Şeriatı beklerken: Devletin İslamileşmesinde yeni eşik!
25.09.2016 10:43 BİRGÜN PAZAR
Bu soru atlanamaz: Sivil bürokrasisi, milli eğitimi, yargı organları mensupları, emniyet, istihbarat ve son olarak ordusu siyasal İslamcı kadrolarla doldurulmuş bir ülkede şeriata geçmek çok mu zor olur?

HAKAN GÜNEŞ / @hakangunesh
Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

2002’den bu yana yürütülen her açılım ve operasyon görünen amaçlarından ziyade iki şeye hizmet etti: Otoriterleşme ve İslamizasyon. Toplumun aşağıdan İslamileştirilmesi stratejisi devletin milli eğitim, adalet, içişleri (bürokrasisi) kadrolarını İslamileştirmesi ile sürdürülürken son olarak ordunun İslamileştirilmesi ile bu halka tamamlanmak üzere. Toplumsal yaşamın ve siyasal sistemin taşıyıcılarının İslamileşmesi sürecini taçlandıracak olan zirve ülkeye Suudi Arabistan tipi de facto ya da İran tipi hukuki bir anayasal teokratik yapının egemen kılınması ile şekillenmeyebilir. Türkiye ne İran ne de Suudi Arabistan olmayacaktır ama Türk tipi şeriat devletinin kuluçkadan çıkmak üzere olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok.

Türk tipi şerileşme kendi modelini çoktan yaratmış ve hiç de hız kesmeden ilerliyor durumda. Bu model Batı siyasal merkezleri ve küresel ekonomik sistemi ile daha uyumlu bir şeriatçı stratejiye dayanıyor. Bu tespitin vehim mi yoksa hakikati yansıtan bir tespit mi olduğunu anlamak için sadece son 14 yıllık getirdiği ve getirmekte olduğu toplumsal ve siyasal sistem verilerine bakmak yeterli olacaktır.

Avrupa Birliği uyum açılımları, Ergenekon ve Balyoz Operasyonları ve son olarak darbe girişimi sonrası devletin yeniden yapılandırılması operasyonlarında kesintisiz devam eden süreç siyasal sistemin otoriterleşmesi ve devlet ve toplumun İslamileştirilmesi olarak son buldu. Çıkarılan eğitim yasaları, vakıflara ilişkin düzenlemeler, belediyeler ile yürütülen çalışmalar, helal sertifikalı yemekten hilal sertifikalı otellere İslami devlet bankalarının ( katılım bankacılığı) tesisinden anaokullarına kadar inen Arapça ve dini eğitim faaliyetlerine kadar süren ve sürmekte olan uygulamaların önünü açan Ana-yasal değişimleri saymıyorum bile.

“Milli Mutabakat”ın İslamcı özü!

28 Şubat koşullarında kendini “Ak Sakallılar”dan ayırarak yenilenen ve Ordu-ABD-AB ve hatta CHP (Deniz Baykal) rızası sahne alan “yeni milli görüş” sadece ilk döneminde geniş merkez sağ (bir tür yeni ANAP) olduğu izlenimi verdi ve bu role uygun davrandı. 2007 seçimleri ile birlikte parlamento grubunda merkez sağ ağırlığını azaltıp milli görüş kökenlileri öne çıkaran AKP bu tarihten itibaren bürokrasi içindeki tahkimatına hız verdi. Eğitimden orduya bu kadrolaşmanın yasadışı bir biçimde nasıl gerçekleştiğini şimdi iktidara yakın basın tefrika tefrika kendisi yazıyor. Oysa anlattıkları kendi hikayeleri ve sadece Gülenciler ile de sınırlı değil. Şimdilerde Gülencilerin yaptıklarına ilişkin yazılan her şeyi Gülenciler ile birlikte diğer İslamcılar diye ile okumak çok daha gerçekçi bir tablo oluşturacaktır. Böylelikle FETÖ/PDY temizliğinin devlette şeriatçı temizliği anlamına hiç ama hiç gelmediğini, sadece Gülenci temizliği ile sınırlı olduğunu anımsamış oluruz.

Önce sivil sonra silahlı bürokrasinin İslamcılaştırılması

seriati-beklerken-devletin-islamilesmesinde-yeni-esik-189367-1.

Cumhurbaşkanlığının Sezer’den Gül’e geçişi ve yüksek yargı içindeki seküler direncin kontrol alına alınması ile birlikte devletin İslamileşmesi değilse bile devlet kadrolarının İslamileşmesi sürecinde esas mesafe kat edildi. Ergenekon ve Balyoz Operasyonları ile silahlı bürokrasinin seküler direnci ve ileride (geçmişte olabildiği gibi) gerçekleştirebileceği müdahale olasılıkları bertaraf edildi. Bunu yaparken dayanılan FETÖ yapılanmasının saf değiştirmesi ile ortaya çıkan 15 temmuz darbe girişimi sonrası devletin yeniden-yapılandırılması operasyonlarının ortaya koyduğu resim de hiç de AKP’ye eklemlenen MHP’lilerin, Aydınlıkçıların yahut çeşitli tonda ulusalcıların uydurdukları hayali içerikte ilerlemiyor: Birkaç Balyoz sanığının komutan olarak yeniden atanmasını öne çıkaran bu sözde seküler ve gerçekte ise sadece milliyetçi kesimler polisin ardından ordunun da tam bir parti ordusu olarak yeniden yapılandırıldığını satır aralarında bile görmek istemiyorlar.

Tüm bakanlıklarda tamamlanan kadrolaşmanın parti bağından ziyade imama hatip kökenli olmak yahut (artık Gülenciler dışındaki) cemaatlerden birisine bağlı olmak gibi kriterlerle yürütüldüğü gerçeği herkesin bildiği bir sır. Bir cemaat tasfiye edilirken tek başlarına yeterince güçlü olmayan onlarca başka cemaatin önünün açılmasının devlet kadrolarının şeriatçılara teslim edilmesinden hiç ama hiç başka sonucu yoktur. Bilhassa Adalet, Milli Eğitim gibi sivil ve İçişleri gibi silahlı bürokrasiyi barındıran alanlarda bu süreç çoktan geri dönüşü on yıllar alacak kadar köklü bir düzeye gelmiştir. Ordu’nun İslamileşmesi ve parti ordusu haline getirilmesi sürecinde ise kritik eşik henüz aşılmamış ancak kritik eşiği aştıracak anahtar bulunmuştur: Mevcut askeri kadroların yükseltilme ve atanma mekanizmalarındaki değişim ve askeri okulların yapısına ve müfredatında ilişkin düzenleme. Artık seküler bir aileden gelen yahut seküler değerleri benimseyen bir gencin askeri okullarda okuması yahut askerlik mesleğini seçmesi eğitim ve meslek hayatı boyunca siyah kuğu olmayı kabul etmesinden geçiyor.

Bu soru atlanamaz!

Peki hiç uzatmadan herkesin kaçındığı soruyu soralım: Sivil bürokrasi, milli eğitimi, yargı organları mensupları, emniyet, istihbarat ve son olarak ordusu siyasal İslamcı kadrolarla doldurulmuş bir ülkede şeriata geçmek çok mu zor olur?

Türkiye’de ve Dünya’da milli görüş geleneği ve Türk siyasal İslamcılığını çalışan akademisyen ve gazeteciler pek çok farklı değerlendirme yapsalar da bu geleneğin radikal metodları benimsemekten kaçındıkları konusunda hemfikirdirler. Aslında yakın zamana kadar konuya vakıf olanların büyük bir kısmı Türkiye’ye şeriat düzeni getirme konusunda milli görüş geleneğinin (AK Parti’yi bu geleneğin son halkası olarak okuyalım) içsel bir mesafeye sahip olduğu kanaatinde idiler. Yani süreç oraya gitse bile AKP’liler bizzat kendileri şeriat istemeyeceklerdir diye düşünülmekte idi. Ancak düne kadar birkaç uzman dışında hiç kimsenin kelime anlamını bile bilmediği selefizmin bu topraklarda nasıl hızla yayıldığı gerçeği uzmanları bu konuda bildiklerini rafa kaldırtmaya yöneltti. Keza artık Türkiye’de “sermayenin rengi olmaz”, “AKP, şeriat isteyenlerin değil muhafazakar, mütedeyyin kitlelerin partisidir”, “NATO’ya bağlı bir ülkede şeriatçı rejim gerçekleşemez” türünden klişeler söyleyenlerini bile şüphede bırakıyor.

Evet öte yandan Türkiye toplumunun yaklaşık yarısının siyasal İslamcılar ve onlara rıza gösterenlerle kesin çizgilerle ayrıştığı ve bu kesimlerin kolayca dönüştürülemeyeceği, Türkiye büyük burjuvazisinin uluslararası ihtiyaçları, zenginleşmesini siyasal İslamcılıklarına borçlu yeni MÜSİAD burjuvazisinin bile temkinli duruşu, AKP oy tabanında şeriat isteyenler ile geleneksel muhafazakâr “merkez sağ” eğilimlilerin yarı yarıya bulunması vb pek çok başka faktör de mevcuttur. Ancak ne toplumlar ne de ülkelerin siyasal sistemleri doğrusal gelişim çizgisinde ilerlemezler. Suriye savaşı ve cihatçılarla kurulan ilişkilerin yarattığı Pakistanlaşma etkisi, dünya ölçeğinde otoriterleşmenin artması, küresel finansal sitemin İslami finansal sitemlerle uyumlu eklemlenmesi ve son dönem için belki de en önemlisi milli olan ile İslami olanın iç içe kodlandığı bir siyasal hegemonya-atmosfer ülkedeki dinselleşme eğilimini güçlendiren faktörlerdir.

Milli mutabakatçılar, ABD ile olan gerilimler ve Kürt sorunu çerçevesindeki hassasiyetleri noktasında belki mevcut rejimde bazı milli ögeler bularak avunabilirler ancak Althusser’in meşhur kavramı ile söyleyecek olursak “devlet ve devletin ideolojik aygıtları”nın yeniden üretim mekanizmalarının şeriatçılar ile doldurulduğu bir ülkede yakın geleceği şekillendiren dinamiklerin neleri getirmekte olduğun sorusundan uzun süre kaçılamaz.

Gözü ile görmeden yeni tarımsal usullere geçmeyen çiftçiler gibi Türkiye’de solcuların da dahil olduğu azımsanmayacak bir seküler kesim ancak polisin başörtüsü takmasını takiben Türk silahlı kuvvetleri de başörtülü subaylarıyla resmi geçit töreni yaptığı zaman durumu anlayacaktır. Oysa bu tartışmayı polis ve asker kadınların başörtüsü takması gibi tuzak bir sahadan yapmaya yahut bu tür göstergelere dayanmaya hiç gerek yok. Türkiye’de şerileşme sakalını kesmiş erkek suretinde gerçekleşmektedir.