15 Temmuz'un ardından: İslamcılık cinnet geçirirken
31.07.2016 08:59 BİRGÜN PAZAR
Yıllarca kol kola “beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söyleyenler, 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir savaşın içinde

BEHLÜL ÖZKAN*

Kasım 2015 Genel Seçimleri öncesinde Isparta’da çektiğim bir fotoğraf bugünün Türkiye’sine nasıl gelindiğinin özetiydi: Maraş olayları sonrasında 24 Aralık 1978’de düzenlediği basın toplantısında “bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” çıkışını yapan Demirel’in fötr şapkalı heykeli. Heykelin arkasında Komünist Parti’nin orak-çekiçli bayrağının bulunduğu il başkanlığı. Bu bölgenin hemen yakınında Nurcuların yoğun olarak yaşadığı bir mahalle. Said Nursi’nin yıllarca yaşadığı Isparta’nın Barla köyünden dolayı bu şehrin Nur hareketi için özel bir önemi var. 1950 sonrasında İslamcısı, milliyetçisi tüm fraksiyonlarıyla vatan, millet, bayrak, din üzerinden siyaset yapan Türkiye sağı, solun tamamını enternasyonal komünizmin “işbirlikçileri,” “vatan hainleri,” “bölücüler” olarak damgaladı. Demirel’in 24 Aralık 1978’deki basın toplantısına dönelim: “Solculuk Halk Partisi’nin himayesine girdikten sonra Türkiye bu duruma geldi… Solculuk şayet fitnecilikse tümüyle karşıyım… Türkiye’nin bölünmesine karşıyım. Türkiye’de kardeş kanı dökülmesine karşıyım. Vatandaşın birbirine düşürülmesine karşıyım. Bunları Türkiye’ye solculuk getirmiştir. Ve komünizm getirmiştir bunları Türkiye’ye.” 12 Eylül Darbesi'yle gücünü artıran Türkiye sağının, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle kardeşleri arasında başlayan kavganın ilk kaybedenlerinden biri bölücülüğü ve kardeş kavgasını dilinden düşürmeyen Demirel’di. Ömrünün sonlarına doğru kendisine yakın siyasetçileri CHP’ye tavsiye ederek tasfiye oldu. Türkiye sağı içindeki mücadelenin kazananıysa İslamcılardı. Öyle ki 2002 sonrasında İslamcılar adım adım devletin tüm kademelerini “fethettiler.” Bu kavgada her şey mubahtı. Bazen sınav sorularını çaldılar. Bazen ele geçirmek istedikleri mevkide oturan ve kendilerinden olmayanlara kumpas kurarak içeri attılar. İşi seks kasetleri yayımlayacak noktaya kadar götürdüler. Ta ki 2013’e kadar.

Kriz değil cinnet

Yıllarca kol kola “beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söyleyenler, 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir savaşın içinde. Taraflardan biri olan Cemaat’in ordu içindeki müritleri, yüzlerce yurttaşı öldürüp, savaş uçaklarıyla Meclis'i bombaladı. Cemaate 'ne istediler de vermedik' diyecek kadar yakın durmuş AKP iktidarıysa bir yandan bu vahim tablonun üstesinden nasıl geleceğini kara kara düşünüyor. Diğer yandan da iktidarın emrindeki Diyanet, darbe girişimine karışanlara “cenaze namazı kılınması gibi din hizmetleri verilmeyecektir” açıklamasını yaparken, İstanbul Belediyesi ölen darbeciler için “Hainler Mezarlığı” kuruyor. İslamcılığın içinde bulunduğu yozlaşma ve çöküş daha açık nasıl anlatılabilir? “Kul hakkı yiyerek” “Altın Neslini” çalınmış sınav sorularıyla devlete yerleştiren, iktidar için darbe yapmayı göze alan Cemaat. Sekülerizm “dünyayı topyekûn bir savaşın içine soktu” diyerek absürt bir laiklik eleştirisine imza atan Mehmet Görmez’in başında olduğu Diyanet’in yayımladığı akıllara zarar fetvalar, Kuran-ı Kerim’den pasta yapan müftülük. “Allah’ın bütün vasıflarını toplamış bir lider Sayın Recep Tayyip Erdoğan” diyen AKP’li milletvekili, AKP’den seçilmiş Üsküdar Belediye Başkanı’nın “maket Kâbe” yaparak ilçenin merkezine koyması. İslamcılık krizde değil. Tüm iktidar ipleri elindeyken cinnet geçiriyor.

İslamcılık nereden nereye?

Cumhuriyet’in ilanı, halifeliğin kaldırılması, laiklik ve daha birçok devrimle birlikte İslamcılık metamorfoza uğradı. Osmanlı’nın son dönemiyle, 1945 sonrası İslamcılık arasında ciddi yarılma yaşandı. Felsefi ve entelektüel açıdan oldukça derin bir düşünce ortaya koyan Osmanlı İslamcıları arasında, içinde yaşadıkları döneme göre oldukça ilerici açılımlarda bulunanlar vardı. Mehmet Akif, Abdülhamit dönemi baskıcılığına karşı çıkarak, padişahı kişisel amaçları için dini kullanmakla eleştiriyor, meşruti yönetim talep ediyordu. Emperyalizm karşıtlığında Mehmet Akif şunu söyleyecek kadar cesurdu: “Avrupa hükümetlerini titreten Bolşevik tehlikesi, bizler gözlerimizi açmak suretiyle alem-i İslam hakkında tehlikeli değil, bilakis istifade olunacak bir fırsattır.”

Cemaatler: Hanedan şirketleri

1945 sonrası İslamcılık tarihsel arka planını ve düşünsel derinliğini yitirirken, cemaatler üzerinden örgütlenen bir siyasi akıma dönüştü. Her biri sıradan din adamı olan ve Türkiye dışındaki İslam dünyası üzerinde hiçbir düşünsel etkileri olmayan kurucularının isimleriyle anılan (Süleymancılar, Nurcular, Gülenciler, Işıkçılar) cemaatler; liderliğin babadan oğula veya damada geçtiği, para kazanmayı yücelten, sorgulamaya kapalı hanedan şirketlerini andırıyor. İdeolojik açıdansa İslamcılık son derece yüzeysel ve ırkçı özellikler de taşıyan üç sacayağı üzerinde yükseldi: 1) Anti-komünizm, 2) Anti-semitizm, 3) Anti-masonluk. Komünizm karşıtlığı üzerinden yükselen solla mücadele, devlet ve İslamcılık arasında 1923-45 arasında yaşanan soğukluğun aşılmasını sağladı. Mehmet Akif’in anti-emperyalizmi yerini NATO yanlısı bir İslamcılığa bırakırken, Batı karşıtlığı ise anti-semitizm üzerinden dillendirildi. Batı dünyasının “bir avuç Yahudi’nin” elinde oyuncak olmaktan kurtulması gerektiğini vurgulayan İslamcıların önde gelenlerinden Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesi, 12 Ocak 1969’da “Hitler Müslümanların vefalı bir dostuydu” diyebiliyordu. Mason olarak yaftalanan İstanbul merkezli burjuvazi düşman ilan edilerek, ayakları üzerine doğrulmaya çalışan Anadolu sermayesi buna karşı İslamcılık çatısı altında birleşmeye çağırıldı.

Bu döneme damgasını vurmuş isimlerden Said Nursi; Tan Baskını'nı “Nurun manevi bir fütuhatı” olarak tanımlıyor, sonrasında CHP hükümetini komünizm adlı “şark-ı şimaliden [kuzeydoğudan] çıkan dehşetli ejderhanın istila etmesine” karşı “Kur’ana ve hakaik-i imana [imanın hakikatlerine] sahip” çıkmaya davet ediyordu. Said Nursi’ye göre bu savaşta yapılması gereken ABD’nin yanında saf tutmaktı: “Amerika gibi din lehinde ciddi çalışan muazzam bir devleti kendine hakiki dost yapmak, iman ve İslamiyetle olabilir.”1 Aynı Said Nursi, Demokrat Parti iktidarına Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde modern eğitim kurumları yerine medreseler açılmasını tavsiye ediyordu: “Başka vilayetlerde sırf fünun-u cedide [yeni fen bilimleri] okuttursanız da, Şarkta her halde millet, vatan maslahatı namına ulum-u diniye [dini ilimler] esas olmalıdır.”2 Bu öneri ve tavsiyeler hem Ankara’da hem de ABD’deki iktidarların ilgisine mazhar oldu. “Bediüzzaman’ın Hariciye Vekili” başlığıyla kitabı yayımlanan, Nurcuların önde gelenlerinden Salih Özcan 1962’de Suudi Arabistan liderliğinde kurulan Rabıta’nın kurucuları arasına giriyor, yayımladığı çeviri kitap ve dergilerle Batı ve Suudi yanlısı bir İslamcılığın Türkiye’de yayılmasına zemin hazırlıyordu. 1977’de MSP’den milletvekili olan Özcan, 1980 darbesi sonrası Körfez Sermayesinin faizsiz bankacılık adı altında ülkeye girişinin öncülüğünü yapan isimdi.

1969’da İslamcılığın Batı ve Suudi yanlısı karakterini ve Arap-Amerikan petrol şirketi Aramco’nun maddi desteğiyle gelişmesini fark eden Bülent Ecevit, “Bunlar İslam ümmetçisi geçinirler. Gerçekte ise Aramco ümmetçisidirler” diye toplumu uyarıyordu. Ancak yine aynı Ecevit, 1990’lardan itibaren Cemaat'e destek vermekten geri durmadı. Aradan geçen yıllarda Ecevit değişirken, İslamcıların ABD’ye ilgi ve sempatisi katlanarak arttı. Fethullah Gülen 1997’de Said Nursi’den miras aldığı ABD yanlısı duruşunu, “aşırı komünist akımlar herhangi bir akli, mantıki dayanağa dayanmadan Amerika düşmanlığı yapıyorlar” şeklinde dile getiriyordu: “Amerika’yı yakın hissedeceğimiz yanlarıyla, yakın takibe alma ve değerlendirme, önemli şeyler bunlar. Bunlarla bu ‘altın nesil’i yetiştirebilir ve dünyada ilmi, teknolojiyi temsil bir genç nesil.”

Soğuk Savaş sürecinde devletle birlikte, devletin içinde kurumsallaşan İslamcılık, 2000’li yıllarda devletin bizzat kendisi oldu. Son günlerde sıklıkla yapılan yorumlardan biri, Cemaat'in devletin içinde bir ura dönüştüğü ve titizlikle temizlenmesi gerektiği. Oysa 2002 sonrasında devletin ana bünyesi İslamcılık olurken, bünyenin beyni de yetişmiş kadrolarıyla Cemaat’ti

Ilımlı İslam modelinin çöküşü

15-temmuz-un-ardindan-islamcilik-cinnet-gecirirken-167298-1.

Soğuk Savaş sürecinde devletle birlikte, devletin içinde kurumsallaşan İslamcılık, 2000’li yıllarda devletin bizzat kendisi oldu. Son günlerde sıklıkla yapılan yorumlardan biri, Cemaat'in devletin içinde bir ura dönüştüğü ve titizlikle temizlenmesi gerektiği. Oysa 2002 sonrasında devletin ana bünyesi İslamcılık olurken, bünyenin beyni de yetişmiş kadrolarıyla Cemaat’ti. ABD’nin “ılımlı İslam” modeli olarak gördüğü bu “Yeni Türkiye” oluşumuna destek verdiğini, 2004’te ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Bağdat’a Ankara’yı örnek göstererek ““Irak’ta İslami bir cumhuriyet olacak. Tıpkı başka İslami cumhuriyetler olduğu gibi, Türkiye ve Pakistan gibi” dediğini hatırlayalım. Bunlara Gülen’in 1999’dan bu yana ABD’yi “vatan” bilmesini ve Cemaat’in bu ülkede milyarlarca dolarlık yatırımlarda bulunmasını, Tayyip Erdoğan’ın ne milletvekili ne de Başbakan olduğu bir dönemde Aralık 2002’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Bush tarafından ağırlanmasını ve 2003’te Wall Street Journal gazetesine yazdığı “Ülkem ABD’nin Sadık Müttefiki ve Dostudur” makalesini ekleyelim.

Geçmişi 1950’lere kadar dayanan ABD ve İslamcılık arasındaki ittifak ilişkisi bugün ciddi sorunlar içinde. Darbe girişiminde bulunan Cemaat’in lideri Gülen’in adil bir mahkeme tarafından yargılanması, bugün ve geçmişteki ortaklıklarına dair söyleyecekleri Türkiye’nin yakın tarihinin ve geleceğinin aydınlığa kavuşması için önemli. Şimdiye kadar Gülen’in iadesine yönelik Türkiye’den ciddi hiçbir girişimin yapılmadığı ve iadenin önüne taş koymak istercesine idam tartışmasının gündeme taşındığı, ABD’nin darbede Gülen’in rolüne yönelik kanıt isteğinde ısrarlı olduğu, Gülen’in ise “ben ve arkadaşlarım Batı'nın yanında yer aldık” mesajlarını yan yana koyalım. Tüm bunlar 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin ve arka planının ortaya çıkarılmasının nasıl bir depreme yol açacağının bizim kadar, ABD ve Türkiye’deki iktidarların da farkında olduğuna işaret ediyor. Melih Gökçek’in Gülen’in insanları cinlerle etkisi altına aldığını ima etmesi gibi sulandırmalara meydanı bırakmadan, vatan millet edebiyatını dilinden düşürmeyen Gülen’in gözyaşları dindirilmeli ve “memlekete hoş geldin” denilmeli. 15 Temmuz’a Türkiye’nin nasıl geldiğinin ortaya çıkarılması için kilit isim Gülen’in iadesi, “cini” şişeden çıkaracak bir gelişme olacak. Bunun için hem muhalefetin, hem de medya ve sivil toplum kuruluşlarının yoğun çaba sarf etmesi gerekiyor.

1. Emirdağ Lahikası, s. 94, 190, 424.

2. Tarihçe-i Hayat, s. 128.

* Yrd. Doç. Dr., Marmara Üniversitesi