Çağdaş Müslüman Öznellik

İslamcılık, çağdaş Müslüman öznelliğin en önemli ifade kanallarından biri, belki de ilkidir. Burada ilgilendiğimiz şekliyle İslamcılık, 1960 sonrasına aittir. 1960 öncesini İslamcılığın tarih öncesi sayıyoruz bu hesapça.

İslamcılık, çağdaş Müslüman öznelliğin en önemli ifade kanallarından biri, belki de ilkidir. Burada ilgilendiğimiz şekliyle İslamcılık, 1960 sonrasına aittir. 1960 öncesini İslamcılığın tarih öncesi sayıyoruz bu hesapça. Bunun en temel sebebi ise, “Müslüman öznelliği” diyebileceğimiz akışkan, kolay kolay bir forma kavuşturulamayan; ama yine de duygu ve fikirlerin gerek oluşumu gerekse ifade edilmesinde son derece etkin; bir nebze de olsa “özne” olmanın anlam ufkuna dâhil, bu haliyle tarihsel ve toplumsal kalıplarda varlık bulan; şeyler, insanlar ve olaylar arasında bir ilişki kurma tarzının, bu tarihten önce kendini belli edecek koşullarda varlık sürmemesidir. Dolayısıyla bu öznelliğin ifade formu olarak nitelediğimiz İslamcılığında dört başı mamur biçimlerde o dönemlerde görünmemesini olağan karşılamak gerekir.

Elbette, 1960 öncesinde de Türkiye’de Müslümanlar vardır ve hatta İslamcılar da vardır; lakin bu varolma hali ne fikren, ne taşıyıcısı olduğu öznellik bakımından ne de bu öznelliğin dışavurumu açısından üzerinde durmayı gerekli kılacak bir hacme ve ağırlığa ulaşamaz.1930’lar ve 1940’larda Müslümanlar bir yerde “Orda dindarlar var, gitmesek de görmesek de o dindarlar biziz” halindedirler. Sözgelimi Osmanlı dönemi İslamcılığının gür sesi Mehmed Akif’in Mısır’da sürgünde olduğu, Elmalılı Hamdi Yazır’ın inzivasını sürdürdüğü, Eşref Edip’in sesinin ise anlaşılamayacak kadar kısık olduğu bir dönemdir bu. Şemseddin Günaltay gibi bir eski tüfek İslamcı ise Başbakanlık koltuğuna oturmuşsa da İslamcılığın lehine olmaktan çok onun aleyhine siyasi tutumlar içindedir. Bu yıllarda dindarlık ifadesini sadece davranışsal örüntülerde ve son derece güç şartlar altında bulabilmektedir. Müslümanlığın en fazla bir tür “estetik muhafazakarlık” diyebileceğimiz bir kalıp içinde dışavurumuna imkan tanıyan şartlar hüküm sürmektedir.

Alacakaranlık dönem

Yine de Osmanlı sonrası-27 Mayıs darbesi öncesi şeklinde dönemselleştirebileceğimizbu uzun vetirede çağdaş Müslüman öznelliğin yavaş yavaş da olsa mayalanmaya başladığını görebiliriz. Bir nevi alacakaranlık dönemidir bu dönem. Türkiye’de elle tutulur, gözle görülür bütün İslamcılıkların bir şekilde kendisine “yakınlık” duyduğu Mehmet Akif Ersoy, Elmalılı Hamdi Yazır, Eşref Edip gibi isimlerin etkileri belli belirsiz de olsa ileride İslamcı damarlara kan pompalayacaktır. Yine de bu simge isimler 1960’lardan sonra neşvü nema bulacak İslamcılar üzerinde doğrudan doğruya bir etkide bulunmadan, onlar için bir nevi “ata” rolünü üstlenebilirler ancak. Eşref Edip’in 1960 sonrası İslamcılıklar üzerinde hiçbir belirgin etkisi olmasa da dostu ve Sırat-ı Müstakim ile Sebilürreşad dergilerini birlikte çıkardıkları Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı şairi olması hasebiyle meşruiyet sağlayıcı bir “ata” olduğu için sık sık anıldığı ileri sürülebilir.

