Müslüman ‘versus’ İslamcı(2)

Metin Boşnak 06.10.2016


İslamcılığın birinci işlevi, Devleti diğer devletlere ve dinlere karşı güçlendirmekti. Osmanlı'nın İslamcılıktaki hedefi Müslüman'dan “İslamcı” çıkarma çabasıydı. Devlet'in kurtuluşu için bir tür “istislam”, yani Müslümanların olarak İslamileştirilmesi gerekiyordu. “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz!” hükmü sıkça anılır oldu. Bu hükmün muhatabı yönetimden çok, halkın kendisi oluyordu. Nefis terbiyesini, sabır ve tevekkülü esas alan gelenek, Devletin kurtuluşu için inancı katalize edilecek, cihat dinamikleri öne alınacaktı. İslami dinamiklerin zaten azalan dermanını yeniden canlandıracak hem yorgun milleti ayağa kaldıracaktı. Din ve vatan kavramları bu dönemlerin ayrılmaz ikilisi olacaktır: “Vatan sevgisi, imandan” idi.

Bundan murat ise, SOS veren Devletin kurtuluşu, düze çıkması için sabır ve ittihat yanında, zaten Devletin içine girmiş olan ölümcül virüsü temizleme mücadelesiydi. Bir başka deyişle, İslamcılık Devletin içindeki ve dışındaki Müslümanları “uyanış”a çağırma Sûr'u oldu. Uykuya uyanan Devletin kamet getirmesi gibi işlev gördü. Devlet tebaasına yeniden moral aşılayacak, onları uyandıracaktı.

Bu süreçte gayr-i müslimlerin Osmanlıdan ayrılmaları ve “ihanet”in büyük etkisi oldu. Osmanlı geç olsa da kendi kimliğinin aksayan yanlarının farkına varmıştı. Önceleri Avrupa anti-Osmanlı olarak kimliğini tanımlarken, şimdilerde Osmanlı hem Batı'ya imreniyor hem de kendini anti-frenk olarak konumlandırıyordu. Zaten, “Batı” deyince zihinlerde küfür algısı oluştuğu için, onun zıddı kimlik de anti-Batı olacaktı.

Öte yandan, Osmanlı İslamcılıkla Pan-Slavizme karşı kendi Müslüman nüfusunu güçlendirmek istiyordu. İngiltere ve Fransa'ya karşı bu dinamiğin hem Ortadoğu. hem Uzak Doğu'da etkisi olacaktı. (Teşkilat-ı Mahsusa'nın faaliyetleri de bu meyandadır.) İngiltere'nin ağırlıklı nüfusunun Protestan, Fransa'nın ise Katolik olması, beraber çalışmalarına engel değildi. Siyasi, coğrafi ve ekonomik paylaşımlarındaki payları esastı. Sykes ve Picot anlaşması bunun en güzel örneğini yansıtmaktadır. Ortadoğu coğrafyası halen bu paylaşım planlarının oturmasına yönelik olarak çalkalanmaktadır.

Rusya'nın konumundaki özellik ise, Yunan, Sırp ve Ermeni tebaa üzerinde anlaşmalarla oluşturmak istediği “dini vesayet”i siyasi paylaşımda kullanmaktı. İngiliz Sykes ve Fransız Picot anlaşmayı hükümetlerini temsilen ve Rusya'nın rızasıyla yapmışlardı (1916) ve Osmanlı'nın bu anlaşmadan haberi ancak Bolşeviklerin (1917) ilam etmesiyle oldu.

“Ulus-devlet” fikri İngiltere ve Fransa'da yerleşmişti, Bolşeviklerin ise “proleter-devlet” algısı, “anti-emperyalist” eksende geliştiği için, Çarlık dönemindeki anlaşmanın ilam edilmesi Osmanlı cihetinde geçici bir kader birlikteliğinin de kapısını araladı. Bu şekilde Rusya, Türkiye'nin Batı'ya karşı yanında yer almasını teminat altına alacak ve SSCB olma sürecinde de Müslümanları yanına çekebilecekti. (Sosyalistlerin anlata anlata bitiremediği İstiklal harbindeki “Rus yardımı,” hem Müslüman halklardan toplanmış hem de Rusların Türkiye'yi tampon olarak emperyalistlere karşı konumlandırmak istediğinden yapılmıştı.)  

İslamcılığın ikinci işlevi, Devlet içindeki diğer reçete akımlara karşı onun tercihli konumunu ifade etmekti. İslamcılığı diğer akımlara karşı güçlendirmekte hedef temelde etnik milliyetçilik (Türk milliyetçiliği dâhil), Batı'dan ilham almıştı. Milliyetçilik akımlarının Devletin dağılmasında etken olduğu inancı yaygındı, ama bunun temelde küfür ittifakı olduğu düşünülüyordu.

Küfrün “bir millet” olduğunu bilen Osmanlı, aslında kendi millet bilincini “küfrün” tersi olarak tesis etmişti. Kendini “imparatorluk” olarak ifade etmeden, emperyal bir dinin temsilcisi olarak, kurucularının bilincinde, ama milli ve hatta dini etnisitelerin üzerinde bir Devletin yönetimindeki “Han” Orta Asya'dan gelen, millet geleneğini, Sultan ise Ortadoğu'dan miras alınan “millet” (ümmet) geleneğini birleştiriyordu. İslamcılık, hem devlet içinde toparlayıcı olacaktı, hem de ümmetten diğer devletlerle dayanışma sağlayabilirdi.

Nitekim Hindistan'da bunun etkisi görülmüştür. Mısırlı Muhammed Abduh ve Hindistanlı Muhammed İkbal, Cemalettin Afgani gibi İslamcıların –tartışmalı bazı ittifaklarına rağmen– temel soruları ümmeti vaktiyle “arslanlaştıran” bir dinin nasıl olup da onları kedi haline soktuğuydu. Diğer bir temel soru da Modernite ile İslam arasında, İslam ve özgürlük arasında kurmak istedikleri bağ idi.

Öte yandan, İslamcı düşünürlerin ürettiği çareler kendi mahalli kültürlerinin de etkilerini taşıyordu. Sultan Abdülhamit Han gibi İslamcı bir Sultanda da Türklük bilinci vardı. Abdülhamit, Yahudilerin toprak satın alma isteğine karşılık olarak “Türk Milleti”ne olan yükümlülüklerinden bahsetmiş ve aynı zamanda “Aşiret Mektebi” kanalıyla aşiret gençlerini Devlet'e yakınlaştırmak istemişti.

Sultan Abdülhamit'in Millet bilinci “ümmet”e rehberlik etme mesabesinde de olsa, zaten Batı'da Osmanlı Devleti “Türk İmparatorluğu” olarak biliniyor ve Müslüman olanlara da “Türk oldu” deniyordu. (Sırpların Boşnakları, “sizler Türksünüz” diye soykırıma tabi tutmaları bu gerçeğe dayanmaktadır.) Yani bir bakıma İslamcılık akımları arasında tam bir mutabakat ancak “küfre karşı” ortak cephe almak türündeydi. Küfrün “medeniyetinin” ne kadarının içselleştirilmesi konusunda tam bir mutabakat yoktu.

 

(Pazar günü devam edeceğiz inşaallah)


Etiketler: