Alıntı, Fikir

İntikamdan arta kalan: İslamcılığın mirası ne olacak?

or1
Gazeteport.com’dan alıntılanmıştır…

İslamcılığın intikamcı bir ideoloji olduğu 2000’lerin ortalarından itibaren konuşulmaya başlandı Türkiye’de. Oysa daha birkaç yıl öncesinde AKP, dindarların demokrasiye yapacakları bir katkı olarak görülüyordu. Ilımlı İslamcılık’ın yerini intikamcı İslamcılığa bıraktığına dair ilk işaretler kentsel dönüşümle geldi. Nihayet dindar kesimler elde ettikleri finansal zenginlikle şehrin ve ekonominin merkezlerine talip olmaya başlamış, bu merkezleri oralarda kalıcılaşmalarını sağlayacak mekanizmalarla muhafaza etmeye koyulmuşlardı. Merkezdeki görünürlük söz konusu finansal zenginliğin nasıl elde edildiğine ilişkin işaretler de taşıyordu. Tıpkı daha önce dindar olmayanların yaptıkları gibi kuralları hiçe sayıyor ya da elde ettikleri siyasal güçle kimi zaman kendi koydukları kuralları, düzenlemeleri ortadan kaldırarak, hiçe sayarak minareyi kılıfa uyduruyorlardı. Dindarlığın siyasal temsiline soyunan İslamcılık’ın en çok beslendiği söylemsel kaynaklardan biri ülkenin her kesiminin dûçar olduğu bölüşüm adaletsizliğinden dindarların aldıkları paydı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “herkes için kalkınma” vaadi bu mağduriyet söyleminin gölgesinde “herkes”i önce yalnızca dindarlardan, sonra dindarlar arasında da yalnızca kendisiyle işbirliği yapanlardan ibaret gören bir dışlama siyasetine evrildi. Dışlama siyaseti görünürleştikçe de başlangıçtaki “ılımlı” İslamcılık’ın yerini “intikamcı İslamcılık” aldı.
2000’lerin ortalarından bu yana İslamcılık -Türkiye’de- sınıfsal piramidin tabanından yukarıya doğru yapılan bir ekonomik, kültürel ve siyasal paylaşım mücadelesinin adresi olmaktan vazgeçti. İslamcıların sahip oldukları siyasal meşruiyeti ekonomik kazanımlara tercüme etmek için geliştirdikleri (aslında öncekilerden devraldıkları) yöntemler İslamcılığı, piramidin tepesinde (orada daha önce varolanlara ve ayrım gözetmeksizin aşağıdakilere karşı) sürdürülen kuralsız savaşın taraflarından birinin söylemsel silahına dönüştürdü. Artık İslamcılık’ın, -Türkiye’de- büyük meblağlarda paraların, kocaman kamu arazilerinin, devasa ihalelerin yukarıda sözünü ettiğim sınırlı “herkes”e pay edilmesini meşrulaştıran bir ideolojik araç, birkaç on yılda üretilmiş bir üst sınıfın kendi iktidarını sağlamlaştırdığı bir söylemsel zemin olmanın ötesinde bir anlamı ve karşılığı yok. İslamcılık’ın tam da bu aşamada, yani dindarlığın siyasal temsilciliğine soyunmak suretiyle ürettiği toplumsal meşruiyeti kaybettiği noktada, alabildiğine intikamcı bir dile bürünmesi bu yüzden kaçınılmazdı.
Sözünü ettiğim zemin kaybı, AKP’nin Gezi Protestoları esnasında ve sonrasında sergilediği şiddetle başlayıp, 7 Haziran seçimleri sonrasında Kürtlere karşı geliştirdiği düşmanlık siyasetiyle iki eşik daha atladı. Gezi, AKP tarzı İslamcılık’ın farklı toplumsal kesimlere ve siyasal taleplere yönelik içleyici, dahil edici siyasetinin çoktan sona erdiğinin; 7 Haziran sonrasında Kürtlere karşı başlatılan savaş ise kendi dairesinin dışında bıraktıklarına neyi reva gördüğünün işaretiydi. Fakat bu iki eşiğin aşılması sonrasında gördüklerimiz AKP’nin İslamcılık yorumu ile devlet aygıtının ne tür bir etkileşim içinde olduğunu da anlamamızı sağladı. 11 yıllık iktidarı boyunca AKP İslamcılığının devlet aygıtı içinde nasıl bir dönüşüm geçirdiğini 2013’teki Gezi protestoları esnasında ve sonrasında, devletin AKP İslamcılığı ile 13 yıl süren (öncesi de var ama) etkileşimi esnasında geçirdiği dönüşümü ise 7 Haziran sonrasında gördük (kabaca, aslında bu karşılıklı dönüşümün işaretleri çok önceden ve gündelik hayatın her alanında hissediliyor idi.)