1960 sonrası İslamcılığının muallim-i evveli saydığımız Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinde terennüm ettiği hal, bu ilişki tarzının Cumhuriyet’in hemen sonrasında oluşan yeni durumda Müslümanların “hissettikleri” hali son derece veciz bir şekilde resmeder. Dindarlığın gericilik addedildiği bir dönemde “yüzüstü sürünen”, “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” sayılan bir öznellik tarzıdır bu. 1960 sonrası her İslamcı etkinlikte, fırsat buldukça tekrarlanan ve 1940 yılında yazılmış Sakarya Türküsü şiirinden aktardığımız bu ibareler 1940’larda taşınan öznelliğin anahatlarını çizer. Müslüman cemaatler kamusal görünürlüklerini tamamen azaltmış, halkla birebir ve açıktan temas kurma gibi bir lüksten yoksun sayılırlar.

Bu sebeple Sakarya Türküsü şiiri ile sembolize edilen şahs-ı manevi, kendini hep gurbette hissetmektedir; taşınan tam bir yenilmişlik psikozu ve güceniklik halidir. Bu şahs-ı manevinin “güceniklik” hali sözgelimi 1950’lerde Ticanilerin Atatürk büstlerine yönelik saldırı eylemlerinde ya da Adnan Menderes ve partisine gösterilen büyük teveccühte belli belirsiz sezilir. Sürekli bir gadre uğramışlık hissi taşınır, sürekli bir mazlumiyet duygusu yaşatılır. Yine Necip Fazıl Kısakürek’in tarihi konu edinen bazı kitaplarına koyduğu isimler de bu hali en veciz şekilde anlatacaktır: Son Devrin Din Mazlumları, Sahte Kahramanlar. Sonraki dönemlerde de bu güceniklik ve mazlumiyet hissiyatının süreklilik arz ettiği, 28 Şubat süreci gibi “zor zamanlarda” tekrar belirginlik kazandığı görülür. Yeni hissiyatlar, bu mazlumiyet ve güceniklik psikozlarını altetmede başarısız kalır handiyse.

Hareketlenme dönemi

1960’lardan itibaren görülmeye başlanan fikri hareketlenme, dinin geleneksel usullerle (medrese ve tekkelerde) öğrenildiği dönemlerin tamamen etkisinin kaybolduğu bir döneme geldiğimizi gösterir. Bu fikri hareketlenmelerde modern eğitim kurumlarının etkisi büyüktür. Milliyetçilik-muhafazakarlık olarak nitelenen ve böylelikle farkları göstermekten çok görünmez kılmaya yarayan bir siyasi halitanın renklerinden biridir eni konu 1960’lı yıllarda İslamcılık. Kendisinden sonraki İslamcı kuşaklar için, ikinci bir yerli muallim kabul edebileceğimiz Sezai Karakoç’un Diriliş’te yazdığı yazılar sebebiyle 163. maddeden dolayı hakkında açılan davalarda 2 avukatından biri Ergun Göze’dir sözgelimi. (Diğeri Said Nursi’nin de avukatı olan Bekir Berk’tir.) 1970’lerin sonu ve 1980’lerden itibaren Türkiye’deki İslamcılığın görünmez kahramanlarından sayacağımız Yılmaz Yalçıner, Atasoy Müftüoğlu gibi isimlerin 1965 sonrasına denk gelen başlangıç noktalarında Türk Ocağı, Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi kuruluşların olması şaşırtıcı değildir bu yüzden.

Ancak bu dönemlerde Necip Fazıl Kısakürek’in Anadolu sathı mailinde verdiği konferanslar ve çeşitli yerlerde açılan fikir kulüpleri (ki bunların en önemlisi Malatya Fikir Kulübü’dür. Her ne kadar diğer şubeler gibi bu şubenin varlık sebebi Necip Fazıl Kısakürek olsa da, onun konferanslarında aksettirdiği dini anlayış ve düşüncelerden tamamen uzaktır bu kulübün etkili müdavimleri ve destekçileri) İslam’ı öğrenme şevki aşılar o dönemin yeni nesline. Ancak kaynaklar kısıtlıdır. Modern eğitim kurumlarında yetişen bu ilk İslamcıların dini bilgi ve ideolojik fikir ihtiyacını karşılayacak en önemli kitaplar özellikle İhvan-ı Müslimin ile Cemaat-i İslami müelliflerinden yapılan tercümeler olacaktır.

Politize olamamak

Bu dönemin en belirgin özelliği bilgi merakı ve açlığının politik bir yönsemeden neşet etmeyişidir. Daha doğrusu kendini Müslüman addedenler elbette politik açıdan diğerleriyle aralarında önemli bir farkın olduğunu zımnen ihsas ettirseler de pratikte bu farklılığı siyasi bir dile tercüme edecek atılganlığa ve cesarete sahip değillerdir. Gerek geleneksel cemaatlerin gerekse modern eğitim kurumlarından yetişmekte olan bağımsız müelliflerin siyasi tercihleri hâlâ merkez sağdır, yani Demirel’in başında olduğu Adalet Partisi’dir. 1960’lı yıllarda da İslamcıların siyasi hedeflerinden ilkini CHP teşkil eder, bu konuda AP’ye her türlü lojistik desteği vermekten kaçınmayacaktır başta Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere ilk İslamcılar. (Bu durum, ancak, 1968 ve 69’da başta İstanbul, Ankara ve Konya’da yaşanan bazı büyük siyasi hadiseler ve Necmettin Erbakan’ın “bağımsız Konya adaylığı” sebebiyle değişecektir.)

Türkiye’de İslamcılığın kendini belli etmesinde öne çıkan siyaset ve edebiyat kanallarından edebiyat, bu açıdan daha önde ve öncelikli görünür. Geleneksel cemaatler mümkün mertebe “temkin” üzere hareket etmekte, AP ile yaptıkları pazarlıklarda kopardıklarıyla yetinmektedir; ancak, geleneksel bir cemaate bir şekilde intisap etse de modern bir eğitimden geçmiş İslamcı müelliflerin kendilerini ifade etme yollarından en önemlisi edebiyattır. Büyük Doğu ve Diriliş dergileri ile başlayan, Hareket, Edebiyat, Mavera, Aylık Dergi, Yönelişler vb. dergilerle devam eden sürecin başlangıcında Necip Fazıl Kısakürek’in yer alması bu yüzden bir tesadüf değildir. (Hareket dergisinin kurucusu Nurettin Topçu’nun modern İslamcı öznelliğe katkıları dönemin şartları gereği kısıtlı olmuştur. Topçu, özellikle “ruhi sosyalizm”, “İslam sosyalizmi”, “İslam’da Sosyal Adalet” vb. kavramların Müslüman çevrelerde yaygınlaşmasında önemli ise de, özellikle 1970’li yıllarda sertleşen sağ-sol çatışması içerisinde ileri sürdüğü bu görüşler yadırganmış ve ancak ideolojik mücadelelerde sola karşı İslamcıların özür dileyici tutumlarını savunma maksadıyla kullanılabilmiştir.)

