• Dolar
    2.9296
  • Euro
    3.2932
  • BIST
    74.671
Facebook Twitter

İSLAMCI KURBAĞANIN HAŞLANMA SERÜVENİ

KENAN ÇAMURCU

KENAN ÇAMURCU

7 Eylül 2015 Pazartesi 10:07
0 0

I.

Tüccar siyasetin laboratuvarında imal edilmiş endüstriyel trol/kindar gençliği kategorik olarak hesaba katmak gerekmez. Onlar, günah duygusundan arındırılmış laboratuvar ürünü çocuk askerler ve soğukkanlı kötülük tetikçileri olarak varedildi. Dertleri ne İslam, ne de İslamcılıktır. Ücreti mukabili fenalık üreten basit organizmalardır.

 İslamcı kurbağanın haşlanma macerasını analiz ederken otopsiye yatıracağımız kadavra, belli bir kıdem ve sicil sahiplerinin temsiliyeti, yahut eskiden beri İslamcılık tabelası taşıyan gruplara intisap olmalıdır.

80'lerde soğuk savaşın İslamî hareketi ve 90'larda sosyo-politik değişimin entelektüel cevheri olarak tecelli eden İslamcılık 2002'de başlayan AK Parti iktidarı döneminde Erdoğan'ın tüccar siyaset tezgahında devşirilip kamulaştırıldı ve başkalaştırıldı. Bu nedenle “İslamcılık” kavramını; Cemaleddin Afgani, Bediüzzaman, Mehmet Akif ve emsallerinin tasavvur dünyasını (dinî düşüncenin ihyası, ümmetin birliği ve yeryüzünde adalet) ifade etmek üzere olumlu manada kullanıyorken, şimdi artık AK Parti dönemindeki yabancılaşmanın tasviri olarak kullanıyoruz.

 Tıpkı eskiden laik muhitin yabancılaştırmak için “başörtüsü”ne “türban” demesi gibi. Oysa o zamanlar “başörtüsü” iken, “modern muhafazakar”ın aksesuarı olarak yabancılaşan örtüye artık tesettür, hicap ve başörtüsü demek yerine “türban” demek daha doğrudur.

Tarif meselesi önemlidir. Bu fakir 2009'da uzun bir makalede 19. yüzyılın kategorisi olarak İslamcılığın tarihteki yerini aldığını ve artık İslamcılık sonrasını düşünmek gerektiğini analiz etmişti. Ali Bulaç da 28 Şubat döneminde İslamcılığın sonunun geldiğini yazmıştı. Gerçi “gelenek” (tradisyon) akımının meşhur düşünürü Seyyid Hüseyin Nasr, politikleşmiş dindarlığa hep kuşkuyla bakmış ve onu gelenekten kopuş olarak görmüştü.

Kendini artık “Şii” olarak tanımlamayan ve “yeni mutezile” adını verdiği rasyonellikle irfanın biraradalığını savunan ünlü İranlı düşünür Abdulkerim Suruş'un İran'daki aşırılıkçı akım örneğinde yaptığı İslamcılık eleştirilerini de ihmal etmemek gerekir. Keza Mustafa Melekiyan'ın, sekülerleşmiş irrasyonel İslamcılığa karşı, sezgicilik ve akılcılığı birleştirmiş büyük filozof Molla Sadra'nın (vefatı 1640) “hikmet-i müealiye”sini andıran “rasyonel maneviyat”ı önermesi gibi. 

II.

Pakistan'da Ziyaül Hak'ın askeri darbesiyle ikiz olan Evren'in 12 Eylül darbesi, Amerika'nın soğuk savaş stratejisine uygun olarak anti-emperyalizmin solunu ve İslamcılığını ezerek entegrasyon süreci başlattı. Bu dönemde İslamcılık, soğuk savaşın İslamî hareketi olarak yapılanırken büyük ölçüde Suudi-Amerika projesinin toplumsal mühendisliğin etkisi altında İbn Teymiyyeci oldu. Afganistan'da “Sovyetler Birliği'ne karşı cihad” koşullarında ortaya çıkan el-Kaide ve benzeri örgütlerin ideolojisi olan selefiliğin küreselleşmesi programıydı bu.

İbn Teymiyye, İslam'ın iç savaşını meşrulaştıran ve suyunun suyu yorumlarla Müslüman katletmeyi normalleştiren tekfirciliğin, öfke ve nefretin mimarıdır. İbn Teymiyye, Ehl-i Sünnet'in “ehl-i kıble tekfir edilmez” paradigmasını yıkana dek Müslümanlar arası ihtilaflar entelektüel ve ilmî katmandaydı. O, meşhur Mardin fetvasında halkı Müslüman olan beldeye karşı cihadı helal saydı. Bugün Suriye'de “rejimle mücadele” adı altında eşine rastlanmayacak vahşilikte cinayetler işleyen selefi ve tekfirci teröristlerin ideolojik atası İbn Teymiyye'dir.

Burada bir parantez açıp çok önemli bir detayı nakletmeliyim: 2010 yılında Mardin'de düzenlenen “İbn Teymiyye'nin Mardin fetvası” konulu uluslararası sempozyumu düzenleyen İngiltere'nin Ankara sefaretiydi. Bu sempozyumu Mardin belediyesiyle ortak yapmak istediklerinde belediye başkanıyla olan tanışıklığım sebebiyle beni aradılar. Hatta sempozyumu benim gerçekleştirmemi önerdiler. Ben kibarca reddettim. Mardin belediye başkanına da bunda bir bit yeniği olduğunu ve İbn Teymiyye'nin fetvasına karşı tavır ortaya koymak ister gibi görünüp büyük bir fenalığa hazırlanıldığını ikaz ettim. Belediye bu toplantının ortağı olmadı. Fakat Artuklu Üniversitesi gafilce bu işe girdi. Sempozyumdan bir sene sonra (2011) tekfirci teröristler İbn Teymiyye'nin fetvasına uyarak halkı Müslüman olan Suriye'ye cihad ilan etti ve Suriye şehirlerinde asker, polis ve sivil katletmeye başladı. 

İbn Teymiyyecilik, Suudi vahhabizminin toplumsal mühendisliğiyle Arap beldelerini istila etmiş bir virüstür. Türkiye'de de komünizmle mücadele geleneğinden sağcı "mücadele" kökenliler ile solcu din modernistlerini buluşturan maya, İbn Teymiyye'nin selefilik mezhebidir.

İbn Teymiyyeciliği iyi anlamak için altı çizilecek bazı örnekler var: Mesela İbn Teymiyye'nin öve öve bitiremediği, Hz. Ali ile savaşan Haricilerin lideri, Huneyn savaşının ganimetleri dağıtılırken Allah Rasulü'ne (s) “adil ol ey Muhammed” diye bağırıp hakaret eden kişiydi. İbn Teymiyye, sarayın dolgun ücreti karşılığı yazdığı el-Minhac'ta “Ali ve Fatıma Allah'a isyan etti” hezeyanını savurdu. Tekfircilerin ideolojik atası, Hz. Ali için “Riyaset için savaştı, diyanet için değil” diyordu. Hz. Ömer'in katilini kafir ilan ediyor, Hz. Ali'nin katilini ise “muttaki biriydi” diyerek övüyordu.

İbn Teymiyye'nin tasavvufa savaş açmasının sebebi de sanıldığı gibi hurafelere tahammülsüzlüğü değildi. Siyasi baskılarla toplumsal ve dinî hayattan ve kültürden uzaklaştırılmış Ehl-i Beyt mirasının tasavvuf yoluyla varlığını sürdürmesine tepkiliydi.

Yine İbn Teymiyye'nin Ebu Hanife'den hazzetmemesi, onun İranlı olması nedeniyledir. Merkezi İran olan Sünnilik de buna cevaben İbn Teymiyye'nin Selefilik anlayışına ve onun politik tezahürü Vahhabiliğe kendi içinde yer vermedi.

Türkiye'de 80'lerde İslamcılığın ideolojisinin döllendiği İbn Teymiyyecilik 70'li yıllarda geleneksel Sünniliğin sert direnciyle karşılaştı. Fakat 1980 darbesinden sonra Suudi-Amerika markalı mühendislik projesi kapsamında “mücadele” kökenli kişi ve gruplar eliyle ikinci dalga operasyon başlatıldı ve bu kez maya tuttu.

III.

Amerika'nın “yeşil kuşak” doktrini içinde Evren ve Ziyaülhak'ın ikiz darbesinin en önemli projesi, Türkiye ve Pakistan'da, yeni nesil İslamcıların yetiştirilip İslam dünyasına salınacağı simetrik iki adet “İslam üniversitesi” kurmaktı. Bu projenin Pakistan ayağı Suudilerin finansıyla gerçekleştirildi. Fakat Türkiye'de general Evren, laik bir ülkede böyle bir girişimin tepki çekeceği düşüncesiyle projenin Malezya'ya aktarılmasını önerdi. 90'larda Davutoğlu'nun karargahına dönüşen ve orada epey kadro yetiştirdiği Malezya İslam Üniversitesi bu şekilde doğdu.

Bahsettiğimiz toplumsal mühendislik bahsinde Malezya-Türkiye-Pakistan üçgenine ilişkin ne akademi, ne gazetecilik dünyasında yapılmış ciddi bir araştırma var. Oysa Türkiye'nin AK Parti iktidarıyla birlikte girdiği geç selefileşmenin prototipi Pakistan'sa, ilginç örneklerinden biri de Malezya'dır. Malezya başbakanı Necip Rezak, 700 milyon dolarlık yolsuzluktan, muhalefet lideri Enver İbrahim'e eşcinsel ilişki kumpası kurmaya ve Suud'dan rüşvet alıp Şiafobi'yi devlet eliyle desteklemeye kadar bir dizi ithamla karşı karşıya. Rezak, tahmin edileceği gibi Erdoğan'ın da yakın dostu ve henüz bu ikili arasındaki somut ilişki ve işbirliği ortaya çıkarılabilmiş değil.

Zencani-Zerrab şebekesinin para aklama merkezlerinden birinin de Malezya olması şaşırtıcı gelmeyecektir. İddiaya göre Türkiye'dekinin emsali olan Malezya'daki kara para aklama operasyonuna komisyon karşılığı aracılık edenler yine Neo-Osmanlıcılar. İran medyasında çıkan haberlere göre Ahmedinejad'ın 4 bakanı, gayri resmi bir mektuba attıkları imzayla Zencani'nin 2 milyar 700 milyon doları Türkiye'deki bankadan Malezya'daki sahte şirkete aktarmasına onay verdi.

Malezya'da devlet eliyle Şiafobia yürütüldüğünü örnekleriyle anlatan bir raporda derin devletin Şiiliğin yayılmasına karşı Vahhabiliği ve Selefiliği teşvik ettiği, Suud'dan gelen fonların bu yönde kullanılmasına ilişkin detay ve örnekler sıralanıyordu. Kökleri 11. yüzyıla kadar giden Malezyalı Şiiler, Malezya'daki Şiafobi faaliyetlerinin arkasında Suudi-Amerika yatırım gücünün bulunduğunu söylüyor. Bu model, Türkiye'dekinin aynısıdır.

IV.

Uğur Mumcu, Amerika'nın “yeşil kuşak” projesi içinde Suudilerin büyük bütçeler tahsis ederek İslam ülkelerinde yürüttüğü toplumsal mühendislik projesinin Türkiye ayağını “Rabıta” başlığı altında dikkatle takip ediyordu. Suudilerin Sünni dünyayı dönüştürme projesi olan "Rabıta"ya suçüstü yapan Uğur Mumcu, projenin 12 Eylül'le bağını tespit etti ama meselenin, irfan ve maneviyat temelli Anadolu İslam'ını Selefileştirmek olduğunu anlayamadı. Laikler de konuyu “şeriatçılık” başlığı altına aldığından Vahhabizmin Selefileştirmeye dönük sosyal mühendisliğinin gizlenip daha etkili olmasına fırsat yarattılar. 80'ler boyunca radikal politik kimliğin ideolojisi haline gelen Selefilik, İslamcılığın gen haritasının omurgasını oluşturdu. Öyle ki İslamcılık, cazibesine kapıldığı 1979 İslam devriminin Şii kimliğindeki irfan, maneviyat ve tasavvuftan hiç etkilenmedi.

Selefileşerek Anadolu'nun maneviyat ve irfanından kopan İslamcılığın yapısal öğesi radikalizm, gelenek karşıtlığı, dinî metinlerin seküler tefsiri, eklektik okumalar, güç hırsı vs. idi artık.  Bağışıklık sistemi çökmüş ve savunmasız kalmış İslamcıların AK Parti döneminde kendisine sunulan güç ve servet karşısında bu denli dirençsiz hale gelmesi beklenebilecek bir şeydi.

Erdoğan'ın İslamcılığı devşirip başkalaştırmak için fazla uğraşması gerekmedi. Zaten operasyondan geçmiş ve sosyal mühendisliğin laboratuvarında ehlileşmiş olan İslamcılara biraz iktidar, biraz para ve Suriye'de sarı cihat sunması yetip arttı bile.

Erdoğan adeta bir fatihtir. İslamcı ve muhafazakar kesimden istila etmediği, yutmadığı, kamulaştırmadığı kıyı köşe kalmadı. Onu kederlendiren tek şey, laik muhalifi neden yutamadığıdır. Devşirilmeyenler için de elinin altındaki doktrin, Bush'un “ya bendensin, ya düşmanım” ilkesidir. Yahut “Beni sevmeleri gerekmez, korksunlar yeter” şiarı.

Halihazırda Erdoğan'ın gayri nizami harbinin personelliği için parmak kaldırmış öyle çok İslamcı grupçuk var ki, kimisinin bahaneye bile ihtiyacı yok. Bu versiyon İslamcılar, Davutoğlu'nun reelpolitisizmini doktrin edinip Suriye'nin istilasını amaçlayan Atlantik kampanyasına vargüçleriyle katılabildiler. Bu, öylesine sihirli bir transformasyondu ki İslamcı eskileri “ordu göreve” pankartını vesayetçilerin elinden kapıp göklere bile yükseltir hale geldi.

KENAN ÇAMURCU / HABERDAR

YAZARIN DİĞER YAZILARI
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha

ÇOK OKUNANLAR

PUAN DURUMU

FİKSTÜR

  • Sıra TAKIM O P
  • 1 Beşiktaş 34 79
  • 2 Fenerbahçe 34 74
  • 3 Torku Konya 34 66
  • 4 Med. Başakşehir 34 59
  • 5 Osmanlıspor FK 34 52
  • 6 Galatasaray 34 51
  • 7 Kasımpaşa 34 50
  • 8 Akhisar Bld. 34 46
  • 9 Antalyaspor 34 45
Şampiyonlar Ligi UEFA Avrupa Ligi
  • 34.HAFTA
  • 17 Haziran 2016 Cuma
  • Torku Konya 2-1 Beşiktaş
  • Mersin İ.Y. 2-5 Bursaspor
  • Med. Başakşehir 1-0 Ç. Rizespor
  • Sivasspor 2-2 Fenerbahçe
  • Trabzonspor 0-6 Kasımpaşa
  • Gençlerbirliği 3-1 Eskişehirspor
  • Osmanlıspor FK 1-0 Akhisar Bld.
  • Gaziantepspor 2-0 Antalyaspor
  • Galatasaray 6-0 Kayserispor
YAZARLARIMIZ