AKP, devletin dindarlara yönelik dışlayıcı söylemini seküler kesimlere aşağı yukarı bir zamanlar devletin dindarlar için kurduğu cümleleri tersine çevirerek tekrar etmeye başladı Gezi esnasında. 7 Haziran sonrasında ise rafa kaldırılmış gibi görünen Türk-İslam sentezinden doğan boşluğu, İslam-Türk senteziyle nasıl doldurduğuna şahit olduk.
Bütün bunlar olurken AKP’nin yapmadığı tek şey inkârcı bir dil geliştirmek oldu. Hiçbir zaman “biz yolsuzluk yapmadık” demediler. İki argümanları vardı yolsuzluk iddiaları karşısında: “Bizden önce de yapılıyordu” ve “İş üretiyoruz, hizmet ediyoruz.” Kürtlere açılan savaş konusunda da asla inkârcı olmadılar. Aksine, AKP’ye yönelik bir eleştiri gibi duyageldiğimiz “1990’lara döndük” tespiti yardımlarına koştu: “Tabii ya, 1990’larda da böyleydi hayat, bizim ürettiğimiz bir kötülük değil bu, üstelik artık cezalandırılmasalar da failler belli ve anneler kendi dillerinde ağıt yakabiliyorlar.” Bu argümana eklenen son tamlama ise, “rutin uygulama” oldu. Özel harekat polisleri tarafından vahşice öldürülmüş bir gencin cesedinin, bir akrebin arkasında sürüklenmesi haline gerekçesi idi “rutin uygulama.” Bütün bu süreçte İslamcılık ve devlet nihayet intikamcılık ortak paydasında birbirlerini tamamladılar.
“İntikamcılık” ortak paydasında son aşamasına varan bu derin dönüşümün kimin için ne anlama geleceğini, bu dönüşüm esnasında alınan siyasal pozisyonlar çerçevesinde verilecek siyasal mücadeleler belirleyecek. Fakat galiba uzun vadede bu dönüşümün en yakıcı sonuçlarıyla baş başa kalacak olanlar yine dindarlar. Haşa, dindarlar için hep birlikte üzülelim diye söylemiyorum, ne de kimseye “aman ha, sakın AKP’ye destek olmayın bakın başınıza neler gelecek” demek derdindeyim. Nihayetinde siyaset bir yatırım işi ve herkes ne ektiyse onu biçecek sonunda…
Ramazan Bayramı’nda, siyasi tercihlerinin gerekçelerini süsleyip püslemek yerine dürüstçe ifade etmekten hiç çekinmediği için bana her zaman ilham kaynağı olmuş bir büyüğümü ziyaret ettim. Gördüğü bütün olumsuzluklara rağmen neden AKP’yi desteklemeye devam ettiğini şöyle açıkladı: “Biliyorum bunlar da çalıyorlar ve çaldıklarını saklamak için yalan söylüyorlar. Ama bu defakilerin söyledikleri yalanlar gönlümü okşuyor. Kime, hangi yalan söylemeleri gerektiğini iyi biliyorlar.”
Bugüne kadar duyduğum en umutsuz cümlelerdi. Çürüme dile gelmiş konuşuyordu sanki. Çünkü çürüme yaptığının suç olduğunu bilerek çalmak, günah olduğunu bilerek yalan söylemek ve vakti gelip her şey açığa çıktığında cezaya ya da utanca razı olmak değil. Çürüme çalmanın hak, yalan söylemenin sevap olabileceğine, hırsızlığın ve yalanın “yüce” bir ideale hizmet edebileceğine inanmak. Siyasetçiler bunu hep yaparlar ve sokaktakiler de onların bunu nasılsa yapacaklarını bilerek gözetler, denetler, vakti geldiğinde cezalandırırlar. Sokak da mutlak masum değildir elbette, ama hiç değilse çalmamak ve doğru söylemek siyasal ve ahlaki hasletler olarak değerini korur orada. Zira sokağı var eden piyasanın mayası güvendir. Kimsenin birbirine güvenmediği yerde herkes aç kalır. Yani sokağın dürüstlük talebinin sebebi “yüce” değerlere bağlılık değil, ekonomik sürdürülebilirlik gereksinimidir. AKP örneğinde ise en “yüce” ve popüler ahlaki değerlere gönderme yapıp gündelik hayata olanca gücüyle dayattığı müdahalelere yine o “yüce’ ve popüler ahlaki değerleri gerekçe olarak gösteren bir ekipten söz ediyoruz. Ne var ki aynı parti, sokaktakilere ancak dürüstlük talebinden vazgeçmeleri durumunda ekonomik kalkınmadan pay alabileceklerini vazediyor. Buna rağmen, belki de bu sayede, geniş bir siyasi desteğe sahip ve ona bu desteği sağlayanlara da geriye kalanları hayatın her alanından sürgüne gönderme ve onları -cesetlerini bile- insanlıktan çıkarma talimatı veriyor. Bir başka deyişle çürümeyi tabana yayıyor.
Fakat kimse insanlıktan siyasal iktidarlar öyle istiyor diye çıkmıyor ve tarih, düşmanlarını insanlıktan çıkarmak isteyenlerin tüm siyasal ve ahlaki argümanlarıyla birlikte nasıl parçalandıklarına ilişkin örneklerle dolu. Ve bu parçalanmanın izleri AKP’de çoktandır ve giderek artan şiddette görünüyor, daha doğrusu AKP’den yayılan ve giderek artan şiddetin sebebi tam da bu parçalanma…
AKP’den bir tanıdığım, HDP’ye ve Kürtlere yönelik şiddetin sebebinin daha fazla oy almak değil, partiyi bir arada tutmak olduğunu söyledi geçenlerde. Aynı arkadaşım artık parti teşkilatlarında kimsenin birbiri ile uzun uzun sohbet edemediğini, çünkü kimsenin söylediği hangi sözün nereye gideceğini kestiremediğini de anlattı. 7 Haziran seçimleri öncesinde İstanbul’daki AKP teşkilatlarında kimsenin gazetecilere kendi adını vererek iki cümle demeç veremediğine tanık olmuştum. Çünkü edilen her cümlenin en üst düzeyde kontrol edilmesi gerekiyordu. Yani artık AKP’liler yoktu, AKP’lilerin yerini AKP almıştı çoktan. Aşırılaşan kontrol, en üst düzeydeki yerel parti yöneticilerinin sözlerini bile AKP’nin siyasi söyleminden dışlar hale getirmişti. Kadınlar susmuştu, gençler susmuştu. Konuştuğum yöneticilerin büyük çoğunluğu en fazla 10 yıldır partidelerdi. Oaha eskiler ve AKP’nin kuruluş felsefesini üretenler çoktan çekip gitmişlerdi ilçe teşkilatlarından. Geriye iktidarın ürettiği zenginlik ve güçten nasibini almak için ne gerekiyorsa yapmaya kararlı olanlar kalmıştı. Ama ne yapmaları, ne söylemeleri gerektiğine kendileri karar vermiyor, bir yerlerden talimat bekliyorlardı. Yani iktidardan pay alma kararlılığı, siyasi özgüvenin altını oyuyordu. Herhangi bir meselede soru sormaya başladığımda aldığım cevaplar çoğu zaman 2-3 cümleden oluşuyor, onlar da zaten Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmalardan kopyalanıyordu. Kimsenin, ilçe teşkilatlarındaki en üst düzey yöneticilerin bile AKP’nin siyasal argümanlarına tek cümle bile olsa özgün bir katkısı olmasına izin verilmiyordu. Siyasal birlik herkesin kelimesi kelimesine aynı cümleleri etmesiyle sağlanacak iş değil. Aksine herkesin kelimesi kelimesine aynı cümleleri ettiği yerde varlığından emin olabileceğiniz tek şey, radikal bir parçalanmayı ne pahasına olursa olsun saklamaya çalışan can havlidir.
Söylemek istediğim şu: AKP’nin artık ağyara da malum olan parçalanma süreci, bugüne kadar sağda defalarca gördüğümüz parçalanmalara benzemeyecek. Sağda birkaç siyasi partinin daha ortaya çıkması ile sonuçlanmayacak bu süreç. Daha doğrusu sonuç AKP’nin kurumsal olarak parçalanmasından ibaret kalmayacak. AKP, tabana yaydığı çürümeyle siyasi temsilciliğine soyunduğu dindarlığı ahlaki olarak da parçalamış durumda. Çünkü dindarları devlete ve piyasaya kendi siyasal sermayesi olarak dahil edebilmesinin tek yolu buydu. AKP dağılırken bu parçalanmanın etkileri siyasi yelpazenin en marjinal köşelerinde bile hissedilecek, hatta çoktandır hissediliyor. Fakat AKP tarzı İslamcılık’a ve onun yarattığı ahlaki parçalanmaya yekten teslim olmuş dindarları, alınlarına sürülmüş bu koyu kırmızı leke ile ne yapacakları sorusu bekliyor olacak maceranın sonunda. Bir kez daha toparlanıp herkesin dahil olduğu bir gelecek tahayyül etmeye kim bilir ne zaman cesaret edebilecekler? Çocuklarına bırakacakları mirasta evler, arabalar, biraz nakit ve yüklü kredi borçlarının yanında, temiz bir isim ve inandırıcılığı ikbale kurban edilmemiş bir din olacak mı?

Jiyan'ı sosyal ağlarda takip edin.