Hasbîlik ile Hesabîlik arasında

“Hak talebi garipliktir” hadisinin belirttiği üzere hak talebi, düşman kazanma sürecine giriş, Müslüman zihinlerin darmadağınık olduğu günümüzde ehl-i sünneti tavizsiz savunmak, neredeyse herkesle karşı karşıya gelme riskini göze almak demektir.

12 Temmuz 2015 tarihli Star Açık Görüş’te yayınlanan ‘Sünnîlik ile Haşhaşîlik arasında İslâmcılık’ başlıklı yazımızla başlayan İslâmcılık tartışması, giderek Nurculuk tartışmasına sürüklendi. Kimilerine göre herkesin ‘eteğindeki taşları dökme’ zamanı geldi. Kimilerine göre bizimki ‘Geç kalmış ve biraz da siyasî konjonktüre uygun düşse de tamamen yersiz ve haksız olmayan’ bir eleştiriydi. Bazı Nurcu gazeteciler, bizimle birlikte yayın grubunu da töhmet altında bırakacak operasyon imalarında bulundular. Hâlbuki bizim eleştirimiz, birtakım çevrelerin alevlendirdiği İslâmcılık tartışmasına katkı olarak yazdığımız yazıya verilen duygusal tepkilere karşılık olarak tamamen şahsî görüşümüzden kaynaklanan hasbî bir eleştiriydi; İslâmcılık tartışmasının seyri, bizi kasd edilmemiş bir Nurculuk tartışmasına sürüklemişti.

Kasd edilmemiş bir Nurculuk tartışmasına yol açan İslâmcılıkla ilgili yazımızın zamanlamasıyla ilgili zaten açıklama yapmıştım. İmam olan rahmetli babam Niyazi Gencer’in kitaplığında bulunan Said Nursî’nin Küçük Sözler adlı eseriyle 1978 yılında henüz 10 yaşındayken tanışmıştım. Daha sonra girdiğim İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde gördüğüm tahsil, o tür eserleri anlamayı kolaylaştırdı. İlerleyen yıllarda Risâle-i Nur Külliyatı’nın ana eserlerini edinerek okumaya başladım. Henüz 14-15 yaşlarında Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat’ı vasıtasıyla merhûm Ahmed Naim’in hadis usulüne dair oldukça ağır ve hacimli Tecrid-i Sarih Tercüme ve Şerhi mukaddimesini adamakallı okuduğum için Risâle-i Nur Külliyatı’nı anlamakta zorlanmadım. O yıllarda dünya ve ahireti, nefsini ve Rabbini tanımak için ilme can atan bir genç olarak Risâle-i Nur’un poetik ve diyalektik üslubu beni de cezb etmişti.

Ancak bilahare Nursî’nin Sikke-i Tasdîk-i Ğaybî adlı eserini okuyunca kanaatim olumsuz yönde değişti. Çünkü İslâm tarihinde hiçbir âlim, böyle iddialarda bulunmamıştı. Ancak Nurculukta genç yaşlarda fark ettiğim bu problemi sadece yakın çevremle paylaşarak fitneye mahal vermemek için yazıya dökmedim. Hatta iktisat veya işletme değil, ağırlıklı olarak modern İslâm çalışan bir ilim adamı olduğum halde vardığım sonuçları, dile getirmem gereken hakikatleri bile ‘vakt-i merhûn’una kadar erteledim. Hakikatleri beyan için beklenen vakt-i merhûn, 2015 yılıymış. Türkiye’de 1960’lı yılların sonunda başlayan İslâmcılık, milliyetçilik, fundamentalizm, Sünnîlik, Protestanlık, muhafazakârlık gibi kimlik hatları arasındaki ayrışma, dinî tutumları sorgulama süreci sonunda kaçınılmaz olarak Nurculuk ve Gülenciliğe dayandı. Hakikatlerin beyanları ilanihaye ertelenemezdi.

“Hak talebi garipliktir” hadisinin belirttiği üzere hak talebi, düşman kazanma sürecine giriş, Müslüman zihinlerin darmadağınık olduğu günümüzde ehl-i sünneti tavizsiz savunmak, neredeyse herkesle karşı karşıya gelme riskini göze almak demektir. Gerçekten ben, birilerinin yaptığı gibi Nur camiasına mavi boncuk dağıtarak gemimi yürütmeyi bilmez miydim? Durup dururken niçin bu kadar insanı karşıma almak isteyeyim? Demek ki biz hak adına arı kovanına çomak sokmayı göze aldık.

Şimdiye kadar sadece iki isimden, Şahin Doğan ile Mücahit Bilici’den düzgün cevaplar geldi. Bizim Star Açık Görüş’te çıkan ilk iki yazımızda din, cemaat, siyaset ilişkilerine dair tartışmalı değerlendirmelerde bulunduğumuzdan söz eden Bilici, “Tartışılacak konular hem çok, hem de çetrefil olduğu için bu kısa yazıda bir iki noktaya değinmek isterim” demiştir. Buna karşılık bazı Nurcu kardeşlerimiz, fikre fikirle karşılık verme aczine düşenlerin yaptığı gibi çareyi tezyif (değersizleştirme), itham (niyet okuması) ve saldırıda bulmaktadırlar.

Nurculukta genç yaşlarda fark ettiğim problemi fitneye mahal vermemek için yazıya dökmekten kaçındığım gibi, “Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir” hadisince Nur camiası mensuplarını da hep kardeş olarak gördüm. Zira R. Nur’da problem görmek, İslâm kardeşliğinin hilafına Nurcuları ‘öteki’ görmeyi gerektirmez. Özellikle birine hep dostça yaklaştım; hatta birlikte katıldığımız bazı panel ve sempozyumlara davet için organizatörlere ismini ben verdim. Ancak biz hoşuna gitmeyen hakikatleri dile getirince bu arkadaş, bizden ‘eleman, malum eleman’ diye söz ettiği mesajlarıyla birden torbadaki fanatik yüzünü çıkardı. Her işimizi olduğu gibi, fırka taassubunun kardeşlik şuurunun önüne geçirilmesinin tipik örneğini oluşturan bu tavrı da Allah’a havale ediyorum. Ben, her şeye rağmen tartışmalarda “kardeşlerimiz” diye hitap ederken Senai Demirci, Şahin Doğan gibi birkaç kişi dışında taarruza geçen Nur mensupları bizden ‘öteki’ olarak söz etmektedir. ‘İslâm kardeşliği’ sözünü dillerinden düşürmeyenlerin bu tavrı ne kadar traji-komik! Bu, mesiyanik hakkın inhisarı, iman ve cennetin temini anlayışında gizli bir tekfirciliğin tezahürü mü acaba?

Din, sünnet, tasavvuf

Eleştirenlerin yazılarımızda en çok takıldıkları noktalardan biri, Sünnîlik/Nakşibendîlik ilişkisidir. Onlara göre bu ilişkilendirme, fırkacılıktan başka bir şey değildir. Defeatle yaptığımız izahata rağmen devam eden bu fâhiş yanlış anlamanın sübjektif ve objektif iki sebebinden söz edebiliriz. Birinci sübjektif sebep, sözkonusu kardeşlerimizde bariz görülen fırka taassubudur. Gerçekten fırka taassubunun etkisiyle insanın duyguları aklının önüne geçince okuduğu en basit cümleyi bile anlayamaz; örneğin ikisi arasındaki büyük farkı gözden kaçırarak “Sünnîlik Nakşibendîlik gibi tarikatlarda tecessüm eder” sözümüzü “Sünnîlik Nakşibendîlikte tecessüm eder” olarak alır.

İkinci objektif sebep, çağımızda giderek hızlanan sekülerleşme sürecinin yol açtığı dinin yapısına total yabancılaşmadır. Gerçekten bugün ekseriyetiyle Müslüman aydınlarımızı bile dâhil edebileceğimiz bir seküler yabancılaşma sonucu din algımız körlerin fil tarifine benzer hale gelmiştir. Faruk Beşer’in tabiriyle ‘bilgi ishaliyle’ amelden uzaklaştığımız için bugün dinimizin mahiyet ve bünyesini kavrayamıyor, onu sadece tartışıyor, tartıştıkça da yabancılaşıyoruz. Hadistir, insan bildikleriyle amel ederse Allah bilmediklerini de öğretir, tersine amel etmezse bildiklerini de alır.

Ömür boyu süren İslâm’ı kavrama gayretimin sonunda şu formüle ulaştım: “Din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuftur.” ‘Din yolu’ndan kasıt, sünnetin usûl-i fıkıh kitaplarında yapılan ‘dinde tutulan yol’ (et-tarîkatü’l-meslûketü fi’d-dîn) şeklindeki klasik tarifidir; buna göre tasavvuf da ‘sünnette tutulan yol’ (et-tarîkatü’l-meslûketü fi’s-sünne) demektir. ‘Tarikat’ kelimesinin son ikisinin (sünnet, tasavvuf), ‘hikmet’ kelimesinin üçünün (din, sünnet, tasavvuf) de ortak adı olması, bu formülün doğruluğunu gösterir. İslâm tarihinde Hasan Basrî’den İmam-ı A’zam’a, Bağdadî’den Gazâlî’ye, İbnü’l-’Arabî’den İmam-ı Rabbânî’ye, Birgivî’den Süyûtî’ye, Fenârî’den Bursevî’ye, Erzurumî’den Hâdimî’ye, Âlûsî’den Gümüşhânevî’ye iki kanatlı (zü’l-cenâhayn, hem zahir, hem bâtın âlimi) âlimlerden birinde bile bu formüle aykırı bir şey bulunursa bütün iddialarımızdan vazgeçeriz.

Dinimizin yapısına ilişkin “Din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuftur” formülü esas alındıktan sonra tasavvufu belli bir çağda sünnete en bağlı diye yaygın kabul bulan herhangi bir tarikat ile temsil edebiliriz. Geleneksel dünya görüşüne göre din, beden gibi bir hiyerarşik bünyeye sahiptir. Bedendeki tek başlılık uyarınca özellikle Osmanlı gibi emperyal rejimlerde din de ‘tek başlı’ bir karakter kazanır. Örneğin Anadolu Selçukluları zamanında Hanefîlik ve Şâfi’îlik olarak iki mezhep tanınırken Osmanlı’da Hanefîlik hâkim mezhep kılınmıştır. Osmanlı’da fıkıhta Hanefîlik resmî, tasavvufta ise Halvetîlik gayr-i resmî olarak hâkimiyet kazanan mezhep ve tarikat olmuştur.

Osmanlı klasik çağının hâkim tarikatı Halvetîliğin yerini XIX. asırda Şâzelîlikle birlikte Nakşibendîlik almıştır. Asrın müceddidi Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, “tarikaten Nakşibendî, meşreben Şâzelîyim” derken, asrın halifesi Sultan Abdülhamid, Zâfir el-Medenî sayesinde Şâzelîliğe intisap etmiştir. Bu yüzden haydi Nakşibendîlik yerine Şâzelîliği ehl-i sünnetin hâkim tarikatı olarak alalım. Peki, Mısır’daki yaygınlığına karşılık çağdaş Türkiye’de Şâzelî tarikatı hayatta kalmış mıdır? “Din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuftur” formülüne dayalı bütün bu açıklamalara rağmen hâlâ “Sünnîlik/Nakşibendîlik özdeşleştirmesi yanlıştır” hezeyanına devam edenler olacak veya yeni bir “Sünnîlik/Şâzelîlik özdeşleştirmesi yanlıştır” hezeyanına kapılanlar çıkacak mı merak ediyorum.

Cevabı verilmeyen sorular

Nurcu kardeşlerin bize niyet okumasının ardından yaptıkları başlıca itiraz, ‘eleştirilerimizin orijinal olmadığı’dır. “Tek parti dönemi ve 27 Mayıs ilahiyatçılarının pişirdiği tezlerle gelen ezbere saldırılardan bıkan” şakirtler, taze eleştiriler istiyorlarmış! Bu argümandaki acziyet açıktır. Müslümanlar olarak gayemiz, orijinal eleştiriler bularak entelektüel egzersiz yapmak değildir. Bu eleştirilerin sürekli gündeme getirilmesi, Risâle-i Nur’da bir türlü cevabı verilemeyen soruların, çözülemeyen itikadî sorunların olduğunu gösterir.

Malum şakirde göre Nursî der ki: “Biz demiyoruz ki âyetin mânâ-yı sarîhi budur. Belki diyoruz ki mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var; bir tabakası da, mânâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ-yı işârî de bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları var. Risâle-i Nur dahî bu asırda o mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinden bir ferttir.” Güler misin ağlar mısın, zü’l-cenâhayn âlim Abdülhakîm Arvasî bu ‘incelikleri’ anlamadı da, daha Arapça bilmeyen bir şakirt mi anladı? !Zırva tevil götürmez! düsturuna rağmen her şeyi tevil etmeye kalkan biriyle neyi tartışabilirsiniz? Nursî adına tevil diye yaptığınız mugalatayı bırakarak şu soruya net cevap verin: “Risâle-i Nur talebeleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler” sözünün ifade ettiği Allah’ın mekrinden emniyetin ehl-i sünnet itikadına göre hükmü nedir? Müzakere imkânını belirleyecek olan bu soruya verilecek cevaptır, gerisi laf-ı güzâftır.

Bu bağlamda “Allah’ın Mekri-Bedri Gencer’in Nurculuk Eleştirisine Dair” başlıklı yazısındaki nezih üslubu, yapıcı yaklaşımı için Şahin Doğan kardeşime teşekkür ediyorum. Değerli kardeşim, bu yazımızı görmeden yazısını kaleme aldığı için “Din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuftur” formülüyle dindeki yerini açıkladığımız tasavvufa ilişkin modern sathî anlayışı tekrarlarken Risâle-i Nur’un mesiyanik problemini tevilde hayli zorlanıyor. Kardeşimiz, problemli yönleri kabul ettikten sonra çareyi bunları diğer cemaat ve tarikatlara teşmilde buluyor. Malum, iki yanlış bir doğru etmez, sû-i misal emsâl olmaz; yanlış kimden gelirse reddedilir. Ayrıca burada tarikat ile cemaati birbirine karıştırmamak lazım. Nakşibendîlik, şeriata, Kitap ve Sünnete en bağlı olarak İslâm ümmetinin kabulüne mazhar olmuş bir tarikat olduğu halde ona bağlı cemaatlerde inhiraflar olabilir. Ancak bizzat Nursî tarafından tarikat olduğu iddia edildiğinden Nurculuktaki problemler doğrudan ona bağlı cemaatlere sirayet eder.

Diğer taraftan kardeşimizin “Risâle-i Nur talebeleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler” sözünü tevili de tatminkâr olmaktan uzaktır. İslâm’da amelî ve özellikle itikadî hükümler, Nursi’nin ‘mânâ-yı sarîh’ dediği nassın ibaresinin delâletinden çıkarılır. Örneğin nassın ibaresinin delâleti ile nassın işaretinin delâleti çeliştiğinde daha kuvvetli olduğundan birinciyle sabit olan hüküm ikinciyle sabit olan hükme tercih edilir. Şu halde bu kadar kritik bir itikadî hüküm konusunda “Risâle-i Nur talebeleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler” sözünü mânâ-yı işârîyle tevil etmek, ‘gayr-i sathî okumak’ savunulabilir mi?

Bu arada Nurculukta mesiyanik damarın varlığını kabul eden Mücahit Bilici’nin “ancak Nurculuğun içinde son derece marjinal bir tema olup, Nurculuğun ana konusunu hiçbir şekilde oluşturmuyor” iddiası da boştur. Zira, iman meselesinde olduğu gibi, bir düşüncenin paradigmasını değerlendirmede niceliğe değil, niteliğe bakılır. Önemli olan, Sikke-i Tasdîk-i Ğaybî’nin Risâle-i Nur Külliyatı içinde tuttuğu yerin oranı değil, onda yatan mesiyanik damarın Nurculuğun paradigmasını oluşturmasıdır. “Biraz hamile olmaz” sözünün belirttiği gibi, böyle bir paradigmanın azı-çoğu, marjinali merkezîsi olmaz.

Fikri sathilik

 “Söyleyene değil, söyletene bak” düsturuyla eleştirilerimizi Nurculara inen bir ‘şefkat tokadı’ olarak hayra yoran Nur mensupları olsa da yaygın taassup hemen direnişe geçti. Nurcular, her ‘Nur eleştirisi’ni ‘Nurculara saldırı’ olarak görmekten vazgeçerek hakkaniyetle dile getirilen problemleri kabullenseler hareket daha da kabul ve kuvvet kazanır.

Görünen o ki Necip Fazıl, Cemil Meriç gibi birçok aydının dikkat çektiği Nurculuğun bu taassubu, bizzat camiadan özeleştiri yapanların itiraf ettiği ‘entelektüel sefalet’ten kaynaklanıyor. Örneğin Prof. Bünyami Ünal, bize kızan bir Nurcu ağabeyine “Adam, Nurcuların imanını değil entellektüel durağanlığını sorguluyor. Doğru da yapıyor. Bunun böyle olduğunu siz bilirsiniz” diyor. Risâle-i Nur kökenli beynelmilel şöhrete sahip bir ilim adamı dostum, Nurcu vakıflardan birinin başkanına “Nurcuların ilmen çökmüş durumda” olduğunu söylediğini, başkanın da buna çok bozulduğunu, gene bu yüzden Nursî’yi takdirinden Nurcuların hoşlandığı bir yazarımızın kendisine “Gel Risâle-i Nur’u Nurculardan kurtaralım” dediğini ifade etmişti.

Mücahit Bilici de bu hususta kitabın ortasından konuşuyor: “Said Nursi’nin eserlerindeki dinî ve fikrî derinliğin aksine Nurcu cemaatlerin çoğunda fikrî bir sathilik var. Onlarca sempozyum ve konferans yapıp, sadece zaten bilip duyageldiklerini farklı ağızlardan veya meşruiyet statülerinden tekraren duymayı bir kazanım olarak gördükleri için Gencer’in problemli eleştirilerine ekseriyetle duygusal tepkiler almış olması şaşırtıcı değil. Zira pek çok Nurcu maalesef, imanda ne kadar tahkikî ise, fikirde o kadar taklidî kalmıştır.” Camiadan muhakkık aydınlar yetiştirmeden hep yerli ve yabancı akademisyenlere siparişle zorlama sathî Nur incelemeleri yaptırmak, taşıma suyla değirmeni döndürmeye çalışmak değil midir?

Çağdaş Türk düşüncesiyle ilgili bir çalışmamızda Necip Fazıl’dan Nurettin Topçu’ya Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e çağdaş Türkiye’de önde gelen aydınların neredeyse tamamının doğrudan veya dolaylı olarak tasavvufî (Halvetî ve Nakşibendî) gelenekten etkilendiğini tespit ettik. Cumhuriyet devrinde Nakşi¬bendîlik, Arvasî, Bekkine, Ramazanoğlu, Kotku gibi şeyhler, Halvetîlik de Ahmed Tahir Memiş/Fethi Gemuhluoğlu ilişkisi sayesinde kültür hayatını beslemiştir. Sezai Karakoç örneğinde görüldüğü gibi, Cumhuriyet devri Müslüman aydınlarının neredeyse tamamı Nakşi¬bendî ile Halvetî vizyondan mülhem Kısakürek ile Gemuhluoğlu tarafından etkilenmiştir. Özellikle ‘adam yetiştirmeye’ kendini adayarak tasavvufun ahlakî vizyonunu Cumhuriyet devri Müslüman aydın nesline aşılayabilen, kültür hayatına yedirebilen Gemuhluoğlu gibi bir örnek ender görülür. Buna karşılık bahs ettiğim hocamız, Nursî’den sonra çıkan bir tane bile kayda değer Nur kökenli aydın hatırlamadığını söyledi. “Adam yerine nefer” yetiştirmeyi hedefleyen bütün cemaatlerin durumu budur. Karamsarlık ve ümitsizlik olarak algılanmasın ama eğer bugüne kadar yetiştirilememişse, sanallik ve banalliğin hakikati teslim aldığı, eğitimin neredeyse tamamen özünü kayb ettiği günümüzde bundan sonra adam yetiştirmek imkânsız denecek kadar zordur.

Bu tespit karşısında acaba bunda bizzat Nursî’nin mesuliyeti yok mu diye düşündüm. “Eski Said’in, on beş yaşında iken medrese usûlünce on beş senede okunan ilmi, on beş haftada okumaya inâyet-i İlâhiye ile muvaffak olması gibi, rahmet-i Rabbâniye ile, Risâle-i Nur dahi, ilm-i hakikatte ve imaniyede on beş seneye mukabil -bu medresesiz zamanda- on beş hafta kâfi geldiğini, bu on beş senede belki on beş bin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar” (Şu’alar, s.647). Siz kalkıp on beş haftalık Risâle-i Nur okuması on beş senelik medrese tahsilinin yerini tutar derseniz, muhtemelen Woody Allen’ın hızlı okuma yöntemiyle Anna Karenina okumasından elde ettiği verimi elde ederseniz! Eğer ilmin bu kadar kestirme yolu varsa bugün Doğu’da Molla Bedreddin, Molla Burhaneddin gibi mübarek âlimler, niçin yıllar süren çileli bir medrese tahsili veriyorlar? Bu “Risâle-i Nur vasıtasıyla kestirme âlimlik” anlayışının en vahim sonuçlarından biri, daha müminlerin ana dili, ilim dili Arapça’yı bilmeyenler tarafından İslâmî ilimlerde geniş bir arkaplana sahip olan usûl kaidelerinin gündelik konuşmalara malzeme yapılmasıdır.

Tam da bu bağlamda merhûm Mahmud Es’ad Coşan’ın zarif bir itirazı da anılabilir: “Tasavvuf tarihinde önemli bir hadise olarak Râmûzu’l-Ehâdîs adlı bir hadis mecmuasını ders kitabı olarak ortaya koyan Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki: “-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkık bir âlim olursunuz!” Said-i Nursî merhûm da diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkık âlim olursunuz.” Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim! Bizim yolumuzun, Müslümanın yolunun şeriatın çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir.”

Nevevî gibi İslâm âlimleri, İslâm’ın “Din nasihattir” hadisinde özetlendiğini söylemişlerdir. Bu bakımdan bizim için de ana ontik soru şudur: Genel olarak amellerim, hasbîlik ile hesabîlik uçlarından hangisine yakın düşmektedir?

bedrigencer@gmail.com