz yıllık İslamî gelenek, silsile ve İslam kültür külliyatından uzak yetişen ve bu kültüre yabancı olup İslamcı olarak bilinenler, hormonlu İslamcılardır. Bu gelenek ve kültürle belli düzeyde içli-dışlı olmakla beraber maruz kaldığı dış müdahaleler neticesinde farklı kulvarlara evrilenler de hormonlu İslamcıların bir diğer versiyonudur.

1789 Fransız ihtilalinden sonra tüm dünyada revaç bulan materyalizm rüzgârı, Avrupa’nın sanayi ve teknoloji üzerinden elde ettiği maddi üstünlük ve Rusya’dan dünyaya yayılan Komünizm, İslam dünyasında ve Müslümanlar üzerinde büyük etkiler meydana getirdi.

Denebilir ki bu rüzgârların etkisinden korunabilen, taklidî bağlılığın da etkisiyle daha çok tarikatlar oldu. Nakşibendilik bunda baş rol oynadı. İkinci halkayı ise tarikat geleneğine murtabıt dairede bulunanlar oluşturdu. Bunlar da İslam dünyasında farklı isimlerde tebarüz etti. Türkiye ve Kürdistan’da Nur Ekolü bunun en önemli örneğini oluşturur.

İslamcı olarak nitelenebilecek olanlar ise bu kültür ve gelenekten uzak, modern kurumlar ve gazete-dergi gibi yayın organları etrafında örgütlenerek yayıldı. Bu örgütlenmelerin başını çeken kimselerin önemli bir kısmı yıpranmış bir geçmişten geliyor ve İslami camiada başı çekiyordu. Her ne kadar tarikata eklemlenmeye çalışmışsa da Türkiye’de Necip Fazıl bunun önemli örneklerindendir.

Savrulmanın farkında olan Erbakan Hoca da tarikat bağı üzerinden kadim İslam gelenek ve kültürüyle bağını koruyarak savrulmaları minimize etmek istemiştir.

İslamcılar bahsettiğimiz iki rüzgârın etkisiyle savrulanlardır. Etki-tepki denkleminde varlık bulan bu kişi ve gruplar, temel İslami kaynaklardan mahrumiyetin de etkisiyle yüzeysel-sathi bir İslam anlayışını kuşanıp büyük oranda, karşı durdukları rüzgârları taklit ederek yollarını bulmaya çalıştı. Görünüşte bir numaralı düşmanı olmasına rağmen gerçekte dolaylı veya direk o rüzgârların etkisiyle metotlar geliştirdi.

Onların sloganlarını uyarlayarak yol almaya çalıştı. O sloganların kadim İslam geleneği ve Müslümanlıkla ne kadar örtüştüğü ya önemsenmedi veya üzerinde düşünüp tartışacak zaman olmadı.

Zamanla bu akım iyice pak İslam’ın ve Müslümanlığın ana hattından uzaklaştı. Bu kimselerde tebarüz eden “din”, seküler/maddi yönü manevi tarafına ağır basan bir din oldu. İnsandan çok ideoloji, ahlaktan çok aidiyet önemsendi. Allah’ın isim ve sıfatları ve bunların tecellilerinden çok, iktidar ve siyaset ilgi odağı oldu. Ve hormonlu İslamcılık belirginleşti.

Hormonlu İslamcılık olarak nitelediğimiz, eleştirilen anlamdaki İslamcılık, bir düşmanlık-karşıtlık ideolojisi ve huruçtur. Bu huruçta ahlaktan çok politika, ilkelerden çok düşmanlık önem taşır ve övülür. Adeta düşmanlık ettiği odağın kötü bir kopyasıdır. Bu kopya İslam ismi ve sembolleriyle makyajlandı. Bu nedenle, geçirdiği travmalar neticesinde kimyası bozulmuş kesimleri cezbetti ve amansız birer savunucusuna dönüştürdü.

