İslamcı reaksiyonerliğin “kullanışlı” mazereti: İnanca saygı
03.07.2016 08:57 BİRGÜN PAZAR
İnanca saygı hali, dokunduğu her alanı dinselleştirerek toplumsal hayat içerisinde fark edilmeden sıradanlaşırken, metafizik düşüncenin yaygınlaşmasıyla da günlük yaşamdaki pek çok olgu bir anda inancın konusu haline gelebiliyor

YAVUZ ÇOBANOĞLU

İslam’ın “neden sadece şiddet ile anılan bir din olduğu?” sorusunun sıklıkla sorulduğu ve karşılık olarak verilen yanıtların mürekkebinin yeni bir şiddet dalgasıyla hızla kuruduğu günlerden geçiyoruz. Mesela dün Sivas Katliamı’nın 23. yıldönümüydü, geçen bunca zaman içinde katliam sanki hiç yaşanmamış, 33 aydın 2 de otel görevlisi hiç ölmemiş gibi asıl failler ve azmettiriciler hâlâ cezasız; en taze örnek olarak da bu hafta içinde İstanbul Atatürk Havalimanı’nda cihatçı katillerin bir başka insanlık suçuna tanıklık ettik. Tek suçu o an orada bulunmak olan 44 kişi ile sevenlerinin hayatları çalındı. Üstelik bütün bu vahşetler artık oldukça sıradanlaştı ve duyulduğunda öfke yaratan ama şaşırtmayan, ölenlerin öldüğüyle kaldığı eylemler olarak hayatımızın içerisine iyiden iyiye ve küstahça yerleşti.

Bununla birlikte İslamcı şiddet/faşizm biçimleri olan bu eylemlerin, akademik bir dilin de katkısıyla sulandırılarak, İslamcı reaksiyonerlik (/tepkisellik) olarak adlandırılmaya başlandığı da burada seçilebilir bir gerçeklik. Lakin ben bu tespiti şimdilik bir kenara bırakıp, kavramı bazen de demokratik yolları kullanarak bir takım eylem şekilleriyle seslerini duyurmaya çabalayanların hakkını da yemeden, yine aynı adlandırma üzerinden ele almaya çalışacağım. Keza bu ve benzer nedenlerle özellikle radikal İslamcı reaksiyonerlik bugün dünyanın pek çok yerinde ve çoğu kez katliam, terör ve şiddet eylemleriyle korku salmaya çalışan bir tür küresel bela olsa da, neticede sosyolojik bir merakın odağında yer alıyor.

Bu merak üzerinden ilerlediğimizde, bu tarz bir reaksiyonerliğin hangi yolu denerse denesin, katliamlardan basın açıklamalarına uzanan yelpazede yapılan eylemleri meşru göstermeye yarayan “kullanışlı” bir kavramı da içerisinde barındırdığını görüyoruz. Öyle ki İslamcı reaksiyonerliği harekete geçirici birçok araç (cihat fikri), politik durum (Batı emperyalizmi, kültür çekişmeleri), psikolojik etken (Batı karşısında eksiklenme) vb. mevcutken, inanca saygı kavramının bunların tümünü kapsayıcı bir etkiye sahip olduğunu tespit etmek ziyadesiyle ilginç. Öyleyse inanca saygı kavramı,1 nasıl oluyor da kişileri/kitleleri arkasını ve içeriğini hiç düşünmeden, hatta ölümü bile göze alarak eyleme sevk edebiliyor? Kavramın etkisi ve gücü nereden kaynaklanıyor?

Öncelikle burada bahis konusu olan saygının, tek taraflı bir “beklenti” olduğu tespitiyle işe başlamamız gerekebilir. Tıpkı “hoşgörü” kavramında olduğu gibi aynı kültürel alanda mayalanan saygı kavramı da, sanki hayatın akışı içinde yer alan “doğal bir olayın sonucuymuş” gibi, peşi sıra gelen bir beklenti hâliyle birlikte, kendisine tartışmalar üstü bir mevcudiyet sebebi inşa ediyor. Üstelik bu, genel itibarıyla dikey, hiyerarşik ve astlık-üstlük içeren bir ilişkinin varlığına da işaret. Böylece yaşlılar gençlerden, öğretmenler öğrencilerinden, erkek karısından, patron işçilerinden (simgesel bile olsa) hep saygı beklerken, nedense tersi meşru olarak görülen bir durumun adı değil. Yine benzer biçimde saygı göstermesi gerekenler hep aşağıdakiler, saygı bekleyenler ise hep yukarıdakilere denk geliyor. Buna göre “saygı duyması gereken” ile “saygı duyulması gereken” arasındaki bariz eşitsizlik, birinci kategoride olduğu düşünülenlerin alttan alta “tahammül edilecekler” olarak sayılmaya başlamasına yol açarken, saygı beklentisini de kerameti kendinden menkul biçimde kazanılmış ve vazgeçilemez bir “hak”a dönüştürüyor.

İlave olarak böylesi bir saygı beklentisi dinsel inancı da yedeğine alıp insan davranışlarında somutlaşma çabasına girerken, ayrıca, belli bir söylem eşliğinde yukarıdan seslenen efendi’ye ait buyurucu bir dilin varlığını da onaylıyor. Ne var ki ideolojik bir anlam dünyasını arkasına alıp, dinsel inancın da desteğiyle saygı beklentisi içerisine girmiş bu dil, çıkış noktası ve söylem dağarcığı açısından güçlü bir biçimde tanrısal buyruk’tan referans aldığı iddiasını da yedeğinde taşımakta. Dahası, koşulsuz biçimde genelin dili’ne dönüşme, hayat içindeki bir takım durumlara karşı “tek değerlendirme ölçütü olma” gibi bazı imtiyazları da kimseye bırakma niyetinde değil. Bu sebeple inanca saygıdan beslenen bu tarz bir dilin, her durumu tek yönlü biçimde kendi lehine çevirme ve mümkün olduğunca daha az taviz verme gayreti, onun bir başka özelliği olarak burada dikkati çekiyor. Sonucunda bu durum kişinin düşünce ve eylemlerine daha fazla otoriterlik, bencillik, tek taraflılık, şiddete yatkınlık, olası esnemelere kapalılık ve asla eşitler arası bir ilişkiye yanaşmama biçimlerinde de yansıyabiliyor.

Dolayısıyla, buradan ilerleyen “demokratik” ya da radikal tüm İslâmcı reaksiyonerlik çeşitlerinin ortak varış noktası, kim olursa olsun ve dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın öncelikle herkesin Müslümanların inancına saygı göstermek zorunda olduğu sonucuna ulaşmakta. Zira bu otoriter saygı beklentisi, İslamcı reaksiyonların amentüsü gibi; en iyi bilinen ezber de zaten bu. Ortalama her İslamcı (/dindar), inancının gerekliliği saydığı her durum ve konu için koşulsuz saygı beklerken, bunun tartışmaya açılmasını dahi inancına karşı yapılan bir müdahale/“saygısızlık” olarak algılamaya fazlasıyla meyilli. Öyle ki, bu satırları buraya kadar okuyup, yazarın “inanca saygısızlık çağrısı” yaptığını düşünecek milyonlarla birlikte yaşıyoruz.

Diğer taraftan inanca saygının, bir takım dinî görevler (misyonlar) ile birleştiği zihni kavşak, şahit veya mağduru olduğumuz vahşetlerin de asıl kaynağını oluşturuyor. Çünkü geleneksel yorumlara göre dini olan/dinselleştirilen pek çok sembol, kavram veya ritüelin etrafı, alternatif eleştiri, değişim ya da yoruma karşı kalın duvarlarla çevrili. Müminlerin ilk görevi inanmak ise, ikinci görevi de inandığını ölümüne korumak. Böylelikle görevi yerine getirmenin ağırlığı, inanca saygının kendi içinde yüce bir değer olarak ele alınmasına da sebep oluyor. Bu kritik aşamadan sonra artık inanca saygı, otoriteye uymayı (çoğu kez kültür, gelenek, inanç, milletin değerleri adlarıyla da anılır), terbiyeli olmayı, itaat etmeyi, boyun eğmeyi sağlamanın baskı araçlarına yerine geçiyor. Uyarmadan engellemeye, hatta öldürmeye kadar giden eylemlerin tümü “meşruiyetini”, zaten bu koruma görevinden alıyor. Yani ölüm de göze alınarak gerçekleştirilen türlü zorbalıklar, inanca saygı mazereti arkasında neredeyse tamamen Allah rızası gözeterek yapılan eylemlere dönüşüyor. Örneğin bazı boş vakitlerimde tanımak ve analiz etmek için Diyanet Radyo dinliyorum. “Gerçek İslam”ın IŞİD’den farklı olduğunu her fırsatta dile getiren bu resmi yayın organının radyosunda kan, feda ve can vermek içerikli bir sürü şarkı ve sohbet mevcut. Hatta en son dinlediğim şarkının dizeleri şöyleydi: “Muhammed sana canım feda/Muhammed sana kanım feda…” IŞİD Müslümanların çoğunluğunu temsil etmiyorsa bu ne oluyor? Peygambere “saygısızlık yapıldığı” düşüncesiyle ortaya çıkan kitlesel reaksiyonlar ortadayken, sevgiyi ifade edici başka kelimeler bulunamaz mı?

Öte yandan İslamcı reaksiyonerlik, kolay, başıboş ve sıklıkla hoşgörülen durumlarda ifadesini bulurken, dini konularda yaratılan hassasiyetlerin belirli bir süre sonra ahlaki davranış şekillerinden sayılacağı ve norm hâline geleceği de iyi bilinmekte. Üstelik bu ahlaki şekiller sadece din adına ve dini konularda eylem halinde olma (ortak tepkilerden eylemlere, yardımlaşma, eğitim, ticaret ve sohbete kadar) ile de sınırlı değil. Böylelikle mevcut dinsel hassasiyetlere karşı bir tehdit algılandığında yine aynı ahlâkî şekiller, hızla rıza gösterme ve boyun eğme davranışlarını da içeren ahlâkî normlar durumuna geçip, olası “saygısızlıklara” karşı yapılacak eylemleri meşrulaştırmaya da yarıyor. Meselâ en basitinden “oruca saygı” adına gösterilen hassasiyetlerin, inanca saygı bekleyenler açısından nasıl bir tehdit algısına dönüştüğü ve bu algının kişisel ya da kitlesel ama bilhassa şiddet yüklü hangi eylemlere yol açtığı, en iyi bilinen ve en yaygın örnek olarak yanıbaşımızda duruyor.

Kısacası inanca saygı hali, dokunduğu her alanı dinselleştirerek toplumsal hayat içerisinde fark edilmeden sıradanlaşırken, metafizik düşüncenin yaygınlaşmasıyla da günlük yaşamdaki pek çok olgu bir anda inancın konusu haline gelebiliyor. Bunun sonucunda dinselleşen her durum ve şart için peşi sıra bir “saygı” beklentisinin ortaya çıkmasına ise, dinin araçsallaştırılması diyoruz. Böylece araçsallaşan dinin reaksiyonerliği de rasyonaliteden uzaklaşıyor. Elde yapılanları haklı çıkarmak için kullanılacak inanca saygı mazeretinden başka bir kavram kalmazken, bu mazeret günden güne zemin kaybettikçe, şiddet ve vahşet eylemleri de aynı oranda artıyor. İşte dün olduğu gibi bugün de İslâmcı reaksiyonerlik adına yapılan insanlık ayıplarının önemli bir sebebi, inanca ve onun çerçevelediği bütün kutsallara saygı mazeretinin böylesi zorba eylemler neticesinde kabul edilebilir zeminini kaybetmesi olarak işaretlenebilir.

Netice itibarıyla %99’un %1’den ısrarla inanca saygı beklemesinin rasyonel bir açıklaması yok. Çünkü “çoğunluk”, “azınlığın” da eşit değerleri olabileceğini reddettiği, kendinden başka bütün farklı inanç ve ahlaki yorumlamaları hiçe saydığı anda kendi anlamını da yitirmeye başlar. Bugün tüm dünyada İslamcı reaksiyonerliğin inanca saygı üzerinden içerisine düştüğü açmaz, işte tam da budur. Ve bunun tek çaresi de ancak inanca saygının ötekilere karşı İslamcı reaksiyonerliğin biricik motivasyon sağlayıcı, otoriter ve koşulsuz bir beklenti nesnesi olmaktan çıkarılmasıyla mümkün olabilir. Ve öncelikle Müslüman coğrafyalarda örgütlü bir kötülük tarafından esir alınan kitleler buna itiraz etmekle yükümlüdür. Oysaki İslamcılar ve onların etkisindeki dindarlar, hiç de haz almadıkları demokratik haklar çerçevesinde inanca saygıyı, bireysel bir hak ve özgürlük biçimi olarak ateşli şekilde savunurken, kendilerini de annesi tarafından ölümsüzlük suyuna batırılan Aşil gibi görmenin büyülü huzuru içerisindeler. Hâlbuki bilinen bir kuraldır ki, en güçlü olduğumuzu sandığımız anda bile, kendi hatalarımızdan kaynaklı zayıf bir yerimiz bulunabilir. Ve hiç arzulamasak da o yerimizden vurulabiliriz.

1. Yeni çıkan ve benim de bir makaleyle (İdeolojik Bir Süperego Beklentisi Olarak İnanca Saygı) katkıda bulunduğum, saygı kavramının tüm boyutlarıyla işlendiği kıymetli bir çalışma için bknz: Saygı, (Editörler: İlker Özdemir & Yetkin S. Işık), Ezgi Kitabevi, 2016

* Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü