BİYOGRAFİ & PORTRE

“Reca Ederim Bu Bahsi Kapatalım”

Repliği okur okumaz, kulaklarımızda çınlayan eski Türk filmlerinin buğulu kadın sesinin sahibi o: Adalet Cimcoz. Bu sıradışı kadını tanımlamak için ne 'Dublaj kraliçesi' demek yeterli, ne de Maya sanat galerisinin kurucusu, çevirmen, eleştirmen ve dedikodu yazarı olduğunu anmak. Zira ‘Türkiye entelijansiyası’nın bir dönemki simgesi, dostlarının çağırdığı isimle ‘Ada’ sürprizlerle doluydu. Nuri İyem'in 100'üncü yıl sergisinde karşımıza çıkınca onu yeniden hatırladık.

Ümit Bayazoğlu

Hikâye birinci dünya Savaşı'na ramak kala başladı. Albay Hüseyin Tayfur, iyi Almanca biliyordu. Orduya top-tüfek satın almak üzere Almanya’ya yollanan heyet içinde o da vardı. Silah üreticisi meşhur Krupp şirketi, alışveriş karşılıklı memnuniyetle tamamlanınca, Türk müşteriler için sazlı danslı bir eğlenti düzenledi. Albay, davete Alman eşi Alicia ile geldi. Onunla Berlin’e daha önceki gelişlerinde tanışmış, 1903’te evlenmiş, bir yıl sonra ilk çocukları Hayri, bundan bir yıl sonra ise ikinci çocukları Ferdi dünyaya gelmişti. Bu seyahatin ardından Hüseyin Tayfur, Çanakkale Boğaz Komutanlığı’na terfi ettirildi. Orada Alicia’nın adı Aliye olarak değişti. O artık ‘Boğaz Komutanı’nın eşiydi ve evliliğinin altıncı yılında, yani 1910’da üçüncü çocuğuna hamileydi. Bu defa kız oldu, o yıllar çok moda bir isim olan Adalet adını verdiler. 1912’de Balkan Savaşı patlayınca Albay, güvenlik için eşini ve çocuklarını Berlin’e yolladı. Hayri, Ferdi, Adalet 1912’den 1924 yılına kadar 12 yıl orada kalıp, ilk ve orta öğrenimlerini Almanya’da Almanca yaptılar. Ancak Cumhuriyet ilan edilip barış gelince yurda döndüler.

1930’ların başında aile İstanbul’a taşınmıştı. Ferdi, tıpkı dönemin ünlü film artisti Rudolph Valentino’ya benziyordu. Boylu poslu çok yakışıklı ve kültürlü bir delikanlı olmanın avantajıyla kısa zamanda Beyoğlu’nda kendine kafa dengi bir muhit ayarlamış, tiyatro, operet, sinema sanatçılarıyla düşüp kalkıyordu. Adalet ise, ‘ana dili’ Almanca sayesinde Toprak Mahsulleri Ofisi’nde tercüman olarak çalışıyordu. Bu arada iş yerinde tanıştığı avukat Mehmet Ali Cimcoz ile flört ediyordu. Niyetleri ciddiydi, nitekim 1939’da alelacele evlendiler.

Mehmet Ali Cimcoz sanat meraklısı, çok güçlü bir kişilikti. Pahalı, meşhur ve çetrefil davaları üstleniyordu. ‘Paşazade’ydi. Dedelerinden Serdar-ı Ekrem Şehit Topal Osman Paşa, I. Mahmut devrinde sadrazamlık yapmıştı. Diğer dedesi İbrahim Paşa ise, 19’uncu yüzyılda Mora Sancak Beyi, yani eyalet valisiydi. Amcası Salah Cimcoz, Cumhuriyet’ten önce İttihat ve Terakki Partisi’nin, Cumhuriyet devrinde ise CHP’nin önde gelenleri arasına katılmış ve 15 yıl milletvekilliği yapmıştı.

Adalet, bu paşazade sülaleye gelin olup Cimcoz soyadını alıncaya kadar sanatla, toplumla alakası olmayan biriydi. Ama eşi Mehmet Ali, amcası Salah Bey gibi sanatçı yaradılıştaydı. Bilhassa resimle ve edebiyatla yakından ilgiliydi. Ressamları sever, takip eder, kollar ve eserlerini satın alırdı. Onun bu ilgisi Adalet için yeni ufuklar açmıştı. Eve sık sık sanatçı arkadaşlarını davet ediyordu. Bazen sabaha kadar süren buluşmalarda hem içiliyor hem de sanat âleminin dedikodularına varıncaya kadar her şey konuşuluyordu. Sabahattin Ali, Cemal Tollu, Çetin Özkırım, Tunç Yalman, Ercüment Kalmık, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Şevket Rado, Kuzgun Acar, Limasollu Naci, Semih Balcıoğlu, Ara Güler, Baha Gelenbevi, Ferruh Başağa, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem, Avni Arbaş, Şükriye Dikmen, Yaşar Nabi Nayır, Füreya Koral, Altan Erbulak gibi isimler Cimcoz ailesinin en yakın dostları arasındaydı.

Abisi Ferdi Tayfur ise kapağı attığı Beyoğlu’nda kısa zamanda şöhret olmuştu. Sinemada, tiyatroda oynuyor, yönetmenlik yapıyordu. Gerçi oyuncu ve yönetmen olarak adını pek duyuramamıştı ama dublaj sanatçısı olarak şöhreti büyüktü. Öte yandan iyice azıtmış; alkolün yanı sıra kokain de kullanmaya başlamıştı. Bu arada evlenmişti. Ünlü operet sanatçısı Muhlis Sabahattin Ezgi’nin dünya güzeli kızı Melek ile yuva kurmuştu. Melek, babasının sahneye koyduğu operetlerde, sinemada ve Şehir Tiyatroları’nın komedi sahnesinde oynuyordu. Ferdi Tayfur, onu kokaine alıştırmış; Melek, eşinin bohem hayatına ayak uydurabilmek için alkole de başlamıştı. Ama bu yıpratıcı hayata fazla dayanamadı. Tüberküloz olmuştu. 1935 yılında 35 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Ferdi Tayfur, bu zamansız kayıptan ötürü kendini alkole ve kokaine daha fazla vurdu.

 


 

Adalet Cimcoz, oyuncu yönetmen Mücap Ofluoğlu (ortada) ve yazar Sabahattin Ali (solda) ile.


O sıralar abisi sayesinde Adalet de dublaj işine girmişti. İlk seslendirmesini meşhur ‘King Kong’ filminde yaptı, gorilin aşkı Fay Wray’i Türkçe konuşturmuştu. Çok beğenildi. Bunu başka filmler takip etti. Azra Erhat, bir yazısında onu şöyle övüyordu: "Onun kadar güzel Türkçe kullanan başka bir sanatçı tanımadım doğrusu. Sesi bir yandan zevkinizi okşarken, öte yandan da sözü söz ve öz olarak çın çın dolaşırdı beynimizin kıvrımlarında. İncecik bir gong gibi bir oraya bir buraya vurur, bir kıpırtı, bir canlılık uyandırırdı kafamızda. O sürekli çalışan bir kadındı. Yazılar yazar, çeviriler yapardı. Kritikler, radyo konuşmaları, skeçler ve dublaj... Lafını esirgemeyen, sataşmalara aldırmayan bir kadındı. Çok sade giyinirdi. Kısa kesilmiş saçlar, topuksuz ayakkabılar. Kısacası karizmatik bir kadındı. Dublaj çalışmalarında mutlaka tatlı sert kavgalar çıkarırdı. Eski dildeki sözcükleri inatla değiştirirdi. Mesela o hiçbir zaman 'mesud oldum' demezdi de 'mutluyum' derdi. O yıllarda bu dublaj çalışmalarına genellikle Şehir Tiyatrosu'nun oyuncuları gelirdi ve onlar yine genellikle eski dili daha iyi kullandıkları için buna önem vermezlerdi. (...) Adalet Hanım, tatlı sert sesini yükselterek onları da öz Türkçe konuşmaya zorlardı. Yeteneği, ağabeyinden geliyordu. Ferdi Bey, yabancı film dublajı yaparken gelen teksti çevirmezdi. Orijinalini dinler, o anda simultane çevirir ve içine hiciv de katarak filmi Türkçeleştirirdi."

Adalet, artık devlet memuru değildi. Memur mütercimlikten vazgeçmiş, kendini tamamen sanat çalışmalarına adamıştı. Eşi de onu bu yönde destekliyordu. Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat’ın teşvikiyle dergilere eleştiriler yazmaya ve çeviriler yapmaya başlamıştı. Bertolt Brecht, Knut Hamsun, Georg Büchner, B. Traven, Lope de Vega, Franz Kafka, Max Frisch gibi yazarların kitaplarını Türkçe’ye kazandırırken, edebiyat, tiyatro üzerine yazıları Yeditepe, Varlık, Yeni Ufuklar gibi dergilerde çıkıyordu. 1962’de Kafka’dan çevirdiği ‘Milena’ya Mektuplar’ kitabıyla Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü kazanmıştı.

 


 

ÖZ TÜRKÇECİ 'DUBLAJ KRALİÇESİ'

 

  

Soldan sağa doğru; Tiyatrocu Ergun Köknar'ın babası, yine tiyatrocu Sait Köknar ile. Tiyatrocu Altan Erbulak ile bir baloda dans ederken. 1950'lerde, tatilde çektirdiği bir kare.

 

Dostları için bir 'Ada'

Bunlarla da yetinmemiş ve bir sanat galerisi açmıştı: Maya! Adalet Cimcoz, açılış münasebetiyle basına şu demeci vermişti: “Eğer giriştiğim teşebbüste muvaffak olur, halkla sanatkâr arasında bir köprü kurabilirsem, hayatımın en büyük mutluluğunu duyacağım. Böyle bir yerin yokluğunu hissettiğim içindir ki bu işi yapmaya karar verdim. Masraflarını çıkardığım takdirde galeri ilelebet açık duracaktır.”

Galeriye Maya ismini Sabahattin Eyüboğlu koymuştu. Anlamı bir yandan büyük Maya medeniyetini, öte yandan Nasrettin Hoca misali sanat ortamına maya çalmayı çağrıştırıyordu. Bu maya tuttu da. Ardından onu peş peşe başka galeriler takip etti. Eserlerini sergileyecek mekân bulamayan sanatçılara Maya şifa gibi gelmişti. Beyoğlu Kallavi Sokak 20 numaralı daire, aynı zamanda sanatçılar için çok özel bir kulüp hatta bar vazifesi de görüyordu. Bilhassa akşama doğru; Fikret Adil, Bedri Rahmi, Kuzgun Acar, Çetin Özkırım, Füreya Koral, Altan Erbulak gibileri bir bir buraya damlardı. Gecenin devamında nereye, kime gidileceği, neler yapılacağı burada planlanırdı. Nizamettin Nazif, ‘Dublaj Kraliçesi Adalet Cimcoz’ başlıklı yazısında, Maya Galeri ziyaretinden edindiği izlenimleri şöyle anlatmıştı: "İç içe iki oda ve bir hol. Önüne paravan konmuş bir soba ile uzun ve genişçe bir sedir. Tablolar, bacakları kolları budanmış heykeller, tahta oymalar, yazmalar, kilimler. İki odada da iğne atsan yere düşmeyecek. Akademi profesörleri, ressamlar, heykelciler, dekoratörler, münekkitler, muharrirler, romancılar, aktrisler, aktörler, senaryocular, gazeteciler, rejisörler, piyes muharrirleri, ses artistleri, sopranolar, tenorlar, film dublörleri. Herkes burada! Davet eden Adalet Cimcoz olmasaydı şu insanların hepsini bir araya getirmek mümkün olmazdı."

 

 


 

"Nuri İyem'in fırçasından Adalet Cimcoz'un bu portresi 1952 tarihli. Nuri İyem'in post kübik akademik dile referans veren usta işi boy portresi muhalif form anlayışını yansıtıyor. Tablo, 'Nuri İyem 100 Yaşında' sergisi kapsamında geçen ay Evin Sanat Galerisi'nde sergilendi.

 

Adalet’in çantası sürprizlerle doluydu. Çevirmenlik, dublajcılık, galericilik, derken ‘dedikodu yazarlığı’na da başlamıştı. Yeni Asır, Tef, Salon, Hafta, 20. Yüzyıl dergilerinde, Cumhuriyet gazetesinde çıkan, ‘Fitne Fücur’ başlığı koyduğu yazılarında, henüz oluşmakta olan İstanbul sosyetesinin görgüsüzlüğüyle, zevksizliğiyle ince ince alay eden yazıları ertesi günü olay oluyordu. Selim İleri, onun dedikodu yazarlığını şöyle anlatıyor:

“Tiyatroların gala gecelerinden resim sergisi açılışlarına, gazinolardan çeşitli lokallere, konserlerden yılbaşı gecelerine; Hamiyet Yüceses, Selâhattin Pınar, Afife Jale, Ahmet Hamdi Tanpınar, meşhur terzi Nedret, Peride Celal, Sezer Sezin, Günseli Başar, birçok kişi boy gösteriyor. Paris'ten yeni dönen Müzeyyen Senar'ın şıklığını öven Fitne Fücur, aynı gece filanca barda Senar'la karşılaşan Yüceses'in hışımla çıkıp gittiğini yazmayı elbette ihmal etmiyordu. Fitne Fücur, hanımların giysilerini, süründükleri parfümleri, saç modellerini, makyajlarını, mücevherlerini öyle kolay kolay beğenmiyordu. Beylerin düzmece kibarlıkları, alafranga hal tavırları, centilmenlikleriyle alay ediyor; sosyetemizin gösterişçi tutumunu, iğretiliğini gözler önüne seriyordu.”

Adalet’e Azra Erhat “Ada” dermiş. O da bu ismi benimsemiş, dostları arasında böyle çağrılırmış. Adalet Cimcoz’un renkli hayatı ilk bakışta çok parlak, hızlı, eğlenceli, imrendirici gözükebilir. Halbuki hiç de öyle değildi; abisi Ferdi Tayfur’un kokainle ve polisle başı beladaydı. Adalet çareyi abisini tedavi için hastaneye yatırmakta buldu.

Beri yandan her akşam Maya’da başlayan, sonra Cimcozlar’ın evinde devam eden içki partilerinden yorgun düşmüştü. Çıkan kavgalar evin huzurunu kaçırmıştı. Eşi de bundan şikâyetçiydi. Evi, Galatasaray - Tünel arasındaki Rus Konsolosluğu’na bitişik (bugün otel olan) apartmanın ikinci katıydı. Yatak odasının penceresinden konsolosluğun bahçesi görülüyordu. Caddeye bakan pencerelerden ise her gün konsolosluğa girip çıkanları seyretmek mümkündü. Apartmanın önünde siyasi şubeden sivil polisler 24 saat nöbet tutuyordu. Dolayısıyla Cimcozlar’ın evi de sürekli gözetim halindeydi.

O bu şartlar altında polisin her yerde tırım tırım aradığı Sabahattin Ali’yi evinde saklamıştı. Onun ne kadar cesur, ne kadar vefalı bir arkadaş olduğunun kanıtı bu seçimi yüzünden, sonradan başı çok ağrıyacaktı. O sıralar Sabahattin Ali’nin yine basın yoluyla hakaretten hapsine karar verilmişti. Bu defa Nazım Hikmet gibi memleketten kaçmaya karar vermişti. Adalet Cimcoz da ona yardım edecekti. Kaçış planına göre bir kamyon satın alınacak, Sabahattin Ali bununla nakliyecilik yapar görüntüsü altında Bulgaristan’a iltica edecekti. Kamyon için parayı Adalet Cimcoz buldu. Hikâyenin gerisi herkesin malumu; kaçış maalesef bir felaketle sonlandı. Sabahattin Ali, MİT’in kiraladığı bir kiralık katil tarafından Bulgaristan sınırında öldürüldü. Cinayetin ardından şüpheci gözler bir anda Adalet ve Mehmet Ali Cimcoz’a yöneldi. Çünkü kaçış planını sadece onlar biliyordu. Güya narkotik polisi Ferdi Tayfur’u uyuşturucuyla yakalamıştı, Adalet de kardeşini polisin elinden kurtarmak için kaçış planını ihbar etmişti. Bu dedikodu Mehmet Ali Cimcoz tarafından resmen tekzip edildiyse de söylentilerin önüne geçemedi.

Artık mum sönmüş, şölen masası tarumar olmuştu. Çok geçmeden Maya Galeri kapandı. Adalet Cimcoz sanat âleminden elini eteğini çekti. Ölüm tarihi olan 13 Mart 1970’e kadar sadece ve sırf geçinmek kaygısıyla dublaj yaptı. 1955’ten 1970’e kadar 15 sene boyunca binlerce karaktere sesiyle can verirken kendisi bilinmez olmuştu. Artık sadece Türkan Şoray’ın, Filiz Akın’ın, Belgin Doruk’un, Muhterem Nur’un bazen puslu bazen şen şakrak şuh sesiydi.