Edebiyat dendikte, İslamcıların gözde tercihi şiirdir, 1960’lı yıllardan 1980’li yıllara kadar Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu gibi iki büyük isim dışında üstünde ısrarla durulacak, eserleri tavsiye edilen başka bir anlatı ustası ortalıkta görünmez. Şiirde de Necip Fazıl Kısakürek ile Sezai Karakoç’a eklenen Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören, M. Akif İnan, Arif Ay, Cahit Koytak gibi isimler vardır. 1980’li yıllarda “hidayet romanları” denerek küçümsenecek Huzur Sokağı, Minyeli Abdullah vb. romanların satış rekorları kırması da dikkat çekicidir. Bu romanlarda benimsenen vaaz üslubu, anlatım kusurları, konunun işlenişindeki cılızlık, yüzeysellik ve özellikle “Minyeli Abdullah” romanının isminde de görülebilecek “siniklik” (romanın başkahramanı Abdullah, Mısır’ın Minye şehrindendir, Türkiye’nin Ünye şehrinden değil!), “mazlumluk” duyguları hâlâ etkilerini sürdürmektedir. Ama 1960’lı yıllara nazaran 1970’li yıllarda tebellür etmeye başlayan bir “çatışma” halini de gözlemlemekteyizdir. Bu yıllarda İslamcılar yavaş yavaş “milliyetçi-muhafazakar” sıfatıyla toparlanan çevrelerle aralarına sınırlar koymaya başlamışlardır. Hâlâ “toplumsal ortak değerler” denebilecek “ezan, bayrak, şanlı tarih” savunması sürdürülmektedir; lakin, bunların savunulma çerçeveleri artık değişmeye, milliyetçi-muhafazakar çerçevenin dışına taşmaya başlamıştır.

Aldatmayı ifşa

1970’li yıllarda İslamcı mecmuaların gözde konuları arasında Kemalizm’in tarih anlatılarının halkı nasıl aldattığını göstermek vardır. Necip Fazıl Kısakürek’in Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabı, Kadir Mısıroğlu’nun 12 Ada ve Lozan meselelerini tartışma şekli resmi anlatıya karşı yeni bir tarihsel yorum çerçevesi çizmeye yönelir. Bu anlatımlara egemen motif ise elbette, “aldatmayı ifşa”dır. Bu yönleriyle bütüncül bir tarih algısı oluşturmak yerine, yakın tarihin resmi kanallardan aktarılan biçiminin muğlak ve gevşek düğüm noktalarına yönelik girişilen bir nevi yıpratma savaşını yansıtır bu anlatım çerçevesi. Bu sebeple bütüncül ve tutarlı bir tarih yorumu oluşturmak yerine resmi tarihyazımlarının tökezlediği konulara öncelik tanıyarak bu tarihyazımlarının aldatıcılığına dikkat çekmeye yönelirler. Resmi tarihyazımının ürettiği anlatısal şablonlara karşı benimsenen bu anlatısal pragmalar da en az öncekiler kadar şabloncu ve tarihi akışı kişiselleştirici ögeler barındırır.

Diğer taraftan 1970’li yılların hemen başında Halit Refiğ’in “ulusal sinema”, Yücel Çakmaklı’nın “milli sinema” şeklinde formüle ettiği ve sinemayı Türk halkının duygu ve düşüncelerine “tercüman” olabilecek etkin bir sanat olarak konumlamayı hedefleyen tartışmaların neticesinde Çakmaklı’nın Memleketim, Kızım Ayşe, Oğlum Osman gibi filmleri gösterime girmiş, büyük ilgi de uyandırmıştır. Bu filmlerde de “hidayet romanları”nda benimsenen ana anlatım çerçevesi korunur, Batılı(laşmacı) değerlerin yanlışlığı film kahramanlarının yaşayışlarında gösterilir, onlara alternatif kahramanlar inşa edilir; bu kahramanlar “dinine ve milletinin öz değerlerine bağlı”dır ya da filmin melodramatik gelişiminde bağlanır. Hasan Nail Canat’ın tiyatro oyunları da bu döneme damga vurur.

1970’lerin sonunda, özellikle Mısır ve Pakistanlı müelliflerin eserlerinin etkisiyle, İslamcılar arasında görülen gelenek ve modernizm çatışması iyice şiddetlenir. Muallim-i Evvel Necip Fazıl Kısakürek’in başta Muhammed Hamidullah olmak üzere Ebul Ala el Mevdudi, Seyyid Kutup gibi isimleri hedef alan Doğru Yolun Sapık Kolları, Ahmet Davutoğlu’nun Din Tahripçileri gibi polemik amaçlı kitapları bu yıllarda yaşanan kafa karışıklıklarını özetler.

Sovyetler’in Afganistan’ı işgali, İran Devrimi ve 12 Eylül darbesinin akabinde taşrada Güldeste, Kelime (Konya) merkezde Edebiyat, Mavera (Ankara), Yönelişler, İslam, Girişim (İstanbul) vb. dergilerin ortaya çıkmasıyla birlikte 1970’lerin sonunda yaşanan gelenekçi-modernist (yenilikçi) tartışmalarından galip çıkan kesimin yenilikçiler olduğu gözlemlenir. Bu dönemin en gözde kültürel motifi belki de İslami marşlardır. Zaman zaman “yeşil pop” olarak küçümsense de bu marşlarla beslenen oldukça geniş bir gençlik kesiminin olduğu 1990 sonrasında ülkede pıtırak gibi çoğalan bağımsız radyolarda çalınan müziklerle de kanıtlanır. İlkin sadece insan sesiyle ahenkli söyleyişlerle icra edilen marşlarda sonradan bendir ve diğer müzik aletleri de kullanılmaya başlanmış, müzikçe giderek zenginleşen janr 1990’larda gelişen “yeşil pop” eleştirileri neticesinde diğer müzik janrlarıyla kaynaşarak ayırt edici sıfatlarını yitirmeye başlamıştır. Ömer Karaoğlu, Taner Yüncüoğlu ve Eşref Ziya, bu janrın ilk ve hâlâ da en önemli icracıları arasındadır. 1985’te ilk kez sahnelenen “İnsanlar ve Soytarılar” adlı tiyatro eserinde başlangıçta saz kullanılmamasına rağmen sonraki dönemlerde saza da yer verilmesi İslami marşlar konusunda yaşanan değişime koşut anlayış değişiminin bir göstergesidir.

Her şeyin İslam’ı...

Türkiye’de bugün anlaşıldığı şekliyle İslamcılığın ana damar ifadesine 1980’li yıllarda kavuştuğunu vurgulamak gerekir. Sağ ve sol seçeneklerden bağımsız, kendi başına siyasi bir tahayyüle sahip çıkma iradesi şeklinde özetlenebilecek bir tavır, devraldığı gelenek dahil hemen her şeyi sorgulama peşindedir. Yayınlanan kitapların başlıklarından da rahatça çıkarsayabileceğimiz üzere hemen her şeyin “İslam’a göre”sinin araştırılmaya çalışıldığı bu dönemde öne çıkan müellifler arasında Abdurrahman Dilipak, Ali Bulaç, İsmet Özel ve Rasim Özdenören yer alır.

Bununla birlikte, İslamcı öznellik 1980’lerde bütünleyici bir sentez peşinde olmaktan çok, bir keşif ve hayret duygusuyla harekete geçirilmiş gibidir. Modern düşünce, İslam düşüncesinden devralınan miras, içinde yer alınan toplumsal vasatın kültürel ve siyasal anlamı gibi birçok husus Müslüman gençlerin sohbetlerinin temel konularını oluşturur. Bu yıllardaki gözde tartışma konularına dikkat edilirse, İslami öğretilerin yeniden keşfi kadar siyasi durum değerlendirmelerinin yanısıra, modern bilginin İslami bir çerçeveye uyarlanmasını hedef alan girişimler de gündemdedir. Rene Guenon, Martin Lings, Fritjof Schuon, Seyyid Hüseyin Nasr gibi gelenekselci yazarlar kadar, İsmail Raci el-Faruki, Osman Bakar, Naci el-Attas, Ziyauddin Serdar gibi İslam ile modern bilim arasındaki “uyum”un nasıl ve ne ölçüde sağlanabileceğine dönük hususları müzakere eden müelliflerin eserlerinin de Türkçeleştirildiği görülür.

1990’ların ortalarından itibaren bugüne, çağdaş Müslüman öznelliği bir ifade formu olarak değerlendirdiğimiz İslamcılık, bağımsız bir yazıya konu edilmesi gereken bir çoğullaşma ve çeşitlenme yaşamış; öznellik tarzları da buna mukabil bir çeşitlenme yaşamaya başlamıştır.

muratgzl@gmail.com