HABER HATTI

Abbas Pirimoğlu

ÜLKÜCÜLER ALPERENLER İSLAMCILAR(5)

Abbas Pirimoğlu

Söylediklerimizi hülasa etmek istersek sanırım şunları diyebiliriz: Milliyetçilik düşüncesi birden fazla  olup her biri ayrı fikri temele ve farklı ön kabule dayanır. Ama bunları kaynakları itibariyle ikiye ayırmak mümkündür. Elit/bürokrat kaynaklı milliyetçilik, sivil milliyetçilik...

İlki yani elit/bürokrat kaynaklı milliyetçilik “devlet” yahut yeni bir “kimlik” yakıştırma merkezli olup üç kola ayrılır.

Atatürk milliyetçiliği: Kayıtlara ve anayasaya böyle geçse de “milliyetçilik”den kasıt “ulusalcılık”tır. Aralarındaki farkı önceki yazılarımda değindiğim için kısaca şu kadarını hatırlatmakla yetineceğim. Bu akım tarihi “Türk” kavramı ile nizalıdır. İçini bilerek ve isteyerek boşaltır ve yeniden doldurur. İçeriğin değiştirilmesindeki amaç Batı ile kavgalı olan değil, aksine uyumlu, ehlileştirilmiş ve hiçbir iddiası olmayan, cephe değiştirmiş, kendisini bir Batılı gibi algılayan silik bir karakter oluşturmaktır.

Türkçülük: Bu akımda diğeri gibi Türk insanına ideoloji vasıtası ile yaklaşır. Yine onu tanımlar. Buda milletin değerleri ile nizalıdır ve Batı kaynaklıdır. Tarihi ancak II Meşrutiyet'e kadar iner. Fakat ilki gibi Batıya eklemlenmek yerine “Turan” hedefi taşır. Zira bu akımı önerenlerin ekseriyeti dışarıdan gelen Türklerdir. Bu nedenle geleceğe yönelik bir projesi vardır, bu yüzden de Kemalizm'le kavgalıdır. Bu akımın önde gelen isimleri Rıza Nur ve Nihal Atsız Kemalistler tarafından kabul görmemiştir. Hatta 1944 yılında bu akıma yakın olanlar yargılanmış ve işkence görmüşlerdir. Tabii ki bunda o zamanlar dış dünyadaki gelişmelerde etkili olmuştur. Bu akımın ulusalcılar ile örtüşen yönü İslam'a olan olumsuz bakışlarıdır. Bu bakış Cumhuriyetle birlikte daha belirgin bir rol alır. Bu nedenle ihtiyaç duyuldukça önü açılmaya çalışılmıştır.  Günümüzde de böyledir. Ancak geçmişlerini bilmeyen Türkçüler kendilerini Kemalist olarak da tanımlayarak büyük bir gaf içerisine düştüklerini görememektedirler.

Anadoluculuk: Sanat ve edebiyat alanında görülen bu akım millet kavramını toprak ile belirler. Anadolu'nun önemine vurgu yapar. Bu aslında son derece doğru ve yerindedir. Ama kimliği bununla sınırlaması fikri yapısını içe kapanık hale getirmiştir. Ayrıca bu akımın birbiri ile çelişen kolları da mevcuttur. Hilmi Ziya Ülken ve Nurettin Topçu gibi düşünürleri yanında Yunan kültürünü öne alan Mavi Anadoluculuk  akımı gibi.

Diğeri, “Sivil milliyetçilik” olarak tanımladığımız akım toplumun kendisini koruma ve ifade etme refleksi neticesinde ortaya çıkmış doğal bir harekettir. Oluşmasında devletin yahut devletlilerin hiçbir katkısı yoktur. Kaynağı milletin kendisidir. Çünkü bu millet asırlardır önemli bir vazife yüklenmiş dolayısıyla kimliğini tarih vermiştir. Doğu'da önder olan ve çevresine diğer toplumları toplayan ve Batının saldırı ve sömürüsüne karşı “dur” diyen bir toplumdur.   İstiklal harbinde  canını dişine takarak Batıya karşı savaşmış, çekirdeği olan Anadolu'yu kurtarmış lakin tek parti döneminde adına mücadele ettiği değerlerin aşağılandığına şahit olmuştur. Tek parti zulmüne karşı 1930'lardan itibaren içten içe oluşan bu birikim “milliyetçi- mukaddesatçı” olarak tesmiye edilmiş ve devletle arası hiç iyi olmamıştır. Devlet kendi toplumunu tehlike olarak gördükçe o direnmiş, çok partili hayata geçmekle birlikte rahatlamış 1970'lere kadar bu şekilde gelmiştir. Bu birikimin “milliyetçilik” anlayışı ne Fransız ve ne de Alman ulusçuluk akımlarını kendisine örnek olarak almamıştır. Oluşumun en temel özelliği “taklitçi” olmaması ve Batıyı kendisine “öğretmen” olarak tayin etmeyi zül olarak görmesidir. 1970'lerden sonra kanatların her birisi kendi partisini oluşturarak mayanın iki ana kola ayrılmasına sebep olmuştur. Ayrıca Anadolu'nun kahir ekseriyeti bu duygu ve düşünce içinde olduğu için aralarındaki rekabet zaman zaman hırçınlaşmıştır.

Bu mayanın sonraki nesilleri “İslamcı” denilen gençlik hareketlerine de kaynaklık etmiştir. Ancak İslamcılar mayanın ehemmiyeti hakkında yeterince tefekkür etmeden küçümsemeye başlamışlardır. Bunda dünyadaki Müslüman önderlerin çevrilen kitapları da etkili olmuştur. İslamcılar  istifadenin ötesinde onları “öğretmen” olarak kabul etmiştir. Bu zannımca önemli bir hataydı. Zira o düşünürlerin eserleri, sömürgeleşmiş toplumların şartları içerisinde ve etkisinde kaleme alınmıştı.

Hâlbuki bizler “hilafet” gibi bir müessesenin ikame edildiği coğrafyanın çocuklarıydık.

Diğer önemli bir hata ise İslamcıların “Türk” lafzı ile “Türkçü” sıfatını birbirine karıştırması olmuştur. Ümmet bu dinin bir umdesidir. Her Müslüman ümmetine aidiyetten şeref duyar. Lakin bu Sayın Yasin Aktay'ın belirttiği gibi bizim doğup büyüdüğümüz bir vatanın olmadığı ve sorumlu olduğumuz bir toplumun olmadığı anlamına  gelmez. Türk kelimesini özellikle kullanmamaya çalışmak, Kemalistlerin bu kavramı yıllardır istismar etmelerine sebebiyet vermiştir. Üstelik içi boşaltılmış vaziyette.

Oysa Allah insanları kavim kavim yaratmış ve hepsine bir lisan bahşetmiştir. Bunlar O'nun ayetlerindendir. Başka bir toplumu inkâr etmeyip, birini diğerinde eritmeye asimile etmeye çalışmadıkça, lisanlarını yasaklamadıkça Türk olduğunu söylemenin hiçbir sakıncası yoktur.

Ayrıca tarih bize “Türk” olmayı asimile olmamanın yanında asimile etmemeyi ve başka toplumların lisanlarını yasaklamamayı ilke edinip, adaleti önceleyen bir toplum olmak şekliyle öğretmektedir. Tabii ki Müslüman olan Türkler için; diğerleri zaten asırlar önce Türklüklerini kaybetmişler.

Evet, bu maya, 15 Temmuz hain işgal planının akabinde yeniden varlığını gösterdi. Ülkücüler, Alperenler ve İslamcılar omuz omuza milli bir duruş sergilediler. Zor zamanların aktörleri olduklarını gösterdiler. Zaman birbirimizi daha iyi tanımak ve anlamanın zamanıdır. Bu imkân kaçırılmamalıdır. Aksi halde bundan Türklerde, Kürtlerde Araplarda, kısaca bütün Müslümanlar zarar görecek Batı tekrar üstün çıkacaktır.

ABBAS PİRİMOĞLU DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz