Colin Ward, anarşizm ve aşağıdan devrim

Yoğun gündem hareketliliği altında arkada kalmasına izin verilmemesi gereken bir kayıp yaşadık geçen ay: yaşayan en önemli anarşist figürlerden biri olan Colin Ward (1924-2010) aramızdan ayrıldı. Son yüzyılın en önemli radikal düşünür ve eylemcilerinden Ward, özgürlükçü solda geçen bir ömrü sonlandırdı. Aşağıdan devrimin babalarındandı. Devrimi mevcut hayata dışarıdan bir şey empoze edip hayatı yerinden etmek –ve ütopyayı hayatın yerine oturtmak– olarak sunan devrimci anlayıştan farklıdır açtığı kanal. Hayatın içinde devrimin –ütopyanın– varolduğunu söyler, ütopya orada bir yerde, bir zafer gününün arkasında, ulu bir anda değil, ikincilleştirilmiş, bastırılmış bir şekilde aramızda, içimizdedir. Ward’un çok sevdiği Landauer alıntısını biz de anısına tekrarlayalım, ne diyordu Landauer: “devlet bir devrimle yıkılabilecek birşey değildir. Bir durumdur, insanlar arasında belirli bir ilişki biçimidir, bir insan davranışı modudur, onu ancak başka ilişkiler kurarak yıkabiliriz, başka türlü davranarak yıkabiliriz.” Yazılarımda sıklıkla kullandığım “piramidal” metaforunu da Ward’a borçluyum; Ward, piramitler yerine ağlar kurmamız gerektiğini söylüyordu. Tüm otorite yanlısı kurumların piramitler şeklinde örgütlendiğine dikkat çekiyordu, devlet, özel veya kamusal şirketler, ordu, polis, kilise, üniversite, hastane. Bunların hepsinin üstte küçük bir karar alma grubu ve altta da ‘kendileri için karar verilen’ geniş insan tabanı bulunan piramidal yapılar olduğunu hatırlatıyordu. Anarşizm, katmanlar üzerindeki etiketlerin değişmesini talep etme hareketi değildi, üstte farklı kişilerin bulunması gerektiğini öne sürmenin siyaseti değildi, anarşizm bizim alttan yukarı tırmanmamızı isteyen hareketti. Kendi kararlarını veren, kendi kaderlerini kontrol eden birey ve gruplar ağının genişletilmesine dayanıyordu.
Ward’un anti-piramidal anlayışı beraberinde mikro politikalara özel bir vurguyu da getirdi. Ignazio Silone’nin aynı adlı romanından aldığı Karın Altındaki Tohum metaforunu çokca kullandı çünkü tam da onun yana olduğu, toplumun içinde varolan anarşizmin büyütülmesi anlayışına uygun bir metafordu bu. Hayatın anarşizan örgütlenmesi temel hedefiydi. Toplumsal iyi için anarşizmi kovalamak, gündelik problemlerin sıradan insanlar tarafından çözümünde anarşizan örgütlenmeyi bir seçenek olarak görmelerini sağlamak temel dertleri arasındaydı. Colin Ward gencecik bir askerken bir meydanda propaganda konuşması yapan anarşistlerden etkilenerek anarşist olduğundan mıdır bilinmez ama bütün hayatı boyunca propagandayı önemseyen bir siyasi figür oldu. Her zaman da kendini öncelikle bir propagandist olarak gördü ve öncelikle sıradan insanlara seslendiğini hep belirtti. Ward, anarşizmin İspanya devriminin 39’daki yıkımı sonrasında zayıflamış olduğu dönemin bayrağı ısrarla ayakta tutan evlatlarından olmakla yetinmeyip güncellemek, ana fikirden kopmadan sürekli yenilemek ve hayatın içinden geçirmek eğiliminde oldu. 60-70 arası çıkardığı Anarchy dergisinin (ki kendisi aslında Otonomi ismini vermek istediyse de Freedom’daki yoldaşlar Anarşiden fazla sapmayalım diyerek reddetmişlerdir) 68’e giden yoldaki önemine de ayrıca değinmek gerekir.
Freedom ve Anarchy’deki editörlüğü bir yana, Ward’un radikal sola imzası öncelikle barınma, beslenme ve eğitim sorunlarının aşağıdan, liberter bir yolla çözülmesi ile ilgili araştırmalarıyla gerçekleşti. Anarşist ilkeleri gündelik hayatta aradı, işçi denetiminden yemek kooperatiflerine her türden topluluk örgütlenmelerini mercek altına aldı.
Türkçe’de sadece iki kitabı var maalesef. (Eylemde Anarşi, çev. H. Deniz Güneri, Kaos İstanbul 2000 ve Anarşizm, çev. Hakan Gür, Dost, Ankara 2004) Sadece iki derken nicel bir eksikliğe yazıklanmıyorum salt, nitel bir eksikliğe de yazıklanıyorum. Gündelik hayatı dönüştürmeye dönük bütün çalışmalarını es geçip sadece anarşist teoriye baktığı anları önemsemiş görünüyoruz. Özellikle eğitimle ilgili kitapları çocuklarımızın, çocuğu düşünenlerimizin epey faydalanabileceği özel çalışmalardı. Çocukların şehirdeki yapılı çevreye yaratıcı uyumlarını inceledi. The Child in the City (Şehirde Çocuk, 1978) gibi çalışmalarının pek çok dile çevrildiğini, hayli etkili olduğunu düşünürsek Ward’un Türkiye’de eksik temsil edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Anarşizm kitapçığı yazan ve eylemde anarşi kılavuzu üreten birisi değildi kolayca sanılabileceği gibi: karın altındaki tohum metaforuna sürekli nesnel karşılıklar aramakla geçmişti hayatı, ve buradan doğan 30 kadar kitabında gündelik hayatın anarşizan dönüştürümü için bir dolu öneri getiriyordu. Planlamacılar ve eğitimciler için canlı bir saha ihmal edilmiş oluyor böylece. Çevreci aktivistler için de çok değerli kaynaklar olabilecek çalışmalardı bunlar. 72’de Penguin tarafından yayınlanan Çalışma (Work) üzerine kitabı  çocuklar için düşünülmüş olmasına rağmen yetişkinlerce de epey sevildi. Sıradan insanların kendi hayatlarını kendi ellerine almaları üzerinde duruyordu. Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma ve Tarlalar, Fabrikalar ve Atölyeler adlı kitaplarının özellikle devam yollarını araştıran bir anarşistti.
Ward’un Türkçe’deki kitaplarının tekrar okunması gerekir. Eylemde anarşi başlığı yanıltmasın, siyasi eylemin içindeki anarşi gibi bir konusu yok kitabın, evet bir nevi siyasi eylem ile anarşi yaratmaktan bahsediyor ama eylemden çok eyleyerek anarşi yaratmaktı katkısı…
BU KAÇINCI TEHCİR
Kayıtsız Ermenileri toplar atarım deyince iktidar, doğal olarak, “devlet, ilkini yaptığımı bir daha hatırlatırsanız bir tehcir daha yaparım, dedi”  diye algılandı durum. Hani kimi ülkelerde kağıtsızlar hareketi var ya onun gibi hareketler gerekiyor galiba bize de. 90’lı yıllarda çok alıntılanan, afişleri duvarları süsleyen bir mektubu vardı Meksikalı Zapatist Marcos’un, “Meksika’da Zapatista isem, San Fransisco’da eşcinselim, Güney Afrika’da siyahım, her hangi bir metro istasyonunda akşamın 10’unda yalnız bekleyen kadınım” diye gidiyordu. Herhalde bugün yazılsa o mektup Türkiye maddesi için karar vermek iyice güçleşecek, tam bir kararsızlığa düşecek işin içinden nasıl çıkacağını bilemeyecek talihsiz Marcos, Türkiye’de Ermeni’yim dese ondan zoru Türkiye’de Ermenistan Ermenisi’yim (veya kayıtsız Ermeniyim) var, Türkiye’de Kürdüm dese ondan fenası Türkiye’de Kürt çocuğuyum (ve bir tür toplama kampındayım) var, Türkiye’de metro istasyonunda yalnız kadınım dese daha fenası peşinden kulağını, boğazını kesmek için erkeği koşturan kadınım var…
Kuşkusuz işittiklerimiz Merkel’in şöyle demesi gibi bir şey: “Nazilerden bir daha bahsederseniz bu sefer de Türkleri yakarım! Bana atalarım caniydi dedirtemezsiniz?!” vs vs… Ancak bu ileri sahne ‘ikinci tehcir tehdidi’ diye anıldığında bir bellek örtülmesi önerilmiş olmuyor mu? Ben ikinci tehcirin 90’larda yaşandığını sanıyordum. Büyük bir isim verilmeyince büyük bir olay münferitleşiyor. Bence köy boşaltma çok masumane bir adlandırma, sanki bir belediyecilik faaliyeti gibi tınlıyor. Hani sanki köylerde tıkanmış birşeyler vardı da boşaltılıp kanallar açıldı çok şükür, gibi. Mesela aynı adlandırma stratejisiyle İstanbul’daki kağıtsız Ermenileri Ermenistan’a gönderseler buna da “şehir boşaltma” mı diyecekler? Aynı sorun cezaevlerinde toplama planına maruz kalan Kürt çocuklarının durumunda da geçerli: bu da “sokak boşaltma” mı, veya “eylem boşaltma” (eylem yapanları meydan dışında bir yerlerde toplayarak eylem sorununu çözme!). Çocuklar herhalde avukatlarına soruyorlardır: “Burnunu çekmenin cezası ne kadar? Sümkürmenin ne kadar?” Böylesine olağandışı bir olay bir iki itirazla geçiştirilebiliyor. “Hay Allah, Kürt çocuklarının toplanması hiç şık olmadı, bir düzenleme yapmak gerek, ama canım onlar da uyumsuz, nasıl ıslah etmeli, içerde birkaç yıl daha dursunlar, o arada konuşalım, biz de bırakmak istiyoruz ama işte bıraktırtmıyorlar ne yapalım, onları da Ermenistan’a mı gönderelim?!” Ama en acısı hep bu normalleşme hali uçların. 16 Mart katliamı davası arada kaynatılabiliyor, Hrant Dink davasının aldığı akıl almaz hali akıllar alıyor.  Çocuklar fazla hapşırdı toplayın, Ermeniler fazla aksırdı atın, köşe yazarları hık mık dedi kovun!
Tabii işin böyle bir ‘ben Cengiz Çandar falan tanımam’ noktasına gelmesi, AKP ile globalist İslamcı kampın desteklenmesi gereken bir Türkiye’yi demokratikleştirme sivil devrimi sürdürdüğünü söyleyenlere bir nevi devrimin kendi çocuklarını yemesi gibi yansıdı. Biraz bıkıldığı için kulaklarda fazla yankı yapmayan ama hayli realist bir slogan olduğu belirli aralıklarla ortaya çıkan bir slogan vardır: “Susma! Sustukça sıra sana gelecek!” Kampların kendi kendilerinin inandırıcıklarını ezmelerinin en düz yolu hakkaniyetsiz konuşmaya başlamaları, inandırıcılıklarını yitirmeleri, rüzgar arkamda moduna girmeleridir. Birisi rüzgar arkamda diyerek kılıcını çekti mi herkes parmağını ıslatıp havaya dikerek beklemeye başlıyor. O yüzden şimdi yandaş köşe yazarlarının toplu isyanına sempatiyle bakan pek yok. Daha çok “sıra sana geldi ahbap” dili hakim. Tabii tehlike öncekinin sadece vitrin değiştirmiş bir hali: İslamcı-globalist kampın böyle çatırdaması kimin zaferi olacak?
Sol kendisini kim yandaş kim çuvalladı kim takla attı temalarına düşürmeden ilerletmek zorunda. Kavramlar, adlandırmalar yeniden çatılmalı…

BİZİ TAKİP EDİN

359,781BeğenilerBeğen
55,756TakipçiTakip Et
1,085,064TakipçiTakip Et
7,725AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL