A+ A-

Hısımlıktan hasımlığa

İki İslami güç odağının ‘kardeşçe’ başlayan ittifakının ‘kana kan’ bir ihtilafa dönüşmesinin seyri.
Paylaş
instela'da paylaş
Yayınlanma tarihi: 11 Ağustos 2016 Perşembe, 23:29

[Haber görseli]

AKP, selefi olan “Erbakan hareketi”nin yaptığı gibi dünya kapitalist sistemine gerçek ya da hayalî, doğru ya da yanlış meydan okuyan bir söylemin asla üreticisi ve destekçisi olmadı. O, Türkiye’de gelenekçimuhafazakâr kitlenin kapitalizmle barışık hale geldiği noktada siyaset sahnesine merhaba demiştir.

Tayyip Erdoğan şüphesiz ideolojik ve politik varoluşunda Erbakan’a maddi-manevi çok şey borçludur. Ama o, bir siyasetçi olarak yetişme sürecinde aslî belirleyen olmuş Erbakan Hoca’yı “değilleyerek” yükseldi. Bu, bir başka “Hoca” ile irtibat ve ittifaka yönelme ile olmuştur. Hepimizin bildiği üzere o hoca, “Fethullah Hoca”dır.

Hâlbuki Erbakan’ın Gülen’le yıldızı ta en baştan itibaren hiç barışmamıştı. Erbakan’ın sisteme muhalif politik çizgisine ve bunu fırsat bilip onun “terki”sinde yol alan radikal İslâmcılığa karşın Gülen, hem dünya ekonomik sistemiyle hem de Türkiye’de yürürlükteki resmi ideolojiyle barışık, sistemiçi bir dindar-muhafazakârlığı “Türk-İslâm sentezi” ideolojisi eşliğinde telkin etmiştir.

“28 Şubat”ın kendisi başlı başına hata olmanın ötesinde bir diğer hatası da Gülen’i ülkeden kaçırmak oldu. Bu, pratikte onun ekmeğine yağ sürdü. Öncülük ettiği hareketin ulusal sınırlardan taşıp küresel hacme ulaşması da bir bakıma 28 Şubat darbecilerine borçlu olunan bir gelişmedir.

Müslüman-burjuvazi

Türkiye 28 Şubat’ı izleyen süreçte esasen iktidarsız koalisyon hükümetleriyle askeri bürokrasi güdümünde otoriteryan bir rejime maruz kalırken ülkenin iktisadî dinamiğinde bir yeni güç olarak “Müslüman-burjuvazi”nin yükselişi kristalleşmekteydi.

1923’te Cumhuriyet’i kuran bürokrasinin var ettiği laik-modernist (Batılı) burjuvazi karşısında Turgut Özal’ın 1980’lerden itibaren önünü açtığı bu dindarmuhafazakâr burjuvazi, büyük ölçüde Gülen hareketi ile de irtibat içinde güçlenip ülkenin gidişatına damgasını vuracak kapasiteye 2000’ler dönümünde geldi.

2000’de yaşanan büyük ölçekli ekonomik kriz, halkı ve hükümeti vursa da bu ‘yeniburjuvazi’ye çok dokunmadı.

2002 seçim sürecine dünya sisteminin Türkiye için “kriz-kırıcı” olarak gönderdiği Kemal Derviş’in rehabilitasyonuyla girildiğinde umumi manzarada göze çarpanlar şunlardı: Palazlanmış bir dindar-muhafazakâr yeni-burjuvazi... 28 Şubat’tan müşteki geniş bir muhafazakâr halk kesimi... Bunların ikisi arasında kültürel irtibatı kuran Gülen hareketi... Ve “liberalizm”de buluşmuş eski-sosyalist, post-İslâmcı, geç-milliyetçi aydınlar topluluğu...

Tohumları 28 Şubat darbesinde tespit edilebilecek bu paydaşlar buluşmasının sonucu, en kısa ve özlü şekilde ifade etmek gerekirse AKP’nin kitleselleşmesi, “Gülenizm”in de küreselleşmesi olmuştur.

Türkiye’nin ufkunda beliren ve küresel kapitalizmi “nimet” sayan iki İslâmi güç odağının ilişkisi, o andan itibaren ülkenin geleceğini biçimlendirmeye başladı.

Bu “kardeşçe” ittifak ilişkisinin “kana-kan” bir ihtilaf ilişkisi haline gelmesi, oradan da şu an içinde bulunduğumuz çılgın, korkunç ve gözü dönmüş bir kanlı darbe girişimine evrilmesi, eğer 7 Şubat 2012 MİT Krizi baz alınacak olursa hemen hemen bir 10 yıl aldı denilebilir.

[Haber görseli]

‘Mavi Marmara’ Çatlağı

AKP, asker-yargı ittifakından oluşan “Kemalist vesayet”i kırma yolunda onun üzerine Cemaat’le birlikte bir karşı-ittifak oluşturarak gitti. 27 Nisan e-Muhtırası’nın (2007) fos çıkması, bu karşı-ittifakın gemi azıya almasında temel belirleyen olarak kaydedilebilir. Kırılma noktası da hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in 27 Nisan’ın ertesi günü yaptığı muhtırayı kınama konuşmasıdır.

Ardından hem Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Abdullah Gül’ün önüne engel olarak çıkarılan “367 (milletvekili) krizi” erken genel seçimle aşıldı; hem de AK P’ye karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca açılan kapatma davası, sonuç itibarıyla “Yargı” erkinde bir sayfanın kapatılıp yeni bir sayfanın açılmasına doğru evrildi.

Artık Cemaat’in etki ve denetimi altındaki Özel Yetkili Mahkemeler devreye sokularak ve 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu sonucunda oluşan kitlesel moralmotivasyon eşliğinde bir tasfiye operasyonu devredeydi. Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Askeri Casusluk, Oda TV gibi davalar ve HSYK ’nin yeniden yapılandırılmasıyla ilerleyen bu operasyon sürecinin iki net sonucu oldu. Bir, Kemalist askeri vesayet rejiminin Yargı’daki hâkimiyetiyle birlikte çöküşü. İki, Gülen Cemaati’nin ordu, yargı ve Emniyet bazında başlı başına bir “iktidar”, Hanefi Avcı’nın 2010’da yazdığı kitabında açık-seçik kullanıma soktuğu üzere “devlet içinde devlet” olarak yükselişi. (Daha AK P’nin “paralel devlet” tabirini kullanıma sokmasına zaman vardı ve o yüzden Avcı, bu “öncü” ifadeyi kullanmanın bedelini ağır ödedi!)

Sonuçta AK P, kendince bir “hasım”ı yok ederken bu süreçte kendisiyle birlikte hareket etmiş ve kendisi tarafından önü açılmış bir müttefik (hatta “hısım”) olarak Cemaat de artık ona “yeni hasım” olma yolunda büyük mesafe kat etmişti.

17/25 Aralık'a giden yolun önü böyle açıldı.

[Haber görseli]

17/25 Aralık 'patlağı'

Ancak şunu da kaydetmeden geçmemek gerekir: Aslında 2002’den itibaren işlerlikteki “Parti-Cemaat” iktidar sürecinde görünürde her şey güllükgülistanlık hissi uyandıracak şekilde olsa da derinden akan sularda “koalisyon”un ortakları arasında ihtiyat hep vardı. Karşılıklı birbirini tartmalar, yer yer de nezaketle kamufle edilmiş gerginlikler akan zaman içerisinde giderek daha belirgin şekilde kendisini göstermiştir.

Bu bakımdan kamuoyuna yansıyan en berrak veri, “Mavi Marmara” olayı sonrası Gülen’in “İsrail’e danışılsaydı keşke” şeklinde gündeme gelen sözleridir.

Henüz 2010 Referandumu bile yapılmamışken sarf edilmiş bu sözler, “Parti” ile “Cemaat”in bir yol ayrımına gelişinin ilk ipuçlarını sundu. Sonrasında hâlâ birlikte hareket etme durumu devam etmişse de hiçbir şey artık eskisi gibi olmamıştır.

Fethullah Gülen’in Gazze açıklarında Türk yardım gemisine İsrail saldırısına ilişkin yaptığı bu aykırı değerlendirme, hem AKP, hem de Cemaat cephesinde telaşla ama ilginç şekilde de “Telaşa mahal yok” tarzı göstermelik bir yaklaşımla savuşturulmaya çalışıldı. AKP içinden gelen yorumlar gayet edilgendi. Mesela Bülent Arınç (tecrübesini konuşturarak!) “Hocaefendi”nin tavrına ilişkin çok şey söyleyip aslında hiçbir şey söylememeyi şöyle becerdi:

“Şimdi bu olay karşısında muhterem Hoca Efendi’nin konuşmasının bana ne anlama geldiğini soruyorlar. Hoca Efendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor. Her şart altında, her durum altında ve her şeye rağmen müspet hareket etmeliyiz ve bunun imkânlarını araştırmalıyız. Zulme uğrayabiliriz ama zalim olmayacağız. Müspet hareket budur ve bu hareketi takip eden herkes Türkiye’de de dünyada da kazanmıştır.”

Gülen’in sözleriyle hükümetin olaya yaklaşımı arasındaki mesafeyi kapatma yolunda çabalar Cemaat cephesinden de geldi. “Hocaefendi”nin her zaman politik konulara uzak durmayı tercih ettiği, “‘ulûl emr’e itaat” anlayışını benimsediği söylendi.

Hâlbuki “İsrail’e danışılmalıydı” diyen Gülen, apolitik değil, hayli politik bir tutum içindeydi. Onun duruşu, AKP kurmay heyetinin o dönemde söz konusu duruşunun tam tersiydi ve o, hiç ama hiç onlar gibi düşünmemekteydi. Sözgelimi İsrail’e ilişkin AKP retoriğinin merkezinde yer alan “haydut devlet” nitelemesinden Gülen’in söyleminde eser yoktu. İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı’nın (İHH) İsrail’in izni olmadan Gazze’ye yardım götürmesine eleştirel bakıyor, önceden “İsrail’le uzlaşma” yolunun seçilmemiş olmasını “otorite”ye başkaldırmak şeklinde tanımlıyordu. Kendi hareketiyle ilişkili bir dernek Gazze’ye yardım götürmek istediğinde de onlara “İsrail’den izin alma”ları gerektiğini söylemişti. Erdoğan başta olmak üzere herkesin İsrail’in “kan gölünde yüzdüğü”nü söylediği bir ortamda o, “Gördüğüm şeyler çok çirkindi” demekle yetiniyordu.

Bunlar, kendisinin politikaya uzaklığını ısrarla vurgulayan Cemaat mensuplarının aksine Gülen’in son derece “politik” konuştuğunu işaret eden sözlerdir. O, küresel dünyanın hâkim güçlerini rahatsız etmemeye titizlik gösteren bir politika izliyordu.

Dolayısıyla “Mavi Marmara” olayı, özünde 2002’den itibaren karşımızdaki “koalisyon”un temel motifini oluşturan, kapitalizme ve Batı’ya dost “liberal İslâm” düsturuna ilişkin olarak “ortaklar” arasında yorum ve konum farkının belirdiğini işaret eder.

Bu kritik “çatlama”dan sonra hem iç, hem de dış politik gelişmeler, özellikle küresel sistem içinde daha rekabetçi pozisyon alma, bölgesel bir ağırlık merkezi oluşturma arzusuyla şekillenen dış politika stratejisi AKP’yi “Milli Görüş”ün, tabii Erbakan’la kıyaslandığında belki “özde değil sözde” denilebilecek şekilde savunucusu olma noktasına daha sık getirir oldu.

Cemaat de artık Parti’ye yabancılaştı ve iktidarda ona “paralel” seyreder hale geldi.

“Koalisyon” zımnen bozulmuştu.

2012 mit krizi

“Mavi Marmara” temelinde beliren fikir ayrışması sonrasında işler sessiz ve derinden karşılıklı birbirini kollama stratejileriyle ama görünürde yine de güllük- gülistanlık bir tablo çizmeye devam edilerek yürütüldü. Sözgelimi 2010 Referandumu’na desteğinden dolayı Tayyip Erdoğan’ı Pensilvanya’ya teşekkür ederken de gördük, Türkçe Olimpiyatları’nda “Hocaefendi”ye gıyabi iltifatlar yağdırırken de izledik.

Sonra yavaş yavaş “müttefikler” arasında iktidar çatışmaları bariz şekilde kendini göstermeye başladı. Bunlar arasında, kamuoyu gündemine gelecek ölçüde bastırılamaz oluşuyla bir ilki teşkil ettiği söylenebilecek olan, 2012 MİT Krizi’ydi.

Özünde MİT ve PKK arasında yapılan görüşmelerin suç addedilmesiyle Müsteşar Hakan Fidan başta olmak üzere teşkilat görevlilerinin savcılığa çağrılması, Cemaat’in Erdoğan AKP’sine yönelik sarsıcı olmayı arzulayan hamlelerinden biriydi. Denilebilir ki Cemaat, ilk defa doğrudan Parti’ye karşı devlet bünyesinde bir “içiktidar” mücadelesine girişiyordu.

Elbette sonuç alabildiği söylenemez. Sonrasında karşılıklı gerilim, rahatsızlık ve hoşnutsuzluklar, bu defa Parti’nin, Cemaat’in temel faaliyet alanı ve “can damarı” demek olan dershanelerin üzerine onları kapatma önerisi eşliğinde gitmesiyle yeni bir boyut kazandı. Bu gelişme, Cemaat nazarında öfkeyi artırdı. Artık besbelli ki “ittifak” hükümsüzdü. Ama “ihtilaf” da henüz ayyuka çıkmamıştı. Bu, “17 Aralık Operasyonu”yla oldu.

İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ile Mali Şube Müdürlüğü tarafından 17 Aralık 2013 sabahı başlatılan operasyon, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğulları ile Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Emlak Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın gözaltına alınmalarıyla başladı. Kara para aklamadan ayakkabı kutularına istiflenmiş banknotlara kadar açılan yasal ve yasadışı dinlemelerle bezeli/ destekli bir yolsuzluk ve rüşvet skandalı gözler önünde ifşa oldu.

Yukarıda adı geçen üç bakana AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış’ın da soruşturma kapsamında eklendiği operasyon, 25 Aralık’ta ikinci dalgası ile AKP iktidarının en tepesindeki isme kadar uzandı. Suudi işadamı Yasin El Kadı ile birlikte Erdoğan’a yakın işadamlarını rüşvet, sahtecilik, ihaleye fesat karıştırma, çıkar amaçlı suç örgütü kurma gibi suçlardan göz altına almayı hedefleyen girişim, AKP tarafından durduruldu. Buna yeltenenler görevden uzaklaştırıldı. Ve hepimiz, meşhur “Paralel Devlet” tabiriyle nihayet tanıştırıldık.

Artık “ittifak” bitmiş, ihtilaf ve çatışma en amansız şekilde karşılıklı kartlar ortaya açılarak, kılıçlar çekilerek sürdürülür olmuştu.

Şimdi bir tarafta “Allah evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın” diye Pensilvanya semalarına “beddua” ile açılan eller, diğer tarafta da meydanlarda kendilerine yönelik bir “dış-komplo”nun iç uzantıları eliyle darbe yapılmaya çalışıldığı iddiasıyla “İnlerine gireceğiz, inlerine” diye ateş püskürmeler vardı!..

Ardından da “FETÖ” tabiriyle tanıştık. Artık böyle tanımlanan yapıyla irtibatlı yazılı basından görsel medyaya, adliyeden Emniyet’e, finans kuruluşları ve diğer şirket yapılarına kadar pek çok kurum, kuruluş ve onlarla bağlantılı ismin soruşturma-cezalandırma sürecine sokulduğu bir dönem karşımıza çıktı.

Toplumca maruz kaldığımız lanetli darbe girişimiyle de bu tabir, hâlihazırda cehenneme dönmüş hayatımızın baş müsebbibi olarak önümüze konmuş, duruyor.

Yazı dizisinin 1. bölümü: Paradaki simge

Yazı dizisinin 2. bölümü: 70’li yıllar devlete ‘Sızıntı’

Yazı dizisinin 3. bölümü: İşte 'FETÖ' sözlüğü

Yazı dizisinin 4. bölümü: Pensilvanya ziyaretlerinde tutulan çarpıcı notlar: İpekçi'yi öldürenin elini öperim

Yazı dizisinin 5. bölümü: 'Çözüme karşı Hakan Fidan’a gözaltı girişimi'

Comment disclaimer
comments powered by Disqus