Fransız İhtilalinin merkeze koyduğu iktidar-güç, hormonlu İslamcılar tarafından da dinin merkezine konuldu. Din adeta iktidar-güç kapsamında yorumlandı. Sosyalizmin “Tek yol devrim” sloganı dinileştirildi ve devrim fikri öne çıktı. 1979 yılında İran’da gerçekleşen inkılap da bu söylem ve slogana ivme kazandırdı. İslamcılar İslam’ın hâkimiyetini devrim üzerinden gerçekleştireceklerine inandı.

Her ne kadar İran’daki inkılab, Afganistan ve Çeçenistan’daki Rus işgaline direniş bu söylem ve sloganlara ivme kazandırdıysa da bunları doğuran ana saikler değildir. Bu söylem ve sloganların menşei Avrupa materyalizmi ve sosyalist ideolojidir.

Örgütler üzerinden temsilini sağlayan sosyalist ideoloji önemli düzeyde taklit edildi. Dev-genç’in, içinde İslam-Müslüman kelimeleri geçen kopyaları ortaya çıktı. Duvar yazıları üzerinden bir mücadele serüveni gelişti. Pankartlar, afişler, slogan ve kavgalar davanın önemli ve öncelikli ritüelleri arasına girdi.

Sol örgütlerin istihbarat ve infaz pratikleri uyarlandı. Yapılan her şey bazı İslami kavramlar ve Hazreti Peygamberin hayatından örneklerle adeta vaftiz edilerek İslamileştirildi!

İslamcılık giyim-kuşamda bile önemli oranda sol-seküler ideolojilere öykündü. Kitaplar, müzikler, gösteri ve etkinlikler yoğun bir şekilde taklid edildi.

Cehalet, yenilgi psikolojisi ve aşağılık kompleksi bu taklid ve öykünmeyi daha da derinleştirip yerleşik hale getirdi.

Sıcak savaş bölgelerinde bulunmayan Sosyalistlerin Filistin cephesiyle İslam dünyasında emperyalizme karşı savaş pratikleri, benzer şekilde sıcak savaş cephesinde bulunmayan Müslüman gençlerin katıldığı Afganistan, Çeçenistan ve Bosna cephelerinde yaşandı. (Üsame Bin Ladin’in Doğu’nun Che Guaverası olarak gösterildiğini hatırlayalım.)

Sol-seküler ideolojilerin anarşist pratikleri kıtalden ayrı bir anlam ve kapsama sahip olan cihad kavramıyla İslamcılığa uyarlandı.

Son dönemde olduğu gibi, zaman zaman açıktan tartışılan İslamcılık ve ajanlık tartışmaları da bu akımın önemli oranda hormonal bir üretim olduğunu ve ciddi müdahaleler sonucu şekillendirildiğini ortaya koymaktadır.

Radikal-uç bir zeminde ifadesini bulan bu akıma ivme kazandıran, Mısır ve Pakistan menşeli Vehhabi-Selefi çizgiye yakın eserlerin bizzat istihbarat birimleri tarafından 70’lerde tercüme ettirilmesine ilişkin dikkate değer anlatımlar da buna işaret etmektedir.

Yereldeki tıkanıklıklar, yerleşik rejimlerin dolaylı katkısı ve sıcak savaş cepheleri İslamcılığın enternasyonalist boyutuna güç kattı. Derken bu anlayışın zirvesi olarak El-Kaide ortaya çıktı.

Dünyanın dört bir yanında Müslüman kitleler, tam da doğalarına uygun şekilde dışarıdan gelen işgalci kuvvetlere karşı cihad ve mücahidleri destekledi, dua etti. Afganistan ve Çeçenistan’da Rusya, Bosna’da Sırbistan, Filistin’de İsrail, son olarak Irak ve Afganistan’da Amerika gibi dış bir işgalciyle ve bunlarla mücadele etmek bir faziletti.

Ancak Müslümanlar hiçbir zaman Afganistan’daki mücahid gruplarının her ne sebeple olursa olsun birbiriyle mücadelesini, Cezayir’deki iç infazları, Filistin’de Hamas-El Fetih kavgasını, Irak’taki El Kaide-Şia çatışmasını, Çeçenistan’daki farklı fraksiyonların düşmanlığını benimsemedi ve desteklemedi.

Savaşın doğurduğu travmalar el-Kaide’de en yüksek perdeden temsilini bulan cihad hareketlerini günden günü farklı boyutlara taşıdı.

Ve nihayet DAIŞ ortaya çıktı. Hormonlu İslamcılığın en şedit sonucu. Artık ateş topu gibi bir Frankeştayn’ı vardı İslam coğrafyasının. Bu Frankeştayn ABD’nin işgalleri ve İsrail zulmünden güç buluyor; ancak oluk oluk Müslüman kanı akıtıyordu. Şii Müslümanlar onlar için tam anlamıyla “Rafızi Mürtedler” idi ve öncelikle yok edilmeleri gerekiyordu. Kısa bir süre sonra Arap faşizminin ana akımı Baas’ın da katkılarıyla Kürdler de yok edilmesi gereken önceliklere eklendi.

Müslüman coğrafyasında iktidar, grup, kavim ve mezhep temelinde çatışmalar başladı. Onulmaz bir kaosun belirtileri daha güçlü şekilde görüldü.

Özet itibariyle eleştirilen anlamdaki İslamcılığın gelişimi ve vardığı yer bu şekilde. Bu gidişat Müslümanları endişeye sevkedip düşündürmeli. Kadim İslam geleneği ve kültür külliyatından uzak, doğal mecrasından koparılmışortalama Müslümanlığı reddeden bu zihniyet Müslümanlar tarafından sorgulanıp mahkûm edilmelidir. Aksi taktirde İslam ve Müslümanlar bundan büyük zarar görecektir.

Nursi gibi, milletin geri kalmışlığından yüreği yanan kimseler feryad ederek İslamiyet’in özü ve esasını bir kenara bırakıp kabuk ve dışına tutunan aldanmışlara dur demeli.

Müslümanlar İslamiyet’in dosdoğru yolunu göstermek suretiyle din düşmanlarının oluşturduğu şüpheleri gidermeli, sadık-ı ahmak (beyinsiz dost) unvanını hakkeden ifratkar ve zahirperestlerin kuruntularını reddedip asılsızlığını göstermeli, İslamiyet’in elmas kılıncını cilalamalı, saykal vurmalıdır.

Tabii mecrasındaki Müslümanlık ve İslam, modern vasıtaları daha yaygın kullanmak suretiyle daha görünür hale gelmeli ve Müslüman toplumlarda maksimum düzeyde yaygınlaşması ve yerleşik hale gelmesi için çaba gösterilmelidir. Buna da kimyası bozulmamış, doğal ortamın ürünü Müslüman şahsiyet, eser ve hareketler öncülük etmelidir.

İhvan’ın gelenekle barışık fraksiyonu, Ehl-i beyt mektebinin mezhepçilikten uzak okuması, Nakşibendilik, tarikatlar ve bunların mecrasından koparılmadan çağa uyarlanmış hali olan Nur Hareketi Türkiye ve Kürdistan başta olmak üzere İslam dünyasında Müslümanların temsilinde başat aktör olmalıdır.

Müslümanlar, insanı maddeye indirgeyen materyalist felsefe ve ideolojilerle mücadele ettikleri gibi, bu ideolojilerin uyarlanmış versiyon ve etkileriyle de mücadele etmeli, Müslüman bünyeyle oynanmasına imkan verilmemelidir.

Bu gerçekleştirilebilirse Müslüman evlatları ve fedakâr gençler savrulmalardan korunacak, dinamik bir enerji doğru bir şekilde Müslümanların ve insanlığın hizmetine sunulacaktır. Ve işte o zaman insanlar fevc fevc İslamiyet’e akın edecek; en yüksek ve gür seda, her yönüyle sulh ve selamet olan İslamiyet’in sedası olacaktır.

[ Necat Özdemir - Yazar/ Avukat ]




Bu haber 712